Sözsüz İletişim Üzerine Bir Keşif…

Eşim, oğlumuza hamileydi ve yaklaşık 6.5 aylık olmuştu. Ben büyük bir merak içerisinde mucizeyi izliyordum. Bir gün bir şey fark ettim. Elimi karnının üzerinde bir süre tuttuğumda, cenin yani oğlum sıcaklığı fark ediyor ve oraya ayağı ile içeriden baskı yaparak bana karşılık veriyordu. Ben hafifçe bastırıp selam verdiğimde, aynı miktarda o da içeriden baskı yapıyordu. Aramızda gizli bir şifre oluşmuş gibiydi. Baba-oğul birbirimize varlığımızı hatırlatıyorduk.

Oysa gizli olan bir şey yoktu. Beyni olgunlaşmaya başlamış, iletişim yetenekleri kazanmış, yalnızca vücudu dışarıda yaşamaya elverişli olmayan oğlum, bana en doğal, en temel dil ile kendisini anlatıyordu: Sözsüz dil.

Bizler, bebekliği atlattığımız andan itibaren, herhangi bir engelimiz yoksa iki dil ile aynı anda, eş zamanlı bir şekilde konuşuruz: Sözlü ve sözsüz dil. Sözlü olan, bizim oluşturduğumuz, uydurduğumuz doğal olmayan dildir. Bölücüdür, milletlere ayırır âdemoğullarını. Yanlış anlamalara gebedir. Ara açar, insanları savaşa sürükler. Sözsüz olan ise, bizim en ilkel atalarımızla paylaştığımız, doğumda bizimle gelen, tabiri caizse donanımımızda var olan “embedded” dilimiz. Onunla derdimizi anlatmaya başlıyoruz doğar doğmaz. Ağlıyor ve varlığımızı annemize bildiriyoruz. Doğduğumuz anda göz teması sağlıyor, bebeksi görünümümüzle hayatta kalmamızı garanti altına alıyoruz. Ağlamanın pek çok ton ve biçimini geliştiriyor, derdimizi anlatıyoruz.

iletişim2

Eğitmen Dr. David Lewis, bebeklerin aslında sınırlı beden dilleri ile tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini, sorunun bizde olduğunu; bizim onların dilini unuttuğumuzu ve anlamadığımızı söylüyor. Bunu derdini bir türlü anlatamayıp öfkelenen bir yaş bebeklerinden de anlıyoruz: hareketleri ile “Ben anlatıyorum, siz nasıl anlamıyorsunuz, kafanız mı çalışmıyor?” der gibiler.

Ünlü filozof Wittgenstein, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler” diyor. Meşhur “elli kelime ile günlük konuşmaları idare eder” bir durumda iken insanlar, doğal dili de okumayı bilmiyor ne yazık ki. Dünyalarının sınırları öylesine sığ, öylesine yüzeysel. Kalabalık bir restoranda insanları gözlemliyorum, fark ettirmeden. Ben uzaktan anlıyorum, adam karşısındaki kadını anlamıyor bir türlü. Bakmıyor, dinlemiyor.

Hal böyle iken, elini kolunu şöyle tut, böyle bak, ne söylediğin değil nasıl söylediğin önemlidir, bak burada da yüzdesi tarzı beden dili öğretileri benim ilgimi hiç çekmiyor. Faydasına inanıyorum, öğreten insanlara da saygı duyuyorum, ama ben orada değilim. Ben, o kaybettiğimiz en başta yanımızda getirdiğimiz doğal, sessiz dilin peşindeyim. De ki beden dili, de ki sözsüz iletişim. Neyi değil nasıl söylediğin önemlidir öğretisinden çok; neyi nasıl söyledikleri önemlidir, hem kulağınla hem de gözünle dinle öğretisindeyim. Bunun keşif yolculuğundayım ve öğrendiğim, keşfettiğim her bir veriyi paylaşıyorum; kitabımla, yazılarımla, makalelerimle, eğitimlerle.

Keşif yolculuğumda yol arkadaşlığımı teklif ediyorum; gelir misiniz?

Emrah Akçay


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: