Okurun Gözünden: Orhan Bahtiyar’dan Ateş Kırmızısı, Fausto Zonaro ve İstanbul Tarihi

Orhan Bahtiyar, yazarlık serüvenine nasıl başladığını şöyle anlatıyor:

“2010 yılına kadar profesyonel hayatın içine gömülmüş mutsuz, umutsuz bir adamdım. En son işimde dünyanın en büyük şirketlerinden birinde orta düzey yönetici olarak çalışıyordum. İşim yapıyordum ve başarılıydım ama hiç bana göre değildi. Çünkü istediğim şeyi yapmıyordum kafamda hep hikâyeler yazmak vardı. Kapitalizmle yoğrulmuş şirketlerde kitaplar, edebiyat tarih, felsefe gibi konuları konuşunca da insanlar hoşlanmıyor, göze batıyorsunuz. Ben de göze battım ve çok radikal bir karar vererek ayrıldım. Eşim de çok destekledi. Zor bir dönem geçirdik ve bundan sonra da zor zamanlarımız olacağını da biliyorum. Ama hayatımın en mutlu 6 senesini geçirdim.”

Orhan Bahtiyar

Az ve öz böyle anlatıyor roman yazma hikâyesini Orhan Bahtiyar. Ve çok verimli geçen bu 6 senede “Ideon Tanrıların Yolu”, “Elohim’in Çocukları”, “Hürkuş ile Göklerde”, “Gece Tayyarede Açıkta” kitapları yayınlanıyor. Ateş Kırmızısı onun dördüncü romanı: “Bir Fausto Zonaro Romanı”. Orhan Bahtiyar, tarihle kurgunun iç içe geçtiği romanı Ateş Kırmızısı’nda ünlü saray ressamı Fausto Zonaro’nun Venedik’ten başlayıp İstanbul’a uzanan yolculuğunu anlatıyor. İnkılâp Kitabevi’nden çıkan romanda, Fausto Zonaro’nun hayat hikâyesinin yanında ayrıca II. Abdülhamit döneminde Osmanlı’da yaşanan, kolay kolay başka yerde bulamayacağınız bilgilere de romanında yer veriyor.

Orhan Bahtiyar’ın kafasında daha çok roman konusu var. Bir tanesinden söz etti, Kadıköy’ün romanı. Ama hiç akla gelmeyen birinin ağzından. Kim olduğunu biliyorum ama söz verdim sizlerle paylaşamayacağım. Eh söyleşi yapanın ayrıcalığı da o kadar olsun. Hadi başlayalım; Zonaro, İstanbul odaklı söyleşimize.

unnamed

Siz tarihi roman mı yazıyorsunuz?

Hayır ben tarihi kurgu yazıyorum ama tarihi kurgu içine fantastik ve ezoterik ögeler de katıyorum.

Romanlarınız yazarken mutlaka araştırıyorsunuz. Araştırmalarınızı nasıl yapıyorsunuz?

Ben önce konuyu buluyorum. Bir yere kadar götürüyorum. Sonra kitap zaten kendini yazıyor. Benim kitabımın başı bellidir ama ortası ve sonu belli değildir. Hep yolda belli olur. Yazarken sürekli araştırır okurum ve o araştırmalar beni bir yerlere götürür.

Araştırmalarınız ne kadar sürüyor?

Mesela Ateş Kırmızısı araştırmasıyla birlikte 2 yıl sürdü.

Neden Zonaro’yu işlediniz?

Aslında kafamda çok farklı bir şey vardı yazmak için. Sunay Akın hocayla konuşurken “Kendini ispatladın. O yüzden seni bir adım daha yukarıya taşıyacak bir konuda hatta anlamadığın bir konuda yazmalısın. Kendini de zorlayacak bir konu olsun mesela ressamlarla, sanatla ilgili bir konu olabilir” dedi. Ben de araştırmaya başladım. Zanaro ile ilgili bir kitap elime geçti. Hayatı, İstanbul’a bakışı, Abdülhamit dönemi olması etkiledi beni. “Evet ben buradan giderim” dedim. Sadece Zonaro değil, İşin içinde Osman Hamdi Bey var, Hoca Ali Rıza var, Abdülhamit’in oğlu Burhanettin efendi var ki o da çok iyi bir ressam… Böyle karar verdim Zonaro’yu yazmaya.

Romanda Zonaro’nun İstanbul’da geçen 20 senesini anlatıyorsunuz. Nasıl bakmış Zonaro İstanbul’a?

Romanda tabii Zonaro’nun gözüyle bakıyorsunuz İstanbul’a ama işin içine hissiyatınızı da katıyorsunuz elbette. Zonarao’nun İstanbul’a geliş sebebi ülkesinde çok fazla ilgi görmediğini düşünmesi. Evet resimleri satıyor ama o zamanda Avrupa’da ciddi bir kriz var ve o da endişeleniyor. Abdülhamit’le ilgili olarak sanatçı dostu ve sanatçıya destek verdiğini duyuyor. Bir parantez açayım, Zonaro oryantalist bir ressam değil. İstanbul’da bu kadar sevilmesi ve ilgi görmesinin nedeni de tam bir Avrupalı ressam olması aslında. İstanbul’da bütün dünyanın sefirlikleri var. Onlar kendilerinden gördükleri için çok ilgileniyorlar, aynı zamanda padişah da. Abdülhamit ise ne kadar eleştirilmesine rağmen Batı’ya dönük bir insan sanatçı dostu kendi de çok iyi bir marangoz ama ölüm ve hastalık korkusu yaşıyor her an. Sebepleri de yazıyor kitapta. Zonaro İstanbul’u çok sevmiş. İlk İstanbul’a gelişinde kentin silueti, görüntüsü onu çok etkiliyor. İlk evine yerleştiğinde de manzarası, pek çok milletten insanı barındıran yapısı etkiliyor onu. Avrupa’da böyle bir şey görmemiş. Ve her sokağını keşfetmek için sürekli dolaşıyor ve bulabildiği her yerde resimler yapıyor. O yüzden İstanbul’la ilgili çok fazla resmi var Zonaro’nun.

Abdülhamit’le araları nasıl?

Padişah öyle herkesle görüşmediği için üç kere falan bir araya geliyorlar. Ama ben biraz kitapta değiştirdim. 1955 basımı Hayat dergisinde bir rivayete rastladım. Abdülhamit’in gözdesi Safinaz Hatun’u Zonaro baştan çıkarıyor. Kitapta bu mevzuya da yer verdim padişahla iletişimini, ilişkilerini anlatırken.

Bir de galiba hareme giren ilk gayrimüslim, öyle mi?

Evet, Abdülhamit kızı Refia Sultan’ın portresini yaptırmak için hareme girmesine izin veriyor.

Ertuğrul Alayı

Bu portreyi müzelerde görebiliyor muyuz?

Bir koleksiyornerde olabilir. Zonaro’nun belli başlı tabloları Dolmabahçe Sarayı’nda, Pera Müzesi’nde Sabancı Müzesi’nde ve koleksiyoner Erol Maksume’de. Tablolarını internet üzerinde inceledim daha çok. Tulumbacılar isimli tablosu kayıp; hiçbir yerde bulamazsınız. Kitap da aslında biraz, bu tablonun nasıl kaybolduğunu anlatıyor.

Zonaro ile ilgili sizi çok etkileyen bir anekdotu var mı?

Onu getiren geminin kaptanı Kaptan Carbone, Zonaro’ya İstanbul’u anlatırken söylediği bir söz var. Bu beni çok etkilemişti: “Konstantinopoli bir fener balığı gibidir sinyor. Seni başının üzerinde ışık saçan tuzayıyla aldatır derinlere çeker yutar.”

Peki siz de böyle hissediyor musunuz?

Evet. Ama o dönemde Kaptan Carbone’nin söylediği olumlu anlamda yutmak. Şimdiki İstanbul İstanbul değil ki…

 İstanbul’un geçirdiği bu değişimi de yazmak ister misiniz?

Kafamda öyle bir proje var. Ama Kadıköy’ün romanını yazmak istiyorum. 1700’lü yıllardan başlayıp günümüze kadar gelecek. Aslında değişim şart ama belleği sabit tutarsanız. Diğer ülkelerde olduğu gibi dışa doğru büyüyelim Beylikdüzü’ne Çekmeköy’e… Ama merkeze dokunmayalım.

Peki Zonaro’nun yaşadığı dönemde yaşamak ister miydiniz?

Görmeyi çok isterdim ve yaşardım da. Aslında biz hep deriz ya 1950’lerde yaşasaydık diye. Ama o zamanlar aslında İstanbul’un müthiş dönemleri. İstanbul dünyanın en kıymetli kenti. Son zamanlarda İstanbul’da yapılan kazılarda adeta kentin tarihi değişti. O anlamda değeri paha biçilmez. Anlatılmayan bir tarih daha var kazdıkça yeni şeyler çıkıyor. Ama biz yanlış eğitim politikaları, yanlış nüfus politikaları, yanlış göç politikalarıyla şehre gelenlerin şehrin kıymetini düşürmesine neden oldu. Bugün İkitelli’de yaşayan biri şehrin kıymetini bilmiyor ki…

Ne yapılması lazım? Biz ne yapmalıyız?

Bu birbirine bağlı bir zincir. Biz aslında üzerimize düşeni yapıyoruz da yapmıyoruz gibi. Bir şeyleri değiştirebilecekler ancak devleti yönetenlerdir. Gösteri yapsanız ne olacak? Kültür ve sanata bakış değişmedikçe devlet katında… Bugün Fransa’da devlet ressamlara sırf resim yapmaları için özel evler tahsis ediyor. Sokaklar ressamların. Köy Enstitüleri bir nesil daha dönseydi Türkiye böyle olmazdı.

Tekrar kitaba dönersek… Ateş Kırmızısı içinize sindi mi?

Bu kitabı ben çok zor yazdım. Çünkü ilgimi çeken bir konu değildi. Ama yazdıkça ilgimi de çekmeye başladı resim sanatı. Kitaba kendi ilgimi çeksin diye de bir şeyler kattım. Tulumbacılar mesela. Ressam ve tulumbacıların bir araya geldiği özel bir ortam oluşuyor. Keza bir cinayet var ve Ayasofya’nın şifrelerini kattım. İşte başta söylediğim ezoterizm de burada girdi romana. Bunları bir kurgu dahilinde birbirine bağlayarak yazdım. Ben bu ülke insanının okuması gereken ana çekirdek konuyu kurgu yaparak insanlara daha okunabilir hale getirmeye çalışıyorum. Entelektüel bir sezgi yaratmaya çalışıyorum, kafalarında bir kıvılcım çaktırmaya çalışıyorum. Mesela tulumbacılar ve Pierre Loti ile ilgili bir anekdot var. Her semtin tulumbacı sandığı vardı. Sandıklarda da resimler olurdu; genellikle de Kız Kulesi ve Rumeli Hisarı… Bir sandıkta sandığın göbeğine gömülmüş bir para bulunmuş. Bayramda tulumbacılar bahşiş toplarlardı. Bir de bahşişleri almak için sandıklarda bayram borusu olur ve oradan bahşiş atılırdı İşte bir bayram günü tulumbacılar bahşiş almak için çıkıyorlar. Pierre Loti de bahşiş atıyor bayram borusundan. Ve tulumbacılar da Loti’nin attığı parayı sandığın tam ortasına çakıyorlar. Çok değişik tulumbacı profilleri var. Mesela bir tane İngiliz tulumbacı var, eşcinsel. İngiliz Hidayet. Böyle çok enteresan hikâyeler var.

Röportaj: Ayşe Dural

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikYaşar Kemal’in İzinde Adana’da, Kitap ile Sohbet
Sonraki İçerikEngin Geçtan: Akademisyenliği, terapistliği ve romanlarıyla Türkiye’nin Irvin Yalom’u
Ayşe Dural
Saint Benoit mezunu. Bu okulda Fransızca ve İngilizceyi öğrendi ve çok sevdi; özellikle Fransızcayı. Sonrasında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Eğitim hayatına İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nde devam etti. Çalışma hayatına Garanti Bankası Halkla İlişkiler Bölümü’nde başladı. Sonrasında dergiciliğe adım atarak Gelişim Yayınları’nda çalışmaya başladı. Türkiye’nin ilk “copyright” dergisi Marie Claire’de çalıştı. Suha Arafat’tan Orhan Pamuk’a kadar pek çok kişiyle söyleşiler yaptı, kadın hakları konusunda araştırmalar yaptı, modayı yakından takip etti. AMICA, BIBA gibi dergilerde çalıştı. Yazı İşleri Müdürlüğü yaptı. 2000-2006 yıllarında The Gate dergisinin yayın yönetmenliği yaptı. Koç Holding’in Bizden Haberler dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Daha sonra PR ajanslarında Medya İlişkileri Yönetmeni olarak çalışmaya başladı. Böylece artık haber yapmayacak, ama haberi gazetecilerle paylaşacaktı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinin medya ilişkileri yönetmenliğini üstlendi. Yasemin Sungur’la birlikte Kültür Sanat Ajansı’nı kurdular. Kitap editörlükleri yaptı. Dural, basında ve halkla ilişkiler konusunda edindiği tecrübe, bilgi ve deneyimi, danışmanlık, eğitim ve seminerler aracılığı ile yeni nesillere aktarmakta ve martidergisi.com için röportajlar yapmaktadır.