Hep Eksik mi?

Sevgili Melike

Kelimelerin simyasıyla ruhun mühürlü kapılarına dokunan, yaşanmamış hayatların ağırlığını “asfalt grisi” önlüklerle somutlaştıran bir eseri kaleme almışsın. Hep Eksik, okuru kendi güvenli alanından çıkarıp epigenetik yoksulluğun ve sessizliklerin içine çekiyor. Kemal’e Eren Kadınlar’dan Paramparça’ya uzanan yazın yolculuğunda bu kez bireysel ve sınıfsal bir hesaplaşmanın izini sürdüğünü görüyorum.

Bu söyleşiyle, romanındaki o “beyaz arabaların” gölgesinde kalan travmaları ve “badem çiçeği pembesi” hayallerin kırılma noktalarını keşfetmek isterim. Okurun kendi maskeleriyle yüzleşeceği bu içsel yolculukta seninle buluşmak benim için çok kıymetli.

Sorularım, kalbindeki o “hep eksik” kalan parçanın fısıltısını duymak ve kelimelerin gücüyle buluşmak için…

Yasemin: Hasret’in Mahir’e ve Özlem’e duyduğu hisleri “kalbine mühürlemesi”, esasen bir tür kendini koruma refleksi miydi, yoksa gerçek benliğini o mühürlerin ardına mı hapsetti?

Melike: İkisinden de biraz, ama daha çok kötü kız olmayı kendine yakıştıramaması. Çünkü çocuk Hasret hayatı televizyondan izlediği Yeşilçam filmlerinden ve Türk dizilerinden öğreniyor. Filmlerde de esas kızla esas oğlanın arasına girmeye yeltenenler sonunda muhakkak cezasını çeken kötü kızlar. Onlardan biri olmayı kendine yakıştıramıyor. Aslında buradan şu sonucu çıkarabiliriz, çocuk Hasret kendi hayatının esas kızı değil, onun hayatının da başrolünde Özlem var. Bu bir çocuk için çok ağır.

Yasemin: Romanda geçen “epigenetik yoksulluk” kavramı, başarının silemediği o “garibanlık gölgesini” sarsıcı şekilde anlatıyor; edebiyat DNA’mıza işleyen bu sınıfsal kederi iyileştirme gücüne sahip mi?

Melike: Çok teşekkür ederim. Dürüst olmak gerekirse bence edebiyat hiçbir şeyi doğrudan iyileştirme gücüne sahip değil. Sadece belki birilerinin dikkatini çeker, “Aaaa gerçekten de böyle ya” der, farkındalık yaratır belki. Bence edebiyat hemhal olma işi, yazarken de okurken de… Okuyan yazdığımla hemhal olabilirse ne mutlu bana. O zaman iyileşmenin de kapısı açılabilir bir ihtimal.

Yasemin: Romanın girişinde yokluğun bir ipliğin iğneden geçişi gibi içe işlediğinden bahsediyorsun; senin yazarlık ipliğinin rengini hangi “yokluk” veya “kayıp” belirliyor?

Melike: Ben şimdiye kadar hiçbir kitabımda kendimden, çocukluğumdan, ailemden yola çıkıp yazmadım. Hiç oto kurmaca da yapmadım. Ama mutlu bir çocukluğum, mutlu bir gençliğim olduğunu söyleyemem. Kendime dair, kendimden bir şey yazmaya hiç hazır değilim. Ama bir gün yazarım belki. Deşecek kuvveti bulursam…

Yasemin: Hasret’in üzerindeki o “asfalt grisi” çamaşır suyu lekesi ile Özlem’in kusursuz “badem çiçeği pembesi” dünyası arasındaki bu keskin görsel uçurum, Türkiye’nin son otuz yılındaki toplumsal adaletsizliği ve içsel trenimizin geçtiği o engebeli yolları hangi sosyolojik katmanlarla betimliyor?

Melike: Hasret ile Özlem bir devlet ilkokulunda sıra arkadaşı. Bu bile 30 senede ne çok şeyin değiştiğini göstermiyor mu? Bu roman bugün geçiyor olsaydı Hasret ile Özlem’in değil sınıfta sıra arkadaşı olması, aynı çocuk bahçesinde karşılaşması bile olası değildi. Özlem muhtemelen korumalı bir sitede oturur, servisle yıllığı bir milyon tl olan özel okuluna gider gelirdi. Hasret ise devlet ilkokulunda aldığı eğitimle Anadolu liselerine giriş sınavında derece yapamazdı büyük ihtimal. Zaten sınav da şaibeli olurdu.

Yasemin: Hasret’in Mülkiye’de büründüğü “frankofon ukalalığı”, aslında yoksulluktan kaçmak adına örülen bir savunma duvarı mıydı; bir insan gerçek kimliğini bulmak adına önce kaç sahte kimliği eskitmelidir?

Melike: Hem yoksulluktan hem sosyal sınıfından kaçmak için girdiği rol, ördüğü duvar frankofon ukalalığı.  Sorunuz çok güzel… İnsan gerçek kimliğini bulana kadar kaç sahte kimlik eskitmelidir? Ama bu insana, yaşadığı hayata göre değişir biraz da. Kimi kendini herkese başka başka sunar. Kimi yaşadıkça değişir, dönüşür. Kimi ezel ebed kendi gibidir. Kimi de ömür boyu beceremez kendinde huzur bulmayı. Kendine yerleşme yolculuğu herkeste farklı, herkeste biricik. Hasret’in yolculuğunu yazarken kendimi çok düşündüm. Ben de şu anki Melike olana kadar ne çok yol yürümüşüm.

Yasemin: Yurdagül Öğretmen’den Hasret’e geçen o “karanfil” ve bilgelik mirası, yaralı bir ruhun iyileşme sürecinde nasıl bir boşluğu dolduruyor?

Melike: Romanda Hasret’in de dediği gibi Yurdagül Öğretmen mürşid oluyor Hasret’e. Onu rol model alıyor kendisine. Çalışırsa başarabileceğinin kanıtı Yurdagül öğretmen, onun “mümkün” diyeni.

Yasemin: Babaannenin “beyaz araba” korkusu üzerinden Türkiye’nin en karanlık dönemlerine temas ediyorsunuz; edebiyatın, toplumun dilsizleştiği bu travmatik alanlarda bir “ses yükseltici” olma sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Melike: Ben başka türlüsünü bilmiyorum, yapamıyorum. Dahası okur olarak da böyle kitaplara elim gidiyor daha çok. Okurken de ses yükseltmekten korkmayan kitapları seviyorum. Bunu bir sorumluluk gibi de görmüyorum açıkçası. Yaşadığımı, gördüğümü, mesele ettiğimi yazıyorum sadece. Ama sorumluluk gibi değil de, ilhamımı Türkiye’den ve bitmek bilmeyen meselelerinden alıyorum diyeyim. Çok seviyorum ben ülkemi. Rağmen ve inadına çok seviyorum.

Yasemin: Hasret’in Özlem’den çaldığı nesneleri birer “ganimet” olarak adlandırması, bir çocuğun dünyasında adaleti kendi eliyle tesis etme çabası mıdır?

Melike: TDK’ya göre ganimet “Savaş durumunda düşman ordusundan veya toprağından zorla alınan, zapt edilen her türlü mal, eşya veya mülk” Hasret de kendisinin Özlem ile koşulları hiç de eşit olmayan, baştan yenik olduğu bir savaşın içinde olduğunu düşünüyor. Ne yaparsa yapsın ona yetişemeyeceğinin inancında. O da çalıyor işte. Hırsızlık için değil, zaten çaldığı şeyler de maddi değeri olan şeyler değil. Özlem olmak nasıl bir şey anlamak için çalıyor.

Yasemin: Romanın adından yola çıkarak; Hasret’in finalde ulaştığı “tamamlanamama” halini bir yenilgi olarak mı, yoksa hayatın kendisine dair bir kabulleniş olarak mı görmeliyiz?

Melike: Kabulleniş tabii ki. Kim tamamlanmış hissediyor ki zaten? Hepimiz bir yerden eksiğiz, bir yerden yaralı. Mühim olan başkasında yara açmamak.

Roman, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden yayımlandı. 320 sayfa.

Her söyleşi, ruhun derinliklerinde yeni bir kapı açar. Sevgili Melike, teşekkür ederim. Gerçekleştirdiğimiz bu samimi sohbet, hepimizin içindeki o “hep eksik” kalan parçalara dokunuyor, sarsıyor ve nihayetinde farkındalık sağlıyor.

Sevgili okur, okuma yolculuğumuz, kendi yaralarımızla barışma cesaretini gösterdiğimiz an anlam kazanıyor. Sen bugün kendi geçmişinin hangi durağında bekliyorsun? Kalbine mühürlediğin o sessiz çığlıkları serbest bırakmaya, eksik yanlarınla kucaklaşmaya hazır mısın?

Yasemin Sungur

Önceki İçerikSözün ve Eylemin Vicdanı: 3. Sosyal Etki Zirvesi
Sonraki İçerikÇiniyle Konuşmak: Bir Ruhun Toprakla İmtihanı
Yasemin Sungur
Hayat Öğrencisi... Aşk ile evrende hayat bir başka güzel. Şükür...