Hayat Anlık Eğlencelerin Bir Toplamıdır

Ne zaman yolculuğa çıkacak olsam, o gün dünyanın en geç uyuyup en erken uyanan insanı ben olurum. Göz kapaklarıma yaptığım aşırı baskı beni uykuya sürüklemekten ziyade daha da uyandırarak, ayaklarımın beni banyoya sürükleyip, ellerimin de yüzümü yıkatması esliğinde devam eden günlük uyanma ritüeline sürükler. Tam beynim uyku modunu seçmiş, devreleri kapatacakken… O da ne? Kendimi mutfakta bulup, beni güne hazırlayan çayımı yudumlarken bulurum. Uyumak yapılacak en kötü şeydir; zira yatakta dönüp durmak naif sinirlerimin hiç de hoşuna gitmez. Yapılacak en iyi şey ise, kalkıp vücudun senden ne istiyorsa onu eksiksiz yerine getirmektir.

11 Ağustos 2012 sabah beş sularında da böyle oldu. İrlanda’nın eşsiz Cliffs of Moher’ine doğru yola çıkmak üzere sözleşen bir Türk erkeği, bir Türk kadını ve bendeniz bir Türk uzaylısı malum yerde buluştuk. Sevincimden yıllardır yapmadığım bir şey yapıp, güneş yüzü görmemiş bacaklarımın arz-i endam eyleyip hava almasına izin bile verdim: Şortlarımı giydim! Bu dünya için küçük; ama benim için oldukça büyük bir adımdı. Kadınlık mefhumundan nasibini isine geldiği gibi alan ve geri kalan hayatini da bir erkeğin beynine sahip olarak geçirme yanlısı olan benim gibi bir pragmatiğin yaptığı bu adım o gün bizim Cliffs of Moher’e gitmemizi sağlamadı. İkidir Cliffs of Moher diye yola çıkıp kendini başka yerlerde bulan tayfamın homurdanmalarına kulak asmayan ben, tuttum bir de öneri sundum. “Millet! Hedefimiz Limerick! İleri!” Bizimkiler de omuzlarını silkip peşime düştüler. Bizim hikâye de böyle başladı…

Suskunluk… Kimse de çıkıp “Kızım, Limerick neresidir? Kaç saat sürer? Orada ne yapacağız” demiyor. Macera uğruna bir gün geberip gidecek ben de istifini bozmadan herkese bilet aldırıp kalkmak üzere olan otobüse atlıyorum. Otobüs kalkmadan evvel şoföre soruyorum: “Limerick’e ne zaman varacağız?” Adamın koyu Dublin aksanından sarkan sözlerden “İki!” cevabını cımbızla seçip, bizimkilerin yanına beynine balyoz yiyip bütün balataları yakmış bir şekilde gidiyorum. Uzun “eee” ile dolu birkaç kem-kümden sonra “Hadi yatıp uyuyalım! Limerick’e iki gibi varacağız” diyor ve alacağım tepkilerden korkmuş bir şekilde iki beden küçülüp koltuğuma büzülüyorum. Karşımda oturan Türk kadını ile önümde oturan Türk erkeğinin o anki tepkilerini hatırlamayacak kadar da algimi kapatmış olmalıyım; zira tepki vermedikleri kanaatiyle yazıma devam ediyorum.

Yolda bir anda kendine gelen bu arkadaşlar da “Ya bizim Cliffs of Moher’de olmamız gerekmiyor mu? Ne yapacağız orada biz!” diye uyanıyorlar. Ben de Limerick’in fotoğrafını bile görmemiş bir akıllı gezgin olarak bilinmezin güzel olduğunu vurguluyorum. Önyargı yok! Bize Limerick ile anlatılanlar kendisinin İrlanda’nın Teksas’ı olduğuydu. Silahlar, adam vurma, kaçırma, tecavüz, kapkaç, hırsızlık vb… Dört saatten fazla sürmesi beklenen ve tuvalet yoksunluğundan doğan inim inim inleten ve böbreklerimi bağırsaklarıma karıştırıp burnumdan çıkaran bir yolculuktan sonra Limerick Bolgesi’nin baskenti Limerick şehrine varıyoruz. Tanrı halimize acımış olmalı ki şehre girer girmez bize “Geri git, geri!” işareti şeklinde bir kapkaç olayı gösteriyor. İki pervasız hırsız bir kadını soyup gidiyorlar. Türk erkeği ile ben de kapkaç mağduru olduğumuz için hafiften ürperiyoruz. Öbür kızımız da “Ben İstanbul’da yasamış adamım, Limerick ne yapacak bana?” gibisinden bir savunma mekanizması geliştiriyor anında.

İrlanda’ya gelmeden evvel kendisinin Damien Rice şarkıları kadar masum, Kelt hikâyeleri gibi büyülü ve yeşilliklerin anavatanı bir ülke olarak hayal eden ben ise, içimden “All is well!” ezgisi calip yoluma devam ediyorum. İniyor ve anında çoktan iflas etmiş böbreklerimizi çalıştırmak için en yakin tuvalete yürümüyor; adeta sürüklenerek gidiyoruz. Tuvaletteki ilk Limerick izlenimim: eciş bücüş tuhaf bakışlı çocuklar, gece yarısından sonra vampire ya da benzeri bir şeye dönüşeceğine yemin edebileceğim birtakım kadınlar ve pejmürdelikten yıkılan üst başlarıyla dişsiz gülümsemelere sahip yaşlı teyzeler… İçeride henüz işini bitirememiş olan kıza sesleniyorum: “Buradaki tipler felaket. Limerick’e giriş partisi gibi oldu!”  Türk erkeği zaten gergin… Cliffs of Moher’e ekonomik ve zamansal sorunlardan dolayı bu kez de gidilemiyor. Hâlbuki kendisine bir bucuk saat uzaklıktayız. Bunun verdiği gerginlikle birkaç tartışma yaşanıyor; ama ardından şehre girmemiz ve açlıktan sırtımıza geçmiş mideler sebebiyle yaşananlar unutuluyor.

Kuklalarla müzik gösterisi yapan adam bizi eğlendiriyor. Ardından Kral John’un kalesine gidiyor ve giriş ücreti vermemek için ancak önünde fotoğraf çektiriyoruz. Bu işlemi bugüne kadar yapan tek milletin Türkler olduğuna şahit olduğum için, su an şurada hipotezimi yazabilirim: “Türkler müze, galeri, antik eser vb şeylere girmez; ancak önünde en çok fotoğraf çektirip, hakkında atıp tutan millet olarak bilinirler.” İsteyen ekleme çıkarma yapabilir. Mesuliyet kabul etmiyorum. Bu benim bizzat kendi görüşüm ve deneyimim. Kale önündeki Ortaçağ mimarisinin etrafında çekilen onlarca fotoğraftan sonra, midemizin bas bas bağırdığını duyuyor ve kendimizi en yakin restorana atıyoruz. Oraya gelene kadar da iki yapışkan, küfürbaz ve nedense kendi çocukluğuma çok benzettiğim iki İrlandalı veleti de def edene kadar sinir hastası oluyoruz. İrlanda’nın en büyük sorunlarına ahlaksız-kızıl saçlı-küfürbaz-dişlerini fırçalamayan çocukları da ekledikten sonra, kuş kadar dürümle doymaya çalışıyor; yanmış patatesleri de arasına katık yapıyorum.

Ardından Türk erkeği Dublin’e erken dönme kararı alıp bize gerginlik dolu dakikalar yaşatıyor. Bendeki elektrik ve gerginlik ile Frankenweenie tek bir şokta hayata dönerdi. O bir gerçek. Esas oğlanı yolladıktan sonra bizim kızla ben de elimizde kahveler Limerick yolculuğuna çıkıyoruz. Gezdikçe aslında kendisinin çirkin olan tek yanının insanları olduğu kanaatine varıyoruz. Bize Teksas’ı andıran çitlerin önünde video çekip, sevdiklerimize yollamak umuduyla tekrar şehir merkezine donuyoruz. Ortasından gecen nehir ile seker ve zararsız bir şehir izlenimi veren Limerick, döndüğümüzde tüm insanları içine çekip yutmuşçasına bos görünüyor gözümüze. Bize bir ürperti geliyor ve hemen spekülasyonlara başlıyoruz: “Bence hava karardıktan sonra herkes ya vampir ya da zombiye dönüşüp değişim geçirecek! Bak gör!” Şehrin terk edilmişliği sinirlerimizi bozuyor ve biz de otobüs terminaline doğru tam gaz gidiyoruz.
Terminalde herkes sözleşmiş gibi kızarmış patates yemeye başlıyor gözümüzün önünde. Ben de hafiften dışarı çıkmış dilimin dudaklarımı yalamasına izin vermemek adına hemen bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Dünden razı kızımız ile birlikte en yakin patates satan yere gidiyoruz. Giderken üçer metre ara ile orta yas sendromunun verdiği hormon patlamasıyla coşmuş dövmeli ve motosiklet sürücülerini andıran tipleriyle pis pis sırıtan amcaların laflarına maruz kalıyoruz. İrlanda gibi bir yerde böyle bir şeye maruz kalınca da burasının mahrumiyet bölgesi olduğuna ve durumun her saniye bizim aleyhimize islediğine hükmediyoruz. Konuştuğumuz Polonyalı bir kız da bunu onaylıyor.

Yediğimiz kafa büyüklüğünde patateslerin tuhaf kokan yağı bizim kıza domuzu hatırlatıyor ve bu beni de tiksindiriyor. Otobüse bindikten sonra da resmen dile gelip konuşan patatesler içimde çiftetelli oynarken karin ağrısıyla dolu bir 4 saat daha geçirip, Dublin semalarına varmayı düşlüyorum.

Bizim hatunla terminalden önce yaptığımız kilise ziyareti ve bir ayine tanık olmamız da cabası. Kendinden geçmiş Katolik amca ve teyzelerin arasındaki tek genç insanlar bizler olunca biraz ürküyor ve “Halelujah!” esliğinde kiliseden koşar adim kaçıyoruz. Limerick gezisinin vermiş olduğu rehavetle yarim bir uyku çektiğim otobüsten inene kadar da gülme krizlerine girip, otobüste yasayan her canlı organizmayı sinir hastası yapıp; katledilmeden Dublin’e varıyoruz. Eğlendik mi? Eğlendik. Bol aksiyonlu ve gerilimli bir film çekmek niyetiyle yola çıkmadığımız Cliffs of Moher gezisi, bu kez de başka bir şehir de sonlandı; ama olsun! Eğer belli planlarla yasarsak da hayat bize eğlence dolu hayvanat bahçelerini ve lunaparklarını açmıyor. Kader denen şey ne kadar bos ise, benim için planlar da o kadar bos. Plan yok, sıradanlık yok.

Hayat üzerine yapılan binlerce tanımlardan birine bir tane de ben ekliyor ve yazımı ne ilk ne de son kez sonlandırıyorum: “Hayat! Sen sadece eğlenceli anların toplamından ibaretsin!”

Bahanur Alişoğlu


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: