Kimliğini Arayan Bir Cumhuriyet Kadını: Handan

“Aşklarını kendileri yaratır, sonra da

elleriyle yok mu ederdi bütün kadınlar,

yoksa ben mi böyle tuhafım?”

 “Yalnız bir kadın güçlü olabilir miydi?

Mutlu olabilir miydi?” 

Kitabın kahramanı Handan, işte tam da yukarıdaki dizelerdeki soruların cevaplarını arıyor kendince. Ayşe Kulin’in son çıkan romanı: Handan. Beni ilk bakışta kalbimden vuran ise kitap kapağı. O kapağın üzerindeki geçmiş ve gelecekler birbirinin yarısı olan iki kadın, iki handan etkiledi beni. Daha kitabın konusuna bakmadan dahi almaya karar vermiştim bile. Ayşe Kulin’in okuyucu içine alan akıcı dilini oldum olası çok severim. İlk olarak önce annemin okuduğu ardından da benim okuduğum “Adı: Aylin” kitabıyla gönlümü çaldı. O zamandan beri de hepsini okumasam dahi çıkan tüm kitaplarını takip ediyorum. Handan’ın kapağında beni etkileyen, hayatımın bir karesine ışık tutacak bir hikaye gördüm. Bu tamamen benim algımdı tabii ki. Arka kapağında (yukarıda dizeleri olan) yazı da bu arayışta olduğunu tahmin ettiğim Handan’ı doğruladı.

Kitabın içeriğine dönersek, okuduğum ilk satırlardan itibaren oluşan bir tanışıklık hissine girdim yine. Ki Halide Edip Adıvar’a atıfta bulunarak adını almış olan Handan karakteriyle pek bir benzer noktamız da yoktu. Halide Edip Adıvar’ın “Handan” romanını okumamıştım bile. Bu kitabı okuduktan sonra çok merak edip, almaya karar verdim orası ayrı. Sayfalar ilerledikçe onu nereden tanıdığımı buldum: İlhami’den. İlhami de kim diyeceksiniz şimdi? Ayşe Kulin’in Gizli Anların Yolcusu kitabının kahramanı İlhami. Gizli Anların Yolcusu’nda beraber kurdukları yayınevi sahibi İlhami’yle yaşadığı yasak aşkın kahramanı. Handan’ı o kitapta çok fazla tanımadık, sadece hırslı, acılı, tutkulu ve aşık bir kadındı Handan orada. Üstelik, Gizli Anların Yolcusu’nda aşık olduğu adamı başka bir adama! kaptıran bir kadın: Bora’ya. İlhami’nin aşık olduğu naif grafiker Bora’nın hikayesini de Ayşe Kulin’in Bora’nın Kitabı’nda öğrendik. Ve sonra Dönüş kitabı geldi. Bütün bu olaylardan sonra İlhami’nin kızı Derya’nın, Derya’nın annesinin, yeni İlhami’nin yaşamlarına dokunduk. Her bir karakterini ayrı kitapta anlatan yazar, o hikayedeki gizli, çok da öne çıkarılmayan kadın Handan’ın hikayesini paylaşıyor bizlerle. Yazarın en sevdiğim özelliği, hangi kitaptan başlarsanız başlayın yabancılık ve yarım kalmışlık hissi çekmemeniz. Çünkü o kadar güzel bağlıyor ki hikayeyi diğer üç kitabı okumayan biri bile konuyu anlayıp hikayenin içine dalabiliyor. Benim gibi daha önceki kitapları okuyan okurlar ise satır aralarından hatırlıyor geçmişi, yaşanmışlıkları ve daha bir dolu dolu hissediyor içinde yaşananları. Karşılaştırıyor, anlıyor, çözümlemeye çalışıyor. Benim naçizane tavsiyem kitapların bütününü sırasıyla okumanız. (Gizli Anların Yolcusu- Bora’nın Kitabı- Dönüş – Handan) Hikayeler birbirinden bağımsız gözükse de alacağınız doyum eminim daha farklı olacaktır.

70’li yılların arada kalmış çocuklarından Handan, yaşadığı olaylar, sıkıntılar, hayat tecrübeleri, aşkları, arayışları yani kısaca yaşadığı arafı çözmek için Urla’da küçük bir otele gelir. Anneannesi Halide’nin o sıralarda okuduğu Halide Edip Adıvar’ın romanı Handan’ı çok sevmesi yüzünden Handan adını alan genç kadın, 25 yıl okumamak için cebelleştikten sonra bu romanı okumaya karar verir. Bu küçük otelde hem cumhuriyet kadını olan Handan’ın hem de kendi hayatının yüzleşme yolculuğuna çıkar. Ve romandaki Handan ile yaşamının, hayallerinin, aşklarının, kendini ifade edişlerinin ne kadar benzer olduğunu görür. Cumhuriyet karakteri Handan ile yaptığı içsel konuşmalar onu kendi ruhsal şifasına doğru yolculuğa çıkarır. Kitapta en çok etkilendiğim bölümlerden biri Halide Edip’in Handan karakterinin o zaman içinde bulunduğu araf zamanlarında yaşadığı aşkları tanımlayış biçimiydi:

“Benim aşık olduğum 3 erkek, birer semboldür aslında. İlk aşkım Nazım, kadında karakter ve zekâ arayan Batılı erkeği, sefil kocam Hüsnü Paşa ise kadını cinsel bir nesne olarak telâkki eden Osmanlı erkeğini temsil eder. Ama kollarında öldüğüm yasak aşkım (Refik Celal), bendeki zekâyı, ruhu ve kadınlığı aynı anda görebilen tek kişi oldu.”

Hepimizin hayatında bu karakterlere benzer sembolik erkekler girmiştir. Girmese dahi onlarla bir kafede oturup sohbet edip, tartışmışızdır. Geçmiş zamanda Handan’ın yaşadığı bu ilişki modellerini temsil eden erkekler maalesef bu zamanda da var olmaya devam ediyorlar. Bizler de Handan gibi bizi bütünüyle görebilen o kişiyi arıyoruz. O zamanki Handan içinde bulunduğu şartlardan dolayı aşkını yaşamayıp ölmeyi tercih ederken, bu zamanda bizler daha içimize kapanıp hayata ve aşka küsmeyi tercih ediyoruz. Cinsel devrimin öncülerinden sayılan Handan için şu zamanda bu konuda ne kadar devrimsel olduğumuz bana göre hala şüpheli. Çoğu genç kadının bilinçaltında yüzleşmekten korkulan bir yara gibi cinsellik.

Benim geçmiş zamanki Handan’dan öğrendiğim en önemli hatırlatma ise şuydu:

“Hangi devirde yaşarsan yaşa, mutlu olmak istiyorsan, bağışlamayı öğrenmelisin Handan. İnsanların değiştiremeyeceğin taraflarını da olduğu gibi kabul etmeyi öğren. Kendi edep ölçülerine göre bir sınırlama yaparsan, tenkit ettiğin hükümetten ne farkında kalır ki?”

İstisnasız hepimizin bu yaşamda öğrenmemiz gereken dersler var. En önemlilerden ikisi de Handan’ın dediği gibi “olanı kabul etmek ve affetmek”. Kendimizden başlayarak kendimize yaptığımız veya bize yapılmış olan her şeyi, her hareketi, davranışı olduğu gibi kabul ettiğimizde affetmeye bir adım daha yaklaşırız. Çünkü hayatımıza giren tüm bu insanların görevi bizlere affetmeyi öğretmektir. Bu yazıldığı kolay bir şey mi (özellikle canım Ego’muz varken), kesinlikle değil. Ama denemeye değer… Eğer öğrenmeyi seçmez isek tekrar ve tekrar bu durumlara maruz kalmaya devam edeceğiz demektir. Geçmiş zamanların Handan’ı ta o zamandan mutlu olmanın yolunu keşfetmiş aslında, bunu gerçekleştirmekte zorlansa bile.

Beni en çok etkileyen bölümlerde bir diğeri de; kitabın belli bir bölümünden sonra kitabın kahramanı Handan ve abisinin kızı Amerika’dan gelen yeğeni Derya’nın “Gezi Parkı” olayları ortasında kalmalarıydı. 1 senedir Amerika’da olan Handan ve yeğeni Derya İstanbul’a döndükleri 30 Mayıs 2013 günü Gezi Parkı olaylarının başlangıcına denk gelirler. Durumun güzel tarafı, tüm yaşananların ve olayların Amerika’dan gelen bir genç kızın gözünden objektif olarak anlatılması. Hiç bir taraf tutmadan ya da yargılamadan yaşananları gözler önüne sermek. Çok yakın bir geçmişte yaşadığımız bu mücadeleyi başka bir gözden tekrar hatırlamak da duygusal bir tecrübeydi.

Sonuç olarak, hala okumadıysanız daha ne duruyorsunuz? Alıp okuyun, daha sonra da kendi hikayenizi yazmaya başlayın. (Benim hayalim bu)

Ne demiş yazar:

“Ve (kim demişti bunu hatırlamıyorum) bu dünyada yaşayan herkesin hayatı bir romandı, eğer anlatan iyi bir dinleyici bulduysa.”


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: