Sevgisizlik Öldürür

Bir insanın kendini gerçekleştirebilmesi, uzlaşmacı ve gelişime açık diğerini bulabilmesinde gizlidir.

Günümüz insanı pek çok şeyden vazgeçebilir. En sevdiği programı izlemeyip onun tekrarını izleyebilir ya da biraz kilo vermek için sevdiği yiyeceklerden, tatlılardan vazgeçebilir. Arabasından vazgeçip toplu taşıma kullanabilir, en pahalı kıyafetlerinden vazgeçip daha sıradan şeyler giyebilir ama tek bir şeyden vazgeçemez: Sevgi dolu bir ilişkinin içinde yaşanan duygusal yakınlıktan.

Bir insanın en temel ruhsal ihtiyacı seviliyor olma duygusudur. Bunun için de diğer insanlara yakın olma ihtiyacı hisseder. Meşhur Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt aşamasında açlık, susuzluk gibi en temel ihtiyaçlarımız yer alır. Bu piramide göre en temel ihtiyaçlarımızı gidermeden bir sonraki aşamalara geçemeyiz. Yani ait olma, güven duyma ya da piramidin en üstünde yer alan kendini gerçekleştirme gibi aşamalar en alt basamaktaki ihtiyaçlarımızı gidermeden gerçekleşmez.

Rhesus maymunlarıyla yapılan bir araştırmada sevginin en az  beslenme ve barınma kadar temel bir gereksinim olduğu görülmüştür. Yavru Rhesus maymunlarına iki tür bakıcı verilir. Bakıcılardan bir grup, yavru maymunları yalnızca besler ama en küçük bir sevgi ya da ilgi göstermez. Diğer grup ise yavru maymunlara hiçbir besin maddesi vermez onları kucağına alır, okşar ve sevgi gösterir. Bir süre sonra yavru maymunların kendilerine yemek veren değil, sevgi gösteren bakıcıları seçtikleri görülür. Yeni doğanlarda bu yakınlık daha da önemlidir. Yeni doğanlar beslenip korunmalarına rağmen ilgi, şefkat ve sevgi görmezlerse gelişim geriliği yaşayabilirler. Hatta bu eksiklik nedeniyle ölebilirler dahi. Yetişkin bireyler için durum daha da karmaşıktır ama sevgisizlik onlar için de aynı etkileri gösterir. Tam da bu nedenle duygusal yakınlık oldukça önemlidir.

Duygusal yakınlık aşk ilişkilerinin en temel parçasıdır. Ancak ilişkilerde kimin daha çok yakınlığa ihtiyaç duyduğu kişiden kişiye göre değişebilir. Duygusal yakınlığı, günlük yaşamın getirdiği tehdit ve tehlikelerden korunmak için güven duygusu veren ilişkilerin en temel özelliği olarak tanımlayabiliriz. Bağlanma ve güven,  tek başına kalmaya, ruhun olası bütün acılarından korunmaya karşı bir garantisidir. Bebekler ve küçük çocuklar bu duygusal yakınlığı dünyaya gözlerini açtıkları ebeveyninden alırlar. Büyümenin zorlu yollarında ebeveynden aldığımız duygusal yakınlıktan vazgeçmek zorunda kalarak bu yakınlığı aşk ilişkilerinde ararız.  Yani mahremiyette ve aşkın büyüleyici atmosferinde. İnsanlar yalnızca aşkta bulabilecekleri duygusal yakınlığı uzun süre bulamadıklarında ruhsal çökkünlük yaşarlar. Depresyondan tutun hayattan keyif alamamaya hatta hayatı anlamsız bulmaya kadar pek çok sorunla karşı karşıya kalırlar. Bu süreçte de desteğe ihtiyaç duyarak umutsuzca bu dertlerine çare ararlar.

Elbette duygusal eksikliği gideren bir ilaç ya da sihirli bir formül yoktur. Her ilişkinin dinamiği kendine özgüdür. Bir çift terapisi sırasında anlatılan bir deneyimden bahsedeyim:  Çiftlerden erkek olan bir cumartesi gecesi bir şişe kırmızı şarap açar. Amacı karısıyla güzel bir gece geçirmektir. Önceden ayarladığı romantik bir filmi televizyon karşısında birbirlerine sarılarak izlemek, onu koklamak, sevmek, sohbet etmek belki de sonunda sevişmek ister. Ancak kadının aklına kırmızı şarabı gördüğü anda sıradan bir cumartesi gecesi rutini yaşayacakları düşüncesi gelir: Koltuk, televizyon ve seks. Oysa onun aklında kocasıyla boğaza nazır bir restoranda birlikte yemek yiyip müzik eşliğinde dans etmek ve onunla aşk dolu sözcükler fısıldamak ve bir konu hakkında konuşmak  vardır. Aklına  erkeğin konuşmak istediği konudan ve birlikte kuracakları gelecek planından kaçındığı düşüncesi gelir ve o hışımla ayağa kalkarak yürüyüşe çıkmak istediğini söyler. Erkeğin bütün keyfi kaçar ve yürüyüş yapmaya istekli olmadığını söyler. Kadın da erkeğin kendisiyle bir gelecek düşüncesi olmadığına inanır ve bunu dile getirir. Erkek de bunun üzerine birbirlerine karşı bu kadar anlayışsız olduklarına göre ortak bir geleceklerinin mümkün olmadığını söyler.

Bu örnekte de görüldüğü üzere insanların rutin hayatlarında birbirlerini doğru anlamakta güçlük çekmeleri, birbirlerinden giderek uzaklaşmalarına, suskunlaşmalarına, birbirleriyle hiçbir şeylerini paylaşamayacak kadar yabancılaşmalarına neden olur.

Bazı insanlar yakınlaşmaktan, kendini açmaktan çok korkarlar. Bunun iki önemli nedeni vardır: Kimilerinin çocukluk ve gençlik dönemlerinde ebeveyninden aşırı ilgi görmeleri hatta kendilerine özgürlük alanı bırakmayacak bir ilgiye maruz kalmaları, diğer nedeni  ise yakın ilişkilerinde yaralanmış ya da travmatize olmalarıdır. Bunlardan aşırı ilgi görmüş ve bu ilgiden boğulmuş kişiler,  anlayışlı ve sabırlı bir ilişkinin içinde kendi özel sınırlarını koruyarak bu sorunu halledebilirler. Asıl zor olanı travmatik deneyimleri atlatabilmektir.

Günümüzde en çok yaşanan problemlerden biri çocuğun ebeveyninden birini ayrılık ya da boşanma sonucunda birdenbire kaybetmesidir. Böylesi travmatik bir deneyimde kişi yetişkinlik döneminde duygusal yakınlık gerektiren bir derinliğe kolay kolay kendini bırakamaz. Kendini yeniden bir kayıp yaşarım korkusuyla partnerinden belli bir mesafe uzaklıkta tutar ve bu şekilde korunmaya çalışır. Ancak bu davranışlarının sonucunda istemedikleri şeyleri deneyimlerler. Çünkü kendini açamayan, belli bir yakınlıktan öteye geçemeyen bu kişiler bir noktada tıkanıp kalır ve ilişkilerinin ilerlemesini engellerler.

Duygusal yakınlık ve sevilme ihtiyacının bu kadar önemli olmasının üç nedeni vardır. Her bireyin anlaşılmak, kabul görmek ve onaylanma isteği.  Kişisel olarak gelişmemiz ve olgunlaşmamız ancak bu duygusal yakınlık içinde mümkündür.

Arthur Schopenhauer’in daha önce de bahsedildiği üzere, yakınlık konusuyla ilgili kirpi öyküsü ilişkilerdeki yakınlık ihtiyacına önemli bir örnektir. Bir grup kirpi soğuk kış günlerinde ısınarak hayatta kalabilmek için birbirlerine sokulurlar. Yeterince ısındıklarında dikenlerinin birbirlerine batmasından dolayı acıyı fark ederek birbirlerinden uzaklaşırlar. Bu sefer de donma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Belli bir süre yakınlaşıp uzaklaşarak dikenlerinin acısına katlanabildikleri uzaklığı ve donmayacakları bir yakınlığı bulurlar. İnsanlarda da içsel boşluk ve monotonluktan kurtulabilmek için birbirlerine sokulma ihtiyaçlarıyla, birbirleriyle çelişen ve dayanılmaz gibi gelen farklılıkları çatışır durur.

Günlük hayatta insanların birbirlerine katlanabildikleri ve yakınlık ihtiyaçlarını giderebildikleri mesafeyi bulabilmelerinin en önemli yolu doğru iletişim kurmakta yatar.  Anlayış dolu, karşı tarafın istek, ilgi ve ihtiyaçlarını kendi istek, ilgi ve ihtiyaçlarımızı önemsediğimiz kadar önemsediğimizde ve iletişim kurduğumuzda ihtiyacımız olan duygusal yakınlığı en güzel biçimde yaşamamamız için hiçbir gerekçe kalmaz.         

Bütün insani ilişki ve karşılaşmalar, uzlaşmayla mümkündür. 

Nermin Sarıbaş


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: