Bildiğini Sanan Bilmez, Bilmediğini Bilen Bilir

Bilmek ve bilmemek, yıllar boyunca birçok öğretiye konu olmuştur. Bu iki kavramı birbirinden ayırt edebilmek başlı başına bir mesele. Ayırt edebilmek için sınırlarının çok net olması gerekmiyor mu? “Gözle görünür, elle tutulur olması bir nebze onu bildiğini söylemeye yetebilir mi?” diye soruyor yine zihnim. Bildiğin o anki bilgine, algına, kavrayışına, zamana, bu bilgiyi aktardığına, aldığın geri bildirime göre anlam bulan, varlık bulan bir kavram gibi geliyor bana. O bildiğin şey bilmediğin bir söz, düşünüş ile veya bildiğin bir dokunuş ile yeniden şekillenip bilinmeyene dönüşebiliyor değil mi? Zihin ne çok seviyor bu gitgelleri. Benim bu ara odağım sanırım zıtlıklarda. Varlığın bu zıtlıklarda daha büyük bir anlam bulduğunu düşünüyorum. Karanlıkta minicik bir aydınlığın nasıl olduğundan daha da büyük bir hacimde gözüktüğü, parlaklığının daha da ışıldadığıyla ilgili değil mi?

Bilmek de ne kadar çok şeyi bilmediğinin içinde daha da gerçek olabilir mi?

Aynı şekilde bilmemek de ne kadar çok şeyi bildiğinin içinde daha da gerçek değil mi? Bilmek ve bilmemek durağan şeyler mi peki?

Bilmek

Her şeyi sabit, durağan, bıraktığımız gibi tıpkı koltuktaki köşelere dizdiğimiz kırlentler gibi sıra sıra düzgün kalmasını isteyen bir yanımız da var değil mi? Onlar biz nasıl diziyorsak öyle kalsın, sıraladığımız renk düzeninde dursun dekorumuz, bizim dışımızda kimse bozmasın onların duruşunu. Bildiklerimiz de öyle sıra sıra koyduğumuz çekmecelerde kendi bölümlerinde dursun ki aradığımızda hemen bulalım. Bir başkası gelip karıştırmasın onları. Kim hoşlanır dolaplarının başkaları tarafından karıştırılmasını? İzinsiz veya izinli de olsa ister misiniz özel eşyalarınızı bir başkasının düzenlemesini?

Bu kadim öğretilerin uzun yılların, geçmiş büyük deneyimlerin, yaşanmışlıkların izleri ile bizlere ulaşması saygıyla üzerinde düşünmeye değer. Eminim düşündükçe yeni bilmelerimiz oluşacak, bildiğimizi zannettiklerimizin de yerleri değişecek. Tıpkı hayatın ta kendisi gibi.

Hep bir devinim, dönüşüm değil mi bu koca yaşam. Yatıyoruz, yarın sabahımızı düşünüyor planlıyoruz. Birkaç gün plan tutsa da bir sabah bir uyanıyoruz, bizimle hiç ilgisi olmayan gibi gözüken bir durum ile büyük resim tamamen değişiyor. Her şeyin herkesin yerleri bir anda değişiyor, bu değişim içinde tüm bildiklerimiz bir anda bilmediklerimize karışıp bizi yeni bir yere sürüklüyor. Üstelik bilmediğimiz bir yere, bilmediğimiz bir bilgiye, bilmediğimiz bir oluşa. Aslında her uyandığımız sabah bilmediğimizi bilerek başlamak değil midir esas olan, bizi yaşama sarılacak gücü kuvveti veren.

Bildiğini zannetmek bir nevi uyanmamak gibi geliyor bana. Yeni bir güne uyanmaya istek bile duymamak hali, heyecanın da pek yok gibi, nasılsa bildiğini biliyorsun, bildiklerin ile idare ediyorsun oysa bildiklerini bildiğini zannediyorsun. Onlar çoktan değişmiş, bilinmeyenle yer değiştirmiş de sen uykudayken olan olmuş.  

Uyanman beklenmiş ama sen uyuyorum bana dokunmayın demişsin.

Çalan alarmın sesini kapatmışsın sürekli.

Bilmemek

Bilmemek ve bunu bilmek büyük bir uyanıklık halidir. Zihin uyanmıştır bir daha uyanmamak üzere. Dokunduğu çiçeğin yaprağına dokunur, onun kokusunu hisseder, diliyle tadına bakar, ilk kez görüyormuş gibi görür onu, hatta kulağına yaklaştırır sesini duymaya bakar bir yandan. Bey duyuyla sarılır o bilinmeze, bilmediğini bilmeye çalışır. Bildiği kadarıyla bilmediğini bilmeye çalışmak büyük bir bilgiye aralar kapıyı.

Masamda geçen hafta aldığım yeni kitabım “Soluk Mavi Nokta”dan:

Zamanı geliyor, belki de eli kulağında , insanların uzaya açılma macerasının bir sonraki adımı için çalışacak bir ülke çıkacak. Belki de bürokrasileri savuşturarak ve halihazırdaki teknolojilerden verimli bir şekilde yararlanarak gerçekleştirilecek bu. Belki de dangalak gibi kocaman bir kimyasal füzelerin ötesine geçen yeni teknolojiler gerektirecek. Bu yeni gemilerin mürettebatı yeni dünyalara ayak basacak. Oralarda bir yerde ilk bebek doğacak. Yerden uzakta yaşamanın ilk adımları atılacak. Yolumuza düzüleceğiz. Ve gelecek hatırlanacak.

Tüm bunlar ancak bilmediğini bilenlerin zaferi olacak. Her yeni keşif, bilmediğini çok iyi bilenlerin arayışları ile olmuyor mu? Düşünün Amerika’nın keşfini, o yolun nereye çıktığını bilmediğini bildiği için bir gün onu biliyor oldu keşfeden. Hayatin içinden bir yerden bir yere gitme hali bizi yeniyle buluşturan. Kimi zaman bildiğin yerden başlayıp bilinmeyene gitmek, kimi zaman ise tam tersi seni bildiğinle buluşturacak olan.

Eskiden bu bilme bilmeme halini daha çok önemserdim. Bilmem gerek, onu da bunu da bilmem gerek, çok iyi bilmem gerek. Ben koştukça onlar benden daha hızlı koştular, nefes nefese kaldığımda bildiklerim de artık yorulmuş gerimde kalmışlardı. Bu işte bir yanlışlık olsa gerek dedim en son dermanım kalmamış ayaklarım külçe külçe ağırlaştığında. Bu yarış böyle kazanılamazdı. Üstelik yarıştığım kimseyi tanımıyor, neye yarıştığımı dahi bilmediğimi bilmiyordum. Bildiğim tek şey ise enerjimin tükendiği amacımı kaybettiğimdi. Biliyorum dediğim gün, bir baktım ki hiçbir şey bilmiyorum. Ben neredeyim, kimim, neden buradayım, kim var yanımda nereye gidiyorum bir baktım ki hiçbir şey bilmiyorum.

Bilmediğimi gördüğüm o gün, o sihirli gün aldım kalemimi elime geçtim karşıma yazdım bir bir bilmediklerimi, sıraladım alt alta. Bilmediklerimi bildiğim, gördüğüm gün her şey yeniden başladı. Soru sormayı öğrendim, önce cevapları içinde saklı sorular. Sordukça öğrendim, öğrendikçe sordum. Bildiklerim yok mu var tabii ki, çok da kıymetliler beni bilmediklerimle buluşturdukları için…

Yeni bilmelerimi oluşturmak için aldığım bir başka kitap “Ben Özelim”den:

Natural’ı prova yaparken seyredince, grubun temsil ettiği paradoksla yüzyüze geliyorsunuz. Bu genç adamlar theme park dünyasında büyümüşler ve bu dünyayı, klişe bir macerayla ifade etmekten başka bir şey yapamıyorlar. Gerçek olmak istiyorlar ama gerçek bir tecrübenin ne demek olduğuna dair hiçbir fikirleri yok. Popüler kültür ve prefabrik eğlencenin beşiğinde sallanan birçokları gibi, gerçeğin görece ve her şeyin bir performans olduğu dünyanın parçası durumundalar.

Ne kadar da doğru anlatıyor mış gibi olanları, biliyormuş gibi olan yaşamların arkasında yaşananları. Her şey hazır kutu olmalı, standartı belirlenmeli, kim neye nasıl davranacağını bilmeli ona göre davranmalı, her şey güvenli alanda tutulmalı. Bildikleri her şeyin buzdan kaleler olduğunu kimselere göstermemek için soğuk soğuk fanlar sürekli çalıştırılmalı ki gerçeğin sıcağı eritmesin bu kaleleri. Gerçek bir ömür sürecek bir yolculuk. İçinde bir sürü durakların olduğu, tanıdığın, tanımadığın birçok yolcuyla yol alacağın uzun çok uzun bir yolculuk. Kimi zaman karanlıklar içinde yol alacağın kimi zaman gökyüzünden gidip kuşbakışı etrafı tarayacağın, kimi zaman denizin derinliklerinde, kimi zaman denizin üzerinde kimi zaman taşlı tozlu yollarda, kimi zaman otobanda ilerleyeceğin, başını sonunu bilmediğin uzun upuzun bir yol gerçek.

Bilmediğin her durak, bir an sonra bildiğin bir durak olacak.

Bildiğini çok iyi bildiğinde bilemeyeceksin arkanda bıraktıklarının nasıl neye göre değiştiğini, yenilendiğini. Bildiklerini yanına alıp bilemediğin geleceğe yürüdüğün her adım seni daha hafifletecek, yenileyecek, kalın kabuklarıyla sıyırıp taptaze teninin gözükmesini, yaşam bulmasını sağlayabilecek. Her şey bir anda olacak. An’ların zincir zincir birleştiği koca bir yaşamı oluşturan an’lar zincirini takacaksın boynuna bu kez süs diye, ayaklarındaki kilidi açtınsa bir kere yolları ister koşarak geçeceksin ister yürüyerek.

Bilmemenin;  bilmediğini bilmenin verdiği özgürlük, yaşamda vazgeçemeyeceğin bir ödül olacak senin için. Yepyeni seçimler yapabilmen için bilmediğini görerek biraz sonra bileceğini hedefleyerek yürüyeceksin o hiç yakalayamayacağın mutluluğa. Yakaladığında elinden sabun gibi kayışına da sevineceksin. Nasılsa elinde o sabunun mis kokusu kalacak ve sen yeniden onu yakalamak için yolda kalacaksın. Gece denemeden gündüz demeden bu hayatı doya doya yaşayacaksın, yaşatacaksın.

Bir yanın iz bırakmak isteyecek kendinden.

Kimi bir sürü tohumlar ekecek hasat toplayacak kimisi evlatlar doğurup büyütüp yaşatacak. Kimisi kimsesiz evlatların anası babası öğretmenleri olacak.

Hepimiz bir nedenle geldik bu dünyaya, bilmedik niye geldiğimizi.

Bilemedik nereye gittiğimizi, bildiklerimiz bizi bilmediklerimizle buluşturdu. Bize adım adım yaşamı ördürdü, sevgiyle, hüzünle, neşeyle, öfkeyle, harmanladı durdu, devam da edecek biz istersek. Yok yeter bu kadar bitsin dersek olmuyor biz istersek bitmiyor, sebepsiz değil varlığımız. Sebebiyiz belki de başka bir varlığın, anlamıyız belki de bu dünyanın. Diyorum ya sen varsan tamamız, sen yoksan eksiğiz.

Bu koca evrende bu bilinmezlikte bildiğimiz bir kendimiz, bir de aldığımız nefesimiz. 

Mari Camgöz Pektezol

@maricamgoz

@el_yapimi_hayat


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikOkuduklarımdan Öğrendiğim Çok şey Var
Sonraki İçerikBasit ve Sade Yaşa – 5 – Çalışma Hayatında ve Ofiste Sadeleşme
Mari Camgöz Pektezol
1976 İstanbul doğumlu, insan aşığı bir insan. Yıldız Teknik Üniversitesi İstatistik bölümü ve İstanbul Kültür Üniversitesi İşletme Yüksek Lisans Mezunu. Arel Üniversitesi Psikoloji Yüksek Lisans öğrencisi. Yaklaşık yirmi yıl süren kurumsal iş yaşamında farklı bölümlerde ve görevlerde yer aldı. İdari & Organizasyon, İnsan Kaynakları ve son on yılı Finans Yöneticiliği olarak süregelen kariyerine 2016 yılı sonunda yeni bir yön verdi. Neredeyse ilk gençlik yıllarından bugüne değin, hiç bitmeyen bir tutku ve merak ile, gelişime ve dönüşüme ilgi duydu. İnsanın; zihin, beden, duygu ve ruhu ile “bütün” olduğunu ilk keşfettiği 2005 yılında, yeni bir dönüşüm yolculuğuna başladı. Zaman içinde aldığı farklı eğitimler ile beslendi, aldığı bilgilerin birbirleriyle bütünselleşmesine önem verdi.Yazmayı ise ayrı sevdi, kitap okumaya aşık iken, yazarken yeniden yaşadığını keşfetti, yazarken yeniden yarattığını... Her yazı onu kendine daha da yaklaştırdı. Ve gün geldi yazılarından yeni bir “hayat” yeni bir kitap doğdu. Kitap adını kendi seçti, “El Yapımı Hayat” olsun dedi... 2014’de Yasemin Sungur ile hem yolları & hem de kalpleri buluştu. MARTIDAŞ olmayı çok sevdi, seviyor, hep de sevecek. Şimdİ yeni yazılar, yeni kitaplar ve yeni umutlarla yoluna devam ediyor.