Okurun Gözünden: 6.27 Treni ya da Var Olmaya Dair

Alain Badiou, Yüzyıl adlı kitabında 20. yüzyıl üzerine odaklanıyor; bilimsel, tarihsel, sanatsal, kültürel ve düşünsel bir resim çiziyor okuruna ve şöyle diyor:

“…[20.] yüzyıl, sonuna dek başka bir insanlığın ortaya çıkışının, insanın mevcut halinin radikal değişiminin yüzyılı olacaktır.” (s. 17)

20.yüzyıl sona ererken ‘bu radikal değişim’ üstelik teknolojik devrimin etkileriyle daha da acımasız bir ortam yaratmış, ‘insan’ı 21. yüzyıla bu yeni dinamiklere uyum sağlamak zorunda bırakmıştır.

İşte zaten ‘var olmak’, ‘kendini korumak’ çabaları içinde bulunduğu topluma uyum sağlamaya çalışan ‘birey’in işi zor iken bir de ‘kişisel sorun’larla uğraşmak hayatı daha da zorlaştırmaktadır. Jean-Paul Didierlaurent’in 6.27 Treni adlı romanı 21. yüzyılın söz konusu zorluklarıyla baş etmeye çalışan Guylain’in hikayesidir. Her şeyden önce hayatına başlarken “…tek yükü, soyadıyla adının birlikteliğinin sunduğu talihsiz bir kelime-hece oyunuydu. Vilain Guignol [Hain Kukla demek], hayata adım attığından beri kulaklarında yankılanan ve asla peşini bırakmayan kötü bir kelime oyunu.” (s.11) Bu yük ise Guylain’i “sadece görüş alanının kıyısında şöyle bir görünüverdi silik bir silüet olmayı” öğrenmesine, “[k]endini inkar edene kadar manzaranın içinde erimeyecek, asla yoklanmayan bir başka yer olarak” ( s.12) kalmasına neden olmuştur: Bir tür varla yok arası kalmak.

Guylain, satılmayan kitapların kağıt dönüşümü için işleme konan bir fabrikada dönüşüm makinesinden (Zerstor 500) sorumlu olarak çalışmaktaysa da işinden, patronundan ve kendi yerine geçmek için fırsat kollayan Brunner’den nefret etmektedir. Aslında Guylain, kimsenin onu fark etmeyeceği bir işte çalışmakta, kağıt dönüşüm makinesinde bacaklarını kaybetmiş eski iş arkadaşı, fabrika kapı giriş güvenlikçisi Yvon ve evdeki Ruget de Lisle isimli balığından başka çevresi olmayan sade bir kentlidir.

Pekiyi, 6.27 Treni’nin bu kadar okunması, sevilmesi, birçok dünya dillerine çevrilmesinin nedeni sorulacak olsa, okurlar ne gibi yanıtlar vereceklerdir:

* Kitap okumak insana güç / umut verir.

* Kitap okumak büyüleyicidir.

* Kitap okumak hayatı yaşanılır kılar.

* Kitaplar insanların kaderini değiştirir. (s. 11) Carlos Maria Dominguez. Kağıt Ev

Evet, “kitap okumak”, 6.27 Treni ‘nde birçoklarının hayatına dokunmuş, umut vermiştir.

Çevresine ‘görünmemek’ için çabalayan Guylain, her gün 6.27 treniyle işe giderken makineden kurtardığı başı sonu olmayan tek bir kitap sayfasını yüksek sesle okuyarak “Guylain, yirmi dakika süren yol boyunca, onları kısa süreliğine günlerin tekdüzeliğinden koparan bir soluktu.” (s.13)   küçük basit fakat tehlikeli işinin sevimsizliğini dayanılabilir kılmıştır ve tren yolcularının o sıkıcı 20 dakikasını renklendirmiştir.

“Banliyö tren istasyonda durup insanlar vagondan çıkarken, dışarıdan bakan bir gözlemci, Guylain’in dinleyicilerinin, geri kalan yolculardan ne denli farklı olduğunu kolaya fark ederdi. Onların yüzünde, diğer yolcuların tiksindiği o duyarsızlık maskesi yoktu. Hepsinde karnı doymuş bir süt bebeğinin mutlu ifadesi vardı.” (s. 109)

Beri yandan arkadaşı Guiseppe için kitap öğütme makinesinde bacaklarını kaybettiği sırada satılmayan Eski Zaman Bahçeleri ve Sebze Bostanları ‘nın piyasadaki basılmış 1289 kopyalarını satın almış, arkadaşına aralıklarla peyderpey bu nüshaların birini vererek onun her daim ‘umut’ içinde beklemesini sağlamış ve böylece Guiseppe’nin bacaklarını bir tür sembolik olarak geri vermiş oluyor; Yvon ile şiir üzerine sohbetler yaparak da hem Yvon’un hem de kendi yeknesak hayatını anlamlandırmış oluyor.

Bir gün trende bir USB bulur: USB bir AVMnin tuvalet temizleyicisi Julie’nin günlüğüdür. Bu günlükten hem Guylain hem okur bu kadar aşağılanan bir işin bile isteyerek, eksiksiz yapılabildiğini görür. Guylain’in artık tek bir amacı vardır: Julie’yi bulmak. Jean-Paul Didierlaurent’in yarım bıraktığı hikayeyi bitirmek artık okurun hayal gücüne kalmıştır.

Okur romanın sonu ile meşgulken, Guylain ve Julie üzerinden ‘var olma’nın çok da çaba sarf etmeden mümkün olduğuna dikkat çeker yazar. Kimselerin görmediği, fark etmediği insanların işleri ne kadar önemsiz olursa olsun ‘avunamamayı’ ya da ‘tutunamamayı’ değil de ‘var olma’yı tercih ederek yaşamlarını kah başkalarına okuyarak ( başı sonu olmayan tek bir sayfa olsa bile) kah yazarak ‘daha yaşanabilir’ kılmalarının hikayesidir. İyi ki Jean-Paul Didierlaurent, Guylain ve Julie üzerinden kitap okumanın gücüne ve büyüsüne dair 6.27 Treni’ni yazmış! Bu roman “Hayatım sıkıcı” veya benzeri saptamaları kendi hayatları için sık sık söyleyebilenlere gelsin ve arada bir farkında olmadan bakarken görülmeyen sade insanların çok daha renkli bir yaşamları olabileceğini düşünmeye neden olsun.

“Çünkü, ne düşünülürse düşünülsün, hayatta hiçbir şey hep aynı kalmaz.” (s. 132)

“Şimdi gidiyorum şu bariyeri kaldırmaya, yavaş yavaş öfkemi dindirmeye. İlerlesin şu kamyon, yükü artık boşalsın. Kitaplar biraz daha yaşayabilsin.” (s.34)

“Yazmadan tek günüm geçmiyor artık. Bunu yapamamak, o günü yaşamamış olmak, şartlanmamı istedikleri çişçi-kakacı-kusmukçu-kadın rolünde, tek varoluş nedeni, karşılığında para ödedikleri o pis işi yapmak olan zavallı bir kız rolünde sıkışıp kalmak gibi bir şey olurdu.” (s.96)

Ayşe Zeliha Yılmaz


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: