Soma & Gezi


Birinin acısı taze, daha kırkı çıkmadı derler ya öyle… Diğerinin üzerinden tam bir yıl geçmiş.

Gezi olaylarının sembollerinden biri olan aşağıdaki fotoğrafın üzerinden ise koskoca bir yıl geçmiş…

31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece sabaha karşı, binlerce insan… Taşan isyanlarıyla, tamamen sivil inisiyatifle, akın akın Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçip, Taksim’e, Gezi Parkı’nı korumaya çalışanlara destek olmaya yürümüştü…

Tüm ülke kocaman, dev bir vücut olup, dikelmiş; “Hemşerimmm, hele bana bir baksana sen banaaa!

O kadar uzun boylu değillll! Çek bakayım buldozerlerini o parktan, ellerini de yaşam biçimimdennn!” demeye koşmuştu…

somaAşağıdaki fotoğrafı gördüğümde gözlerimden yaş, yüreğimden isyan fışkırdığını şimdi gibi hatırlıyorum. Tüylerim diken diken olmuştu. Tir tir titremiştim. Sivil inisiyatifin gücü karşısında şaşkına dönmüştüm… Orada yürüyen her bir kişiye sarılmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istemiştim… Sinirlerim boşalmıştı… 

Sivil İtaatsizlik ve Barışçıl Direniş bizim neyimize…

Ondan sonraki bir ay ve aslında tüm yaz burnumuzdan gelmişti. Keyfimiz fena halde kaçmış, çok ama çok canlar yanmış, hayatlar sarsılmıştı. Ulusça onurumuz zedelenmiş, “ne olacak halimiz?” endişelerine kapılmıştık. Sahipsiz, dağılmış, kontrolsüz hissetmiş, “ya iç savaş çıkarsa!” diye ödümüz kopmuştu. Çünkü masum kitap, şiir okuma eylemleri ile başlayan Gezi Parkı’ndaki direniş halleri, isyan ruhu, “Sivil İtaatsizlik ve Barışçıl Direniş” hareketlerinden nemalanan çıkar grupları, terör örgütleri tarafından eller ovuşturularak kullanılmaya başlanmış, olaylar başka türlü bir karmaşaya doğru ilerlemişti…

maymun Genç, yaşlı, çoluk, çocuk sabahlara kadar ya sokaklarda aktivist, ya klavyelerin başında kliktivist, slaktivist olarak, ya da tencere-tava çalarak direnişe katılmaya çalışmıştı. Gündüz işe, akşam Gezi’ye şeklinde yeni bir hayat temposu gelişmeye başlamıştı ki direnişçiler gayet kanlı ve hiddetli, acımasız müdahalelerle, sopayla, tomalarla, gaz bombalarıya, tazyikli suyla evlerine, hastanelere kovalandı. Olaylarda yaralananla r sakat kaldı. Gencecik fidanlar mezarlara gömüldü. Beceriksiz, sinik, akılsız, daha doğrusu olmayan muhalefetle, iyice tek tabanca kalan iktidarın artan sevgisiz, hoyrat, iten, kakan, bölen, döven tavrı karşısında en önde koşanlar dahi sindi, çekildi. Sonunda millet top yekun oturdu oturduğu yerde…

Eh hiç değilse Gezi Parkı AVM olmaktan, şimdilik, kurtuldu. Aksine daha da güzelleştirildi. Bakımlı hale geldi. Yaşanan süreçte Türk gençlerinin sergilediği direniş ruhu, toplumsal sorunlara duyarlılıkları herkesin içini ısıttı. Onlara güveni pekiştirdi. Bölünmüşlük algısı ise içleri daha da acıttı. Çapulcu, gaz maskesi, tazyikli su, satır, toma, kask numarası gibi kelimeler günlük konuşmalarımıza girdi. Ülkenin yaratıcılık ve espri yeteneği, sosyal medya kullanımı tavan yaptı. Herkes Gezi’ye dair ders çıkaralım diye yazdı, çizdi. Güleriz ağlanacak halimize niteliğinde pek çok görsel, deyiş, malzeme üretildi. Kırık ve öfkeli kalpler, “bölündük ey halkım!” ruh hali ile suskunluğa büründü… Arada, ODTÜ arazisi ve Atatürk Orman Çiftliği kaynadı gitti. Daha kim bilir başka ne kupon arazilerde ne katliamlar yapıldı. Ve taraflar birbirinden iyice uzaklaştı. Aralarında kalınca hatlar çekildi. Hattı geçmeye çalışana öyle bir aba altından ya da üstünden sopa gösterilir, vurulur hale geldi ki ötekileştirilen kitleler tam sustu…

Ama hayat durmadı…

İş güç gailesi, yaşam mücadelesi ve egemen güçler karşısında giderek sinen sivil dayanışma adalesi ile günlük koşuşturma içinde herkes kendi yolunda ilerledi. İkircikli ve rahatsız, border line bir ulus olarak yaşamaya devam ettik.

Derken 17 Aralık’ta başlayan süreçle bir kez daha dumura uğradık. “Vayyyy canına! Yok artık! Hadi canımmm, olmaz bu kadar, günahtır yahu, yetimin hakkıdır, yapmamışlardır!” diye diye bir kez daha internetin başına kitlendik. Televizyonların, ekranların önünde yeni tape çıkarsa silinmeden izleyeyim nöbetlerine durduk. Bu sefer de nasıl soyulup, soğana çevrildiğimizi seyre daldık, yandık… Paralel, iktidar çatışmasını neredeyse çekirdek çitleyerek izler hale geldik. Kaset bağımlısı, utançtan, güvensizlikten sürünenin önde gideni olduk. Çoluk çocuğa “etik, ahlak, dürüstlük” adına anlatacak hiç bir şeyimiz kalmadı. Dünyanın sayılı yolsuzluk, ahlaksızlık, ihanet ve kepazelik örneklerinden biri olan yaşadıklarımızı cümbür, cemaat sineye çektik. Twitter ve YouTube kapatılarak hizaya getirilmeye çalışılan bir kaç ülke halkından biri olduk. Evlatlarımızın “kaset, rüşvet, yolsuzluk, sansür, adalet, yargı, yürütme, ayakkabı kutusu, tape, kaset ne demek? Neden bu konularla dalga geçiyoruz? Nasıl geri alacağız, nasıl cezalandırılacaklar? Peki ne olacak şimdi?” gibi yanıtlayamadığımız soruları karşısında ezildikçe ezildik. Küçüldükçe küçüldük.

kopruYedik sopayı, sansürü, dayatmayı oturduk aşağı.

Arada bir dışarı çıkıp, sandıklara da gittik. Verdik paşa paşa oyumuzu. Seçtik bizi yönetecek, tüm bunları değiştirmesini umduğumuz liderleri. Daha da gideceğiz. Daha da seçeceğiz… Çilemiz bitmedi…

Ülkece arsıza, duyarsıza bağladık…

Ağaç kesen, yolsuzluk yapan, kadına zulmeden, çocuk tacizcisi ama dindar ve dünyanın en parlak istikbal vaat ettiğini iddia eden insanların çoğunlukta olduğu tuhaf bir insanlar topluluğu olduk…

Ve sonra 13 Mayıs’a… O kara, her yerin kapkara, kömür karası olduğu güne, Soma Faciası’na geldik.

Orada film koptu! Orada söz bitti! Orada ulusal travmalarımızın dibine vurduk! Aslında Soma’da yer yarılsa da o zavallı 301 madenci değil, hepimiz, biz zavallılar yerin dibine girseydik diye hissettik.

Kaçıp gitmek, dursun dünya inecek var demek istedik…

Bunca rezilliğe göz yummanın, iyi ve akıllı insan olmaktan giderek uzaklaşmanın, tembelliğimizin, menfaatperestliğimizin, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın kolaycılığımızın…

Yüzümüze kömür karası ile utanç olarak çalındığı zamanlara geldik… 

Yandık! Kömür ateşiyle hala da yanıyoruz. İçimiz acıdan kavruluyor. Aslında hepimizin beceriksizliği yüzünden ölüp giden kardeşlerimizin yasındayız. Bir taraftan “belki, aslında onlar kurtuldu bu rezil dünyadan” diyoruz… Öte yandan geride kalanların, evlatlarının, ailelerinin, başka yapacak bir şeyleri olmadığı için çaresiz madene inmeye devam edenlerin yüzüne bakamıyoruz… Bakamayız!.. Bakmamalıyız!.. Kuru kuru showuna “üzülüyoruz, yardım topluyoruz, acınızı paylaşıyoruz” dememeliyiz…

Şu bir yıl içinde olanları unutmamalı, üzerine sünger çekip “ne yapalım, hayat bu, iyi zamanları da kötü zamanları da var” diye rahatlamamalıyız…

Olanları hep beraber yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız… Ve biliyoruz ki “bu gitmeler gitme değil!”

Artık yeni şeyler söylemek, yapmak lazım… Ve mutlaka o Gelecek Güzel Gelecek buna inanmalıyız…

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: