Okurun Gözünden: Stefano E. D’Anna, Tanrılar Okulu

Bazı kitaplar vardır hayatınızı değiştirir. Hani derler ya bir kitap okudum hayatım değişti. İşte öyle bir kitap, adı Tanrılar Okulu. Eğer hayatınızı değiştirmeye kararlıysanız başucu kitabı olamaya aday.

Bu ay sizlerle paylaşmak istediğim kitap Goa yayınlarından çıkan Stefano E. D’Anna’nın ‘Tanrılar Okulu’ kitabı. Kahramanımız New York’ta yaşayan, iki çocuklu, eşini genç yaşta kaybetmiş bir yönetici yani yazarın kendisidir. Yaşadığı hayattan mutlu değildir, diğer insanları içten içe kıskanmaktadır ve dahası kendini bir kurban gibi hissetmektedir.  Büyük plazalarda, karıncalar misali insan topluluklarıyla nefes alıp vermekte ama yaşadığını hissedememektedir. İçinde hep bir boşluk duygusu taşımaktadır. Hayatı bağımlı ilişkiler yumağıyla örülüdür. Bu noktada Kafka’nın Dönüşüm kitabını getirir akla. Ama burada kahramanımız bir gün, hayatının iyice çıkmaza girdiği an, ‘Dreamer’ ile karşılaşır. Kitapta Dreamer hakkında net bir ifade yoktur. Sıradan bir insan mı hayali bir varlık mı olduğu tamamen bizim yorumlamamıza bırakılmıştır. Ben onu bir rehber, bir guru olarak tanımlıyorum. Herkesin yaşamında zaman zaman böyle insanlar belirir aslında, bazılarımız onları fark eder bazılarımız etmez.

Yazar bu kitabı yazma amacını sıradan bir insanın önceden çizilmiş ve geçmişten derin izler taşıyan kader yolunu değiştirmek için dünyanın insanı uyutarak ona dayattığı kurgusundan, varoluşun serzeniş ve suçlama dolu tanımlamalarından kaçarken izlediği yolu göstermek, olarak açıklıyor. Ona göre dünyadaki en ölümcül hastalık kanser ya da AIDS değil, insanın çatışmalı iç dünyası. Zaten Dreamer da onun iç çatışmalarının ortasından çıkıp geliyor ve yardım elini uzatıyor. Hepimize hayata dair bazı ip uçları sunuyor.

İçsel Devrim Kitabı
Tanrılar Okulu, bazılarına göre tamamen yazarın ticari çıkarlarına hizmet etmek için yazılmıştır. Çünkü yazar kitapta anlattıklarını daha geniş kitlelere ulaştırmak için bir okul –  European School of Economics- kurmuştur. Bazılarına ve bana göreyse bir içsel devrim kitabıdır. Hani bazı şeyler vardır, ya nefret edersiniz ya da çok seversiniz. İşte bu kitap da öyle. Eğer onu ruhunuz ve aklınız hazır olduğunda elinize almışsanız artık hayatınız eskisi gibi devam edemez. Çünkü kitap içinizde yıllardır bir şekilde susturmaya çalıştığınız yanı uyandırır, dürter ve sürekli rahatsız eder. Benim için ‘Bir kitap okudum, hayatım değişti.’sözünün gerçek karşılığıdır bu kitap. İstanbul’daki yaşamımı, yedi yıldır yürüttüğüm yöneticilik görevimi bırakıp daha mutlu olacağıma inandığım Bodrum’a yerleşmemi sağlayan kitaptır Tanrılar Okulu. Ama bu değişim kitabı okur okumaz, sihirli bir değnek bana değmiş gibi olmadı elbette.  Kitabın içinde aslında doğru olduğunu bildiğim ama öğretilenlere ters düşen o kadar çok bilgi vardı ki bunları irdelemem, yaşamımla karşılaştırmalar yaparak doğruluklarından emin olmam için tam bir yıl geçmesi gerekti. Aynı dürtüyü 2000 yılında Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı kitabını okuduğumda da hissetmiştim. Ama o zaman henüz bir üniversite öğrencisiydim ve hayat gözüme müdahale edemeyeceğim kadar karmaşık gözüküyordu. Üstelik hazır değildim. Bilincim okuduklarımı bu sebeple unutmayı seçti. Ta ki  Tanrılar Okulu karşıma çıkana dek!

Hani bir çoğumuzun kendimize sorduğu bir soru vardır. ‘Dünya neden böyle?’ Kitabın buna cevabı çok net. Dünya böyle çünkü sen böylesin. Çevrende var olan şeylerin tümünün asıl yaratıcısı sensin. Dünya senin yansımandan oluşur.

Mea Culpa
Kitabın benim için bir özelliği de kendi kendime sorguladığım birçok sorunun yanıtını barındırıyor olmasıydı. Neden hep aynı türde insanlarla karşılaşıyorum, neden normal birileri karşıma çıkmıyor? Zorlu iş hayatım boyunca kendime bu soruyu sormadığım bir gün bile olmamıştı. Tanrılar Okulu’ndaki bir kelime bunu öyle güzel açıklıyor ki! Mea Culpa, benim hatalarım yüzünden. Hep aynı olaylarla karşılaşıyorsun çünkü sende hiçbir şey değişmiyor. Kişinin başına dışarıdan gelen hiçbir olay onun rızası olmadan gerçekleşmez. İster olumlu ister olumsuz olsun, insanın düşünceleri daima yaratıcıdır ve mutlaka ortaya çıkacak uygun bir zaman bulur. Yani düşüncelerimiz kaderimizdir.

Peki bu kısır döngüyü nasıl kıracağız? Hepimiz dünyanın daha iyi bir yer olmasını istemiyor muyuz zaten? Dreamer’a göre, evren olduğu haliyle mükemmeldir. Değişmesi gereken yalnızca biziz. İnanışlarımızı alt üst edebilirsek, o zaman dünya bir gölge gibi peşimizden gelir. Kendimizde küçücük bir yükselişi bilinçli olarak gerçekleştirebilirsek dış dünya da değişir. Dünya yaratılmamıştır, düşünülmüştür çünkü. Böyle söyleyince insan hemen red etme isteğiyle doluyor değil mi? İnsan, Tanrı mı peki diye soruyor bu görüşü benim gibi benimsemekte zorlananlar. Çok daha fazlası, Tanrı insanın hizmetinde yanıtını alınca aklımız daha da karışıyor. Oysa bunun anlamı Tanrı’nın her istediğimizi sınırsızca yerine getireceğidir. Tanrı hizmet etmeyi seviyor, sevmeyi de. Tüm teslimiyetiyle bizim hizmetimizde. Tanrı var çünkü biz varız. İlk okuduğumda, bu cümleleri çok ağır ve kabul edilemez bulmuştum doğrusu. Ama üzerinde düşündüğüm zaman ve objektif bir gözle çevreme baktığımda doğruluğuna yürekten inandım. Dünya tüm nimetleriyle bizim hizmetimizdeydi. Dışarıda açlık varsa bunun sebebi bizdik. Çünkü dünyadaki aç nüfus kadar bir insan topluluğu obezdi. Yani diğerlerinin yiyeceğini –bilmeden- çalıyorlardı. Oysa obezite insanın kendini öldürmeye çalışmasından başka bir şey değil. Dreamer, insanın kendini öldürmesi için silah ile yiyecek arasındaki tek fark seçilen yöntemin çabukluğudur, diyor.

‘Kötülük Daima İyiliğin Hizmetinde’

Kitap en çok düşlemenin önemi üzerinde duruyor. Kişi ne düşlerse o artık gerçek olmuştur. Sadece görünür hale gelmesi biraz zaman alır, diyor. Bu durumda dünyadaki savaşları, terörü de birtakım insanların düşlediği sonucunu çıkarıyor. Onlar daha çoğuna sahip olmak için her yola başvurabilecek olan insanlar.

Elbette bunları okumakla hayata geçirmek arasında büyük bir fark var. Ama bilmemiz gereken şey, kimsenin bir başkası yerine bir şey yapamayacağı. Harekete geçmesi gereken biziz. Sürekli hatırlamamız gereken şey, dünyanın bizim onayımız olmadan bir iğneyi bile yerinden oynatamayacağı. Peki öyleyse neden etrafta bunca kötülük var? Kötülük daima iyiliğin hizmetindedir, diyor Dreamer. Görünürde olumsuz olan her türlü aksilik aslında bir lütuftur. En haksız olaylar, koşullar insanı daha yüksek bütünlük düzeyine yükselmeye davet ederler. Daha doğrusu bizim dışımızda herhangi bir kötülük yoktur.

İnsan bir çoğuna inanmakta zorlanıyor öyle değil mi? Somut kanıtlar arıyor; bulamayınca da arkasını dönüp bildiği yoldan devam etmek istiyor. Yolu değiştirmek zor çünkü. Peki doğru olan inanmak için görmeyi beklemek mi yoksa inanıp olacakları beklemek mi? Bu kararı herkes ancak kendi iradesiyle verebilir. Sadece irade gücü hiç sonu gelmeyen bu oyunu durdurup, öz varlığımızı saran hipnotik çemberi kırabilir. Secret kitabını okuyup da benim gibi hayal kırıklığına uğrayanlar Tanrılar Okulu’nda aradıklarını bulacaklardır sanıyorum. Secret, istemenin önemini vurguluyordu. Beni hayal kırıklığına uğratan şey bu değildi çünkü istemenin gücüne, evrenin isteklerimize kayıtsız kalmayacağına ben de inanıyorum. Orada ki sorun kitabın öğütlediği şeyleri hayata nasıl geçirebileceğiniz hakkında tek bir gerçekçi yan sunamamasıydı. Tanrılar Okulu’nda ise yazar anlattığı her şeyi gerçek hayattan örneklerle bağdaştırıyor.

Sanırım yapılması gereken en doğru şey bu kitabı ön yargıları bir kenara bırakıp okumak ve bitirdikten sonra kendinize hala aynı insan olup olmadığınızı sormak. Ama unutmayın, insan daima bıraktığı yerden yeniden başlar, doğruyu bulana kadar!

“Düşleyin, düşleyin, düşleyin. Düş, var olan en gerçek şeydir.”

Gülşah Elikbank


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: