Geçmişin Geleceğe Özlemi ya da Bugünün Sırrı

Geçen gün kalbin insan vücudunda nerede olduğunu bilmeyen bir hemşirenin hikâyesini dinledim. Neyse ki elektroşoku nereye takacağını iyi bellemiş de hayat kurtarabiliyormuş hemşiremiz. Dilerim bilmediği yerden hiç sormasın hayat…

Kalbin yerini bilmeyen, bugüne kadar bu bilgiye hiç ihtiyaç duymamış bir hemşire… İnandırıcı gelmedi değil mi? Gelmesin de. Olmasın da böyle bir şey zaten.

Peki, gerçekte nerede kalbimiz? Bir kalbe sahip olmak insan olmak için yeterli mi? Nedir insan olmak? Duygularımız nerede? Peki ya vicdanımız?

İyi insanlar filmlerde mi olur?

Mutlu sonları olan masallarla büyütüldük hepimiz. Bize sunulan dünyada iyiler ve kötüler vardı. Kötüler ne yaparlarsa yapsınlar iyiler bir şekilde kazanıyordu. Büyüdük, büyüdükçe masalların gerçek olmadığını gördük; büyüdük, büyüdükçe dünya kirlendi, saflık bozuldu. Biz de mutlu sonların hep masallarda olduğuna inanmaya başladık. Peki, iyi insanlar da hep filmlerde mi oluyordu?

Arif V 216

Geçtiğimiz haftalarda birçok kişi gibi Arif V 216’yı izlemek için sinemadaydım. Sabahın erken saatinde, günün kalabalığından kaçmış, Gora ve Arog karakterlerini izlemeye gelen birçok kişiydik. Doğrusunu söylemek gerekirse bir devam filmi olmadığını bilsem de aynı tatlarda bir film beklemiştim. İzlediğim film ise sessiz bir isyan, hepimize yazılan bir not, fısıldanan bir söz, aşılanan güç, bolca nostalji ve bolca insanlık çağrısıydı adeta.

Eskiye özlem… İnsana özlem…

Geçmiş zamanları özlemle anarız. Nerede o eski bayramlar, denirdi bizim çocukluğumuzda. Sonra eski gençleri arar oldu herkes, o zamanki gençlik çok bozulmuştu çünkü. O zamanın gençleri büyüdüler ardından. Baktılar yeni gelen nesil bozuk, yenileri beğenmez oldular. İşin kötüsü çağ o kadar çabuk değişti ki biz kim bozuk, kim akıllı daha tam anlayamamışken üç hatta dört nesli bir arada yaşar olduk; böyle böyle birbirimizle ve hayatla geçinmeye çalışıyoruz bu devirde.

Yeni nesil eskileri bilmiyor, 3D teknolojiler siyahbeyazları yeniyor, metalciler popçuları sevmiyor, pop bile popüler kültürün esiri olmuş, geriye ne bırakacak bilinmiyor. Buna rağmen insanlık hâlâ cazip görünüyor.

O sevmek yok mu o sevmek…

Bu sırada başka bir gezegenden bir robot – 216 – geliyor ve insan olmak istediğini söylüyor. Eski filmlere özeniyor, sevmek ve sevilmek istiyor, kumsallarda koşmak, âşık olmak istiyor. Eski Türk filmleri ve hikâyelerin cazibesi o kadar büyük ki ‘kalbi olmayan’ bir robotun bile içini titretebiliyor. Bu duyguları ‘gerçekten’ yaşamak istiyor.

Masallar gerçek oluyor!

Hayır, hemen mutlu sona varılmıyor. Önce ‘iyi’miz saflığın içinde mutluluk dansını yaparken bir ‘kötü’nün eline düşüyor.

Eski zamanın kötüleri bile başkaydı

Zengin adamlar kötüydü eskiden. Fakir ama gururlu gençler, sefalet içinde yaşasa da mutlu aileler vardı. Parayla saadet olmuyordu. Para insanı bozuyordu. Sahi, para mı insanı bozuyordu?

Hepimizin yazgısı…

20. yüzyıl düşünürlerinden Erich Fromm, modern dünya insanının duygularının geride kaldığından bahseder. Duyguları geride kalan insanın içten içe güçsüzleştiğini, hissizleştiğini, empati kuramadığını söyler. Bu insanların etrafına karşı sorumluluk duymamaya başlamasıyla birlikte bu kişiler ahlaki yönden gelişemez ve bir karmaşaya itilir.

Fromm, modern insanın kendi içindeki gücü hissedemediği için bu gücü unvanlarda, dış görünüşte ve maddiyatta aradığını; kendinden kaçtığını ve başka güç göstergelerinin tutsağı olduğunu, saygınlığını bunlar aracılığıyla kazanmaya çalıştığını söyler. Evet, Fromm parayı da bu güç göstergelerinden sayar ve insanı özünden uzaklaştırdığını anlatır. Özünden uzaklaşan insan artık başka insana da yabancıdır.

Duygularımız yoksa başka şeylerin kölesiyiz…

İsteyerek değil elbet ama belki de zorunlu bir yazgı olarak hepimiz belli ölçülerde uzaklaşıyoruz değerlerimizden. Bir bakıyoruz en çok eleştiren en başta dönmüş sırtını diğerlerine. Şan, şöhret, para, pul güzel gelmiş, çark onun kolunu kapıvermiş.

Tabii ki şan, şöhret, para, pul kötü değil aslında. Onların kölesi olmakta asıl mesele, vicdanımızla yüzleşememekte. Nasıl birlikte şekillendiriyorsak bu dünyayı, şekillendirdiğimiz dünya da acımayacak bize yeri geldiğinde. Düşeceksek birlikte düşeceğiz tüm güzel insanlarla birlikte…

Olumlu tohumlar etrafa…

Karamsar bir tablo çizmek değil niyetim. Aksine mesajı olumlu vermek gerektiği konusunda kesinlikle katılıyorum Cem Yılmaz’a. Üstelik o, mizahı da katıyor mesajına. Unutulmayan pop şarkılarıyla ritim tutturuyor tüm salona. Bir bir ustalara selam duruyor, saflığı, temizliği alıyor 69’un İstanbul’undan günümüze getiriyor, dilimizi yumuşatıyor birbirimize karşı, kötülüğü sevgiyle tedavi ediyor, iyi insanlardan iyilik bulaştırıyor yaşantımıza. Duygularımızın varlığını ‘kalbi olmayan’, ‘libidosuz’ bir robot ile hatırlatıyor bize. Komşuluğu, dostluğu, arkadaşlığı, aşkı ve birlikteliğimizi önemsiyor. Her bir bireyin kendi hayatının dümeninde olduğunu biliyor.

Geleceğin geçmişe özlemi

Bugün hep geçmiş güne özlem duyuyor. Oysa bugün bir geleceğin geçmişi… Ve geleceğin zaman makinesi bizi bugüne bırakmış işte. Belki de bu yüzden hiç geç değil iyilik tohumlarını serpmek için… Yaşama ve çevremize karşı sorumluluk duymak, vicdanımızla yüzleşmek ve değişime kendimizden başlamak için…

Ve bu yazıya en güzel sonsözü Ediz Hun’a söyletiyor Cem Yılmaz: Romantizm gereklidir!

Beril Erbil

berilerbil@yahoo.com


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikOkurun Gözünden: Geleceği Düşlemek, Kariyerim Gelecek
Sonraki İçerikZamandan Bağımsız Olmak
Beril Erbil
Kitap ile Sohbet İzmir lideri. 1982 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun olduktan sonra 2012 yılına kadar perakende sektöründe çalıştı. Kurumsal hayata veda etmesinin ardından 2013’te Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde Sosyal Bilimlerde İnsan Çalışmaları üzerine yüksek lisansa başladı. Bitirme projesini Franz Kafka’nın Dönüşüm Adlı Eserinde Yabancılaşma üzerine yaptı. 2015 yılında Yazı Çizi Çeki Atölyesi’ni hayata geçiren Beril Erbil, edebiyat atölyeleri düzenliyor, kurumsal eğitimler veriyor; editörlük, edebiyat ve öykü çalışmalarına devam ederken çeşitli dergi ve gazeteler için yazılar yazıp söyleşiler yapıyor.