Bir Dizinin Anatomisi: Borgen

Bir kitap okuyarak ya da bir film izleyerek hayatım değişti diyenlerden olmadım hiç. Borgen’i izledikten sonra da demedim ama benim de kült bir dizim oldu atık. İlk defa bir kadının yerinde olmak istedim, daha doğrusu kendimi onun yerine koydum. Kentli, tuttuğunu koparan, idealist ama aynı zamanda zarif, işi ve çocukları arasında seçim yapmayan. Yorucu mu? Evet. Ama hayat da zor zaten.

Kahramanımız Brigitte Nyoborg. Ona hayat veren Sidse Babett Knudsen. (Sidse’yi hemen keşfedin derim. İki filmi, Düğünden Sonra ve Tom Hanks’in başrolde olduğu Cehennem). Olay mahalli Borgen, yani Danimarka Meclisi (Christianborg Sarayı). Brigitte Nyoborg da koltuk sayısı az olsa bile başbakan olan bir politikacı. İyi bir hatip olmasının yanı sıra dürüstlüğü ve zekasıyla Danimarka halkı tarafından çok seviliyor. Etrafında gelişen siyasi entrikalar, basının saldırıları (Danimarka ve Türkiye gelenekleri farklı olsa da ayak oyunları yine aynı) karşısındaki şeffaflığı ve samimiyeti hiç değişmeden, danışmaları (medya cambazı olarak geçiyor dizide) omuz omuza çalışıyor ama her zaman iç sesini dinliyor.

Hayatta Öncelikleri Belirlemek

Başbakan ama evde yardımcısı yok. Çocuklar normal okullara gidiyor, sabahları kahvaltılarını eşiyle birlikte hazırlıyor. Bunlar bizim alışık olmadığımız alışkanlıklar çünkü toplumlar çok farklı. Burada bu iyi şu kötü tartışması yapmak yanlış olur. Ama, çocuklardan biri psikolojik olarak rahatsızlanınca basın yine aynı tepkiyi veriyor. Başbakanın çocuğun kaldığı kliniği gözetlemek, fotoğraflarını çekmek vs. Ama bir farkla, sağduyulu medya kuruluşları da var ve onlar kazanıyor. Anne olarak çocuklarla ilişkilerinin çok yakın ama bir o kadar da mesafeli olması benim ilgimi çeken bir yöndü. Çocuklara güven vermek her zaman onların yanlarında olduklarını hissettirmek ama onların da birey olduklarını, alana ihtiyaç duyduklarını hissettirmek. Çocuklarla arkadaş olmak değil kastettiğim (çocukla arkadaş olmak bana uzak bir kavram. Ebeveyn ebeveyndir, arkadaş arkadaştır. Bu da ayrı bir yazı konusu.) Aradaki sevgi saygı sınırını sağlam tutmak. Annelik güdüleri işte tam da burada devreye girerek başbakanlıktan istifa edecek kadar da çocukları ön planda. Yani, belki de herkesin yapması bir konu: Hayatta öncelikleri belirlemek.

Kadın erkek, eş ilişkisinde de zarafet ve saygı olmalı, olabiliyor da. Zarafetle ayrılmayı bilme de ilişkiye dair. Bu, Borgen’i izledikten sonra ilk aklıma gelen düşüncelerden biriydi. Kırmadan, dökmeden, içinde yaşayarak ama duygularına da ket vurmadan. Erkekler her yerde olduğu gibi, ne kadar sözlü anlaşmalar yapsalar bile, güçlü kadınlarla, meşgul kadınlarla bir arada olmaktan yoruluyorlar. Verdikleri sözleri de ne yazık ki tutamıyorlar. Belki daha yeni kuşakta bu durum değişmiştir ama bizim kuşağımızda (90’lı yıllardan önce doğanlarda) erkekler kadınların yanında pek durmadılar. Brigitte Nyoborg da bu durumdan nasibini alıyor; aşık olduğu kocası sonunda dayanamıyor. Kavga, gürültü yok, çocuklarla birlikte görüşmeye ve onların sorunlarında bir araya gelmeye devam…

Mücadele sürüyor kısacası. Bir göğüs kanseri de atlatıyor Brigitte. Kadınlarda çok sık görülen artık neredeyse kronikleşen bu hastalık il kez bir trajedi şeklinde ekranda yansıtılmamış. Çok gerçek ve çok doğru, gereken bilgileri de bir çırpıda vererek ve korkutmadan. Burada da senaristlere bir alkış…

Ve dizin en önemli mesajı: Liyakat, hayatın her alanında; siyasette de iş hayatında da gazetecilikte de.

Kısacası Borgen’i izlerseniz başbakan Brigitte Nyoborg’un idealist, stratejik savaşını; ebeveyn çocuk arasındaki dengeyi, zarafetle aradan çekilmeyi ama stratejiye devam etmeyi; gerçek gazetecileri görecek, izleyeceksiniz.  Sidse Babett Knudsen’e hayran olacaksınız. Ama asıl hayranlık senaristlere. Bir cümleyle ya da tek bir hareketlere dünyaları anlatmışlar.

Not:

  1. Hala bu kadar etkileyen bir Türk filmim ya da dizim olmadı. Umarım bir gün olur.
  2. Kuzeyden gelen filmler ve dizler daha çok radarınızda olmalı bence
  3. Borgen’in 4. Sezonu çekilmeye başlamış, 2022’de görüşmek üzere.

Ayşe Dural


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikPandemi Sonrasında Çalışanları ve Ofisleri Neler Bekliyor?
Sonraki İçerikAilelerin En Büyük Yardımcısı: Bebek Çantası
Ayşe Dural
Saint Benoit mezunu. Bu okulda Fransızca ve İngilizceyi öğrendi ve çok sevdi; özellikle Fransızcayı. Sonrasında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Eğitim hayatına İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nde devam etti. Çalışma hayatına Garanti Bankası Halkla İlişkiler Bölümü’nde başladı. Sonrasında dergiciliğe adım atarak Gelişim Yayınları’nda çalışmaya başladı. Türkiye’nin ilk “copyright” dergisi Marie Claire’de çalıştı. Suha Arafat’tan Orhan Pamuk’a kadar pek çok kişiyle söyleşiler yaptı, kadın hakları konusunda araştırmalar yaptı, modayı yakından takip etti. AMICA, BIBA gibi dergilerde çalıştı. Yazı İşleri Müdürlüğü yaptı. 2000-2006 yıllarında The Gate dergisinin yayın yönetmenliği yaptı. Koç Holding’in Bizden Haberler dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Daha sonra PR ajanslarında Medya İlişkileri Yönetmeni olarak çalışmaya başladı. Böylece artık haber yapmayacak, ama haberi gazetecilerle paylaşacaktı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinin medya ilişkileri yönetmenliğini üstlendi. Yasemin Sungur’la birlikte Kültür Sanat Ajansı’nı kurdular. Kitap editörlükleri yaptı. Dural, basında ve halkla ilişkiler konusunda edindiği tecrübe, bilgi ve deneyimi, danışmanlık, eğitim ve seminerler aracılığı ile yeni nesillere aktarmakta ve martidergisi.com için röportajlar yapmaktadır.