Yaz tatillerim birbirinin aynı geçiyor.

1Bundan hiç de şikâyetçi değilim. Her yaz koş koşa Yalıkavak’a geliyoruz. Giriş kapısını begonvillerin çepeçevre kapladığı, bahçesinde mercandan zakkuma, Japon gülünden sardunyalara, rozetten yasemine pek çok çiçeğin bulunduğu bir evimiz var. Ev derken, öyle büyük, kocaman bir yer değil. Tam tersine, küçük, kutu gibi (yoksa sefertası mı desem) bir ev. Bahçe ve çiçekler tabii ki annemin emeği.

Buraya her yaz, önce annemle ben geliyor, evi açıyoruz. “Açıyoruz” derken, anneme yardım ediyorum.  Bizim evde patron annemdir, o ne derse o olur.

Ev düzenlendikten sonra da kızım, kardeşim, eniştem, yeğenim ve teyzem gelir. Herkes bu minicik evin muhtelif odalarına yerleşir.

Evimiz açık denize bakan bir koyda olduğundan denizimiz tertemiz ama dalgalı. Her sabah yaptığım ilk iş denize girmek çünkü denizi sakin olarak yakalayabildiğim tek zaman dilimi bu. Ben sakin denizde yüzmeyi sevenlerdenim. Dalgalarla boğuşmaktan keyif almıyorum. Evdekiler daha cesur, onlar öğleden sonra denize gidiyorlar, bense o saatlerde eve dönmüş oluyorum.

Bu ev bana hep eski yaz tatillerimizi hatırlatır. Kalabalık, herkesin bir arada olduğu, büyük sofraların kurulduğu, herkesin her işi yaptığı eski zaman yazlarını. Sabahları her odadan birilerinin çıkması, akşam uyurken yan odada birilerinin olduğunu bilmek hepimize mutluluk verir. En güzeli de kızarmış ekmek kokusu veya pişmekte olan reçelin kokusuyla uyanmaktır.

Verandada yaptığımız her kahvaltı, Pazar kahvaltısı tadında. Elden ele dolaşan zeytin, reçel, tereyağı, ve kaymak tabakları, taze salatalık, domates, biber ile yumurtadan yapılan yemekler, önce kokularıyla sonra da tatlarıyla herkesi mest eder.

Kahvaltıdan sonra kahve saati geliyor. Kahve derken tabii ki Türk kahvesi. Kahve,  verandadaki salıncakta sallanarak ya da büyük minderlere gömülerek içiliyor.  Kahve içerken evimizin üzerinden uçan kırlangıçları izlemek büyük keyif.  Kırlangıçlar bahçede pike yaparken neredeyse gelip omzumuza, kolumuza konacaklar. O kadar insana alışıklar.

Bir de beyaz baykuşumuz var. Kâh bizim eve, kâh komşu evlere konuyor. Öyle sevimli, öyle şeker ki. Bir seferinde sabaha karşı eve dönüyordum, yol kenarında arkadaşıyla yan yana durmuş, gelen geçen arabaları izlerken rastladım.

Bahçeye her baktığımda “dikili ağaçlarım” olan üç adet zeytin ağacını gururla izliyorum.

2Yalıkavak’ın pazarı bir başka türlü güzedir. Her Perşembe kurulur. Bir kere çeşit çeşit Ege otları var. Hepsinden alıyoruz. Sonra, meyveler olağanüstü güzel, lezzetli, tatlı.  Burada, bu yıl yeni bir meyveyle tanıştım. İsmi “deve bastı” Belki bilirsiniz ama ben ilk kez burada gördüm ve yedim. Aslında bu bildiğimiz şeftali ama hem altında hem de üstünden yumruk yemiş gibi ya da deve basmış gibi. Tadı da çok güzel, hatta şeftaliden bile daha tatlı olduğunu söyleyebilirim. Tek fark çekirdeğinde.  Minicik.

Bizim bu taraflarda akşamları güneş çok güzel batıyor. Güneşin batışını izlemek için herkes Gümüşlük’e filan gidiyor ama bizim verandaya çıkmamız kâfi. Evden gün batımı çok güzel izleniyor. Bizim için bu bir ritüel oldu artık. Evde kim varsa verandaya dizi dizi diziliyoruz. Elimizde fotoğraf makineleri… Batan güneşe kimimiz alkış tutuyor, kimimiz el sallıyor, kimimiz yarın yine gel diyoruz.

Sonra ver elini Yalıkavak Lokantaları. Ya da Turgut Reis, Gümüşlük, Bodrum, Gümbet. Menümüz “balık olsun, ne olursa olsun” şeklinde. Ha bir de kabak çiçeği dolması. Şiir gibi bir şey. Yemek çıkışı, gittiğimiz yerin ara sokaklarında dolaşma, özellikle boncukçulara girip çıkma, bir şey satın almasak da dükkân sahipleriyle ahbaplık etme…

Gece eve döndüğümüze yine bahçe, veranda ve salıncak sefası. Dileyen dilediği köşeye yerleşiyor. Konumuz yıldızlar. Nasıl da çoklar ve nasıl da dünyaya yakın görünüyorlar. Yıldız kayarken dilek tutuyoruz.

Baştan da söylediğim gibi, burada her yaz birbirine benzer geçiyor ve ben hiç şikâyet etmiyorum.

 

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: