Kraliyetin Başkenti Londra

Yaklaştıkça, içimde grileşen bir şehir beklentisi büyüterek ayak bastım kraliyetin başkentine… Kıta Avrupa’sının yanı başındaki bu ada ülkesiyle ilgili, çocukluğumdan beri onlarca kitap okudum. Öğrenmek için mecbur bırakıldığım, ancak daha sonra çok severek öğrendiğim evrensel bir dilin anavatanına ilk kez gidiyordum ve açıkçası gitmeden önce Londra ile ilgili karmaşık hislere sahiptim.

londra1Her nedense grilik hafızama kazınmış, neredeyse etrafı siyah beyaz göreceğim diye bir önyargı içimi sarmalamıştı. Uçak akşam saatinde Londra’ya vardığında, havanın karanlık olmasıyla farkı pek anlayamayınca önyargılarımı sabaha bırakmaya karar verdim. Akşam saatlerinde inen uçağımızdan otele doğru yol aldık. Ve üç günümüzü geçireceğimiz otelimize yerleştik.

Sabah uyandığımda şaşırtıcı bir şekilde hava aydınlık ve güneşliydi, hafızamdaki romanların griliğinden ve hatta kasvetinden eser yoktu… Londra’nın güneşli yüzü kaldığımız üç günün ikisinde bize eşlik etti. Gezmeye neresinden başlasam diye üzerinde günlerce düşünülmesi gereken çok yönlü bir şehir Londra. Avrupa’nın diğer başkentlerinden daha farklı, kendine özgü yanları daha fazla olan, kimlikli bir şehir… Farklı mimari dönemleri yansıtan yapılaşmasından tutun da, metrosu, otobüsleri, telefon kulübeleri, parkları, kalabalığı…

Gökyüzünün yere yeşil olarak yansıdığı bu şehrin gezmekle bitmeyecek bir yer olduğunu anlamamla birlikte, yazmakla nasıl bitireceğimi kara kara düşünmeye başladım. Sonrasında bu kadar çeşitliliği belli bir şekilde sınırlandırarak, kısmi olarak yazmaya karar verdim. Mimar olarak neredeyse gezdiğim her caddede etkilendiğim onlarca yapının özelliklerinden, İngiliz mimarisinin gelişiminden, Sanayi devriminden ve etkilerinden bahsetmeden kendimi tutmaya, ve bir orta yol bularak, 1977 yılında, Kraliçe 2. Elizabeth’in tahta geçişini anısallaştırmak için açılan Jubilee yürüyüş yolunun, şahsen önemli bulduğum ve buraları gezdikten sonra kendimce oluşturduğum bir rotasını, ve bu rota üzerinde yer alan, görmeden geçilmemesi gereken yerleri anlatmanın uygun olduğuna karar verdim.

Jubilee yürüyüş yolunu belirlemek için yol boyunca kaldırımlara yerleştirilen işaretlerden biri.

yol işareti

  1. Trafalgar Meydanı,
  2. Buckingham Sarayı,
  3. Westminster Köprüsü,
  4. London Eye,
  5. Tate Modern,
  6. Tower Bridge

harita

Harita üzerinde işaretlediğim 1 numaralı Trafalgar meydanı, Londra’nın merkezinde, sadece İngiltere’nin değil dünyanın en ünlü meydanlarından birisi. Ulusal Sanat Galerisinin ana giriş kapısının baktığı bu meydan, 1820 yılında ünlü İngiliz mimar John Nash tarafından tasarlanmış olup, adını Trafalgar savaşından almıştır. Meydanın ortasında yer alan Nelson sütunu bu savaşta İspanyol ve Fransız donanmalarını yenerek başarı sağlayan İngiliz donanmasının komutanı Amiral Nelson’un anısına yaptırılmıştır.

londra2

Meydanda yer alan önemli bir müze olan Ulusal Galeri’ye kalabalık sebebiyle maalesef giremedim. Ama hakkında bir sürü şey duyduğum için gezilmesini tavsiye edeceğim yerlerden birisi. Meydanda yer alan bir diğer önemli yapı, St.Martin in the fields, araştırmalarıma göre geçmişi 1200’lü yıllara dayanan bir kilise, son olarak James Gibbs tarafından tasarlanmış ve inşaatı 1724 yılında tamamlanmış olan bu kilisenin batı girişinde, korint sütunlarla desteklenmiş üçgen alınlıklı bir revak bulunmakta, ana hatlarıyla dikdörtgen formlu bir plan üzerinde yer alıyor. Dışarıda görülen korint başlıklı sütunlar içeride de devam ediyor.

londra3

Yine meydan’da yer alan St.Martin in the fields kilisesi

kilise

St.Martin in the fields’ten iç görünüş

kilise iç
Trafalgar meydanından The Mall Street’i takip ederek rotamıza devam ettiğimizde ulaşılan nokta, haritada 2 numara ile belirttiğim, Kraliyet’in merkezi olan Buckingham Sarayı. İlk olarak 1705 yılında Buckingham Dükünün konutu olarak inşa edilmiş ve 1824-1831 yılları arasında yine John Nash tarafından yeniden tasarlanmış. Buckingham Sarayı, 1837 yılında Kraliçe Victoria’nın tahta geçmesiyle kraliyet ailesinin başlıca konutu olmuş. Bugün ise halen İngiliz Kraliyet ailesinin hem evi hem de ofisi olarak kullanılmaktadır. Her gün saat 11:00 de yapılan askerlerin nöbet değişim merasimine denk geldiğim için şanslıydım, ancak kalabalıktan dolayı sarayı pek fazla göremedim. Yine de bu töreni görmüş olmak keyif vericiydi.

Buckingham Sarayı

nöbet değişim

Westmister köprüsü ve Parlamento binası, diğer adıyla Westminster Sarayı, 1834 yılında çıkan bir yangında neredeyse yok olmuş ve 1870 yılında Sir Charles Barry ve Augustus Welby Pugin tarafından 1870 yılında Gotik canlandırmacı bir uslüpla yeniden tasarlanmış. Sekiz dönümü aşkın bir alan üzerinde ve karmaşık bir mimari düzenlemeye sahip bu yapıda 1100 oda ve 11 adet avlu bulunuyor. Thames nehrinin güney kıyısından bakıldığında oldukça ihtişamlı bir yapı olarak göründüğünün altını çizmeliyim. Londra’nın en önemli simgelerinden biri haline gelen devasa saat kulesi, Parlamento Binası’nın kuzey ucunda yer alıyor. Dünyanın en büyük saat kulelerinden biri olmasının yanında on dört farklı tonda ses çıkarabilen çanıyla da ünlü olan bu kule ve daha çok Big Ben ismiyle biliniyor.

wetmister köprüsü london eye

Rotaya Thames nehrinin üzerinde inşa edilmiş ilk köprü olan Westminster’dan karşıya geçerek devam edildiğinde, Thames’in güney kıyısına ve County Hall’e ulaşılıyor. County Hall biraz ilerisinde ise dördüncü durağımız London Eye bulunuyor. Önceden internet üzerinden biletlerini satın aldığım, ve böylece kapısındaki uzun kuyruğu kolaylıkla aşarak girebildiğim, dünyanın ikinci büyük dönme dolabı olan London Eye’a adım atıyorum. London Eye, ilk olarak 1999 yılında açılmış ve yılda üç milyondan fazla ziyaretçisiyle İngiltere’nin en popüler turizm ikonu haline gelmiş. Biletlerini değer mi diye düşünerek şüpheyle aldığım bu devasa dönme dolap bence Londra’ya gelmişken mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Hava açık ve yağış yoksa, Londra’nın birçok önemli yapısı rahatlıkla görülebiliyor, ve bir yandan da güzel fotoğraflar çekilebiliyor.

londoneye2

london eye3

London Eye’dan sonra Thames nehrinin güney kıyısı boyunca doğuya doğru yürüyüşe devam ederek Tate Modern müzesine varıyorum. Thames nehrine 200 metre cephesi olan bu bina, ilk olarak Bankside enerji santrali olarak yapılmış, ikinci dünya savaşı sonrasında Sir Giles Gilbert Scott tarafından yeniden tasarlanıp, inşa edilmiş. Müze olarak hizmet vermeye 2000 yılında başlamıştır. Son olarak müzeye dönüşümünün projesi Jacques Herzog and Pierre de Meuron imzası taşımaktadır. Bu yapı, içindeki modern sanat eserlerinin yanısıra tek başına bile beni büyülemeye yetiyor.Merkezi aksında yer alan 99 metre yüksekliğindeki bacası en dikkat çekici özelliklerinden birisi.

tate modern müzesi tate modern müzesi2

Tate Modern koleksiyonlarında, 19.yüzyıldan bugüne, heykel, resim, animasyon, fotograf gibi geniş bir yelpazeden modern sanat eserleri bulunuyor. Claude Monet, Picasso, Andy Warhol, Kandinsky, Marisa Merz, Henry Moore bu geniş koleksiyon içerisinde eserlerini görebileceğiniz ünlü sanatçılardan sadece bir kaçı…Modern sanat severlerin mutlaka görmesi gereken bir müze olduğunu belirtmeliyim.

tate modern müzesi3

Tate Modern’nin üst kattaki kafesinden çekilmiş bu fotoğrafta, St.Paul’s Katedrali ve Milenyum Köprüsü yer alıyor.
Tate Modern’den çıkıp doğuya doğru yürüyüşe devam ettiğimde gördüğüm yerlerden bazıları.

Sheakespeare’s Globe Tiyatrosu

16.yüzyıl İngiliz donanmasının ünlü amirallerinden Sir Francis Drake’e ait dünyayı dolaşmış bir savaş gemisinin 1973 yapımı replikası-St.Mary Overie rıhtımında

rıhtım southwark katedrali

Londra’ya ismini veren Londra köprüsünün devamında Tooley caddesi üzerinde birçok modern mimari örnekleri bulunuyor. Bu yapılar en güzel Tower köprüsünden görülebiliyor. Bu fotoğrafın en solunda yer alan küresel bir strüktüre sahip, çelik ve camın birleşimiyle tasarlanmış City Hall binası ünlü mimar Norman Foster’a ait. Londra Köprüsü’nün güney ucunda görülen gökdelen ise ünlü İtalyan mimar Renzo Piano’ya ait bu yıl tamamlanan -The Shard- isimli yapı. Bu gökdelen Batı Avrupa’nın 310 metre yüksekliğindeki en yüksek binası.

city hall

1894 yılında inşa edilen bu köprü iki kule, iki kademeli yollardan oluşuyor. Kuleleri üstten birleştiren iki yürüyüş yolu, ve alt seviyede birleştiren bir araç yolu bulunuyor. Projesi Horace Jones’a ait bu köprü hem asma hem de baskül köprü olarak tasarlanmış. Yani nehirdeki gemi trafiğini engellememek adına açılan iki kanadı bulunmaktadır. Thames boyunca uzanan eski yapıların bir çoğunda hissedilen kraliyet ihtişamı bu köprüde de baskın bir şekilde hissediliyor.

tower köprüsüBen bu noktada yazımın başında belirttiğim rotayı sonlandırıyorum, yoksa yazmakla bitiremeyeceğim.

Ancak bitirmeden önce, Londra’da gezerken tavsiye edeceğim bazı en önemli şeyler var. Metroyu kullanırken dikkatli davranmanız bunlardan birisi.
Her giriş çıkışta para vermemek için günlük veya kalış sürenize göre haftalık biletler alabilirsiniz. Üstelik aynı biletle otobüse de binebiliyorsunuz. Metro haritanızı devamlı yanınızda bulundurup, gideceğiniz yerle ilgili soruları görevlilere rahatlıkla sorabilirsiniz. Londra yabancılarla dolu bir şehir olduğu için onlar cevap vermeye oldukça alışkın ve yardımseverler.

Müzelerin bir çoğu ücretsiz, sadece geçici sergiler ücretli. Piccadilly, Regent, Sloane, Kensington caddelerinde yürüyüş yapmak çok keyifli. Fortnum&Mason çok şık bir alışveriş merkezi, özellikle İngiliz çayı almak isteyenler için. Hatchards benim gibi kitap severler için mutlaka görülmesi gereken dört katlı 1797 yılında kurulmuş bir kitapçı. Londra’nın peyzajı çok iyi tasarlanmış park ve bahçeleri de görülmeye değer yerlerinden. En başta da söylediğim gibi Londra gitmeden önce nasıl gezeceğinizi iyi planlamanız gereken şehirlerden bir tanesi.

Süheda Atılgan


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: