Çocuklar ve Oyuncaklar

Çocuklarımla Oyuncak Müzesi’ne yılda 2-3 kere ziyarette bulunurum. Gerek müze içerisinde gezmekten gerekse müze bünyesinde gerçekleşen etkinliklerden son derece keyif alarak gezeriz. Bu yıl Ataşehir’de bulunan Düştepe Oyuncak Müzesi’ne ilk defa gittim. İdeon, Ateş kırmızısı, Elhoim’in Çocukları gibi bir çok kitaba hayat veren yazarımız Orhan Bahtiyar’ın eşliğinde gezdik Düştepe’yi. Bize sıra ile yıllara göre oyuncak, oyun, çocuk, müzecilik ile ilgili bir sürü bilgi verdi. Daha ilk cümlesinden oyuncaklara bakışım daha da gelişti, aydınlandı desem yalan olmaz. Oyun ve oyuncağın önemini bilen annelerden olmama rağmen bu denli derin düşünmemiş olduğumu fark ettim.

Çocukluk, insanlığın varoluşu kadar eskidir fakat çocuğun bugün anladığımız gibi algılanması insanlık tarihi kadar eskiye gitmez. İlk zamanlar belki üremenin doğal bir sonucudur, sonrasında da eve destek verecek ekstra bir güç, kendi kendine hareket edebildiği anda ise evdeki sorumluluklara ortak görülen. “Boş boş oyun oynayacağına gel de bir işin ucundan tut” denilen… Oyun oynamak çocuk için bir lükstü bir zamanlar. İki iş arasında kaçılan bir sığınak. Hele de oyuncak bulmak…

Oyun insanlığın var oluşundan beri vardı belki ama bildiğimiz anlamda bir amaca hizmet eden oyuncağın tarihi o kadar eskilere uzanmaz. 1800’lü yıllara kadar başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada var olan hastalıklar, salgınlar nedeniyle doğan her canlının önce hayatta kalıp kalmayacağından emin olmak gerekirdi. Bu dönemde çocuk hayatta bile kalacağından emin olunmayan bir canlıydı. Dolayısı ile oyuncak bulmak almak, hele de bu yolla zihinsel, ruhsal gelişimine destek vermeyi düşünmek hayal bile edilemezdi. Biz bu dönemde çocuk oyunlarına, çocuk kıyafetlerine, oyuncaklara, oyun odalarına kavuşabilmeyi aslında tıp dünyasına, hekimlere borçluyuz. 1800’lü yılların ilk yarısında koruyucu aşıların bulunmasıyla çocuk artık hayatta var olan bir canlıya dönüşmüştü. Artık çocuk vardı, çocuk korunmaktaydı. Dolayısıyla artık ruhsal, zihinsel, duygusal gelişimine de önem verilmeliydi. Bu dönemde üretilen çocuk oyunlarında çocukların hem zekâ, hem de motor hareketlerini geliştirecek oyunların ortaya çıktığını görürüz. Resimli küp oyunları, masa oyunları ve günümüzde Lego oyunları olarak bilinen taşlardan yapılan oyunlar bu dönemde var olmuştur. Aslında çocuk oyunları diyerek geçmemek gerekir. Oyunların veya oyuncakların tarihine baktığınızda o dönemi, o ülkeyi, o coğrafyada neler yaşandığını anlamak, çocuklara neyin empoze edildiğini veya çocukların ne şekilde evrildiğini ve bunlar gibi birçok şeyi anlamak mümkündür. Bu sayede aynı dönemde farklı ülkelerde nelere öncelik veya önem verildiğine bakarak insanların nasıl birbirlerinden farklılaştığını da anlamak mümkündür. Özellikle bizim ülkemizde çelik çomak, yağ satarım bal satarım, çıngıraklı tekerlek döndürme topaç oynanan zamanlarda başta Avrupa ve diğer batılı ülkelerde zihin ve strateji geliştiren oyunların çıkmış olduğunu görmek günümüzdeki farkı kısmen ama çarpıcı bir şekilde anlatıyordur diye düşünüyorum.

Bu denli gelişimin gözlemlenebildiği oyun ve oyuncakların git gide zihniyetlerindeki değişim, ruhsal ve zihinsel gelişimin olumlu ve naif bir şekilde gelişiminden, günümüzün nispeten olumsuz ve saldırgan oyunlarına dönüşmesi de tam da bu nedenlerle endişe vericidir. Bu nedenle aslında çocukların önlerine konan oyun ve oyuncakların aslında bundan öte çocukların ve toplumların geleceği olduğunun bilinci ile davranmak biz ebeveynlerin en önemli işleri arasında olmalıdır. “Elinden özgürlüğü ve oyuncağı alınmış çocuğa aslında yetişkin denir” sözünü hiç unutmamak, bu nedenle oyun ve oyuncak seçiminin binlerce lira dökerek gönderdiğimiz okullar kadar önem taşıdığını anlamalıyız.

Bazen insanın işi oyun ve oyuncaklar dahi olsa odağını kaçırabilir. Tıpkı bu alanda çalışan ve yarattığı Afacan Dennis (Dennis the Manace) karakteriyle milyon dolarlar kazanan Hank Ketcham gibi. Dünyanın keyifle izlediği Afacan Dennis’in maceraları, Türkiye’de de ilgi gömüş, ilk kez 1960’lı yıllarda Doğan Kardeş dergisinde Cici Can adıyla yayımlanmaya başlamıştı, sonrasında bütün Türkiye “Afacan Dennis” ismiyle çizgi filmini seyredebildi.

Afacan Dennis adı ile bilinen Dennis Ketcham, 1950’li yıllarda Amerika’da yaşayan çizer Hank Katchem ve karısı Alice’in hiperaktif oğullarıdır. Baba, oğlunun yaptığı yaramazlıkları müdahale etmeden kayıt eder ve sonra da çizer. Gazetede yayınlanmaya başladığında büyük başarı elde eder. Dennis’in annesi aşırı doz uyuşturucu kullanmaktan ölür, baba da oğlunu yatılı okula gönderir ve bir daha onunla görüşmez.

Afacan Denis, gerçek hayattaki adıyla Dennis Ketcham, girdiği tüm okullardan atılmış, Vietnam savaşına katılmış ve döndüğünde sefaletten ölmüştür. Çizdikleri sayesinde dolar milyarderi olmuş baba, oğlu sorulduğunda “Oğlum mu? Bilmem, galiba doğuda bir yerlerde” demiştir. Dünyaya hoş bir seda bırakan çizgi karakter, aslında hiçbir zaman kendi sesini bile duyuramamış biri olarak hayata gözlerini yummuştur. Tüm dünyaya ilham olup keyif veren baba – ki hem karakterin hem de çocuğun yaratıcısıdır- kendi hayatı için maddi ve manevi keyif sağlarken kendi oğlunun, baş kahramanının hayatından haberdar bile değildir. İroni mi? İçinden çıkılmaz bir paradoks mu?

Şimdi soruyorum size, iPad’lere bağımlı bir şekilde yürürken, yoldaki ağaçlara kuşlara bakmak yerine, kuşları domuzlara atıp nasıl öldürebileceklerini hesaplayan çocukların neşesine baktığınızda içinizdeki Hank Katchem ile karşılaşıyor musunuz?

Çocuğunuzun önüne koyduğunuz oyun ve oyuncakların bir toplumun geleceği olduğunun farkına varabilir misiniz?

Dünyanın geleceğini, gücü her geçen gün artan elektroniğe mi teslim etmek istiyorsunuz?

Çocuklarınızın, dostlarınızın göz bebeklerini görmeyi özlemediniz mi?

Peki ya dışarıda koşup kahkaha atan çocukları daha sık görmeyi?

Evet, 1800’lü, 1950’li yıllarda yaşayan çocuklara baktığınızda Türkiye ile Avrupa arasında stratejik düşünme ve gelişim açısından ciddi bir fark oldu belki ama bizim çocuklarımız daha çok oksijen ve anı yaşayarak da büyüdü. Belki Batı sayesinde geliştik ve birçok teknolojiye sahip olduk. Ama batı ve doğunun bir sentezi olan ülkemizde bir ayağımız batı bir ayağımız doğudayken asıl gelişimi sağlamak bizim elimizde olabilir. Biz ruhun inceliklerini daha çok hisseden, hala insanın insana ihtiyacı olduğunu bilen, çıngıraklı tekerleklerimizi döndürürken rüzgârı yüzümüzde hissetmiş ve kahkaha atmış toplumun çocuklarıyız. Biz koyunlarla koşmuş, inek sağmış, okula gidecek düzgün yol bulamasak da o su birikintilerinde kâğıttan gemi yüzdürmüş büyüklerimizin çocuklarıyız.

Haydi gelin önce biz büyükler içimizdeki çocuğu tekrar bulalım. Ve çocuklarımıza naif ve düşünceli bir gelecek sunalım. Çünkü insanlığın, dünyanın kurtuluşu silahların, namluların, teknolojinin elinden çok çocuklarımızın sevgi dolu kalbi ve yaşama sevinci ile dolu ruhlarında.

İnanıyorum.

Zeynep Terim


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerik25 Şubat Haftası Kültür Sanat Ajandası
Sonraki İçerikAşk: Ben, Sende Oluyorum
Zeynep Terim Ekin
1978, Ankara doğumlu. Burçlardan anlamaz ama tanıdığı herkesin yorumuna göre tam bir ikizler burcu. Bundan dolayı mıdır bilinmez son derece meraklı, heyecanlı, istekli, hayalleri olan bir o kadar da umursamaz, sakin, isteksiz, amaçsız. Bu iki uç arasındaki yolculuğu ise keşif dolu. Keşfederken hayatına kalıcı, anlamlı izler katmak, ilerlerken de dokunabildiklerine de anlamlı yaşam izleri katmak isteyen bir hayalperest. Hayalperest olma yolunda ilerlemeden önce; Hacettepe Üniversitesi Eğitimde Ölçme ve Değerlendirme alanında yaptığı lisansın üzerine, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Eğitim Programları Ve Öğretim ile Endüstri Psikolojisi alanlarında yüksek lisansa devam etti. Baktı ki işler çok ölçüp, biçip, değerlendirerek olmuyor An’ın Yolcusu olmaya karar verdi. Evli 2 tane güzeller güzeli oğlu var; tiyatro, gezi, okumak, yazmak, soru sormak ilgi alanları. İnsanların Hayat İz’lerinin parmak izleri gibi birbirinden farklı olduğuna inanıyor. Parmak izlerini takip etmeyi, okumayı ve geçtiği yerlere parmak izi bırakmayı seviyor.