Engeller Aşılmak İçindir – I

Bu iki ay boyunca size tefrika halinde bir masal sunuyoruz. Bakalım kıssadan ne hisseler çıkaracağız…

Dünya hancı, ben yolcu, sırtımda çantam, elimde sopam, derviş misali dere tepe demeden yolları arşınlıyorum.

Ayaklarım benim rehberim, nereye isterlerse oraya gidiyorum, rüzgara kapılmış yaprak misali. Gözlerim ise bir kartal gibi ağaçları, kuşları, ve taşlara bakıyor ve en ince ayrıntısına kadar izliyor.

Birden ufukta gözüme bir şehrin silueti çarptı. Gözlerimi kısarak baktım daha iyi ayırt edebilmek için. Güneşin altında altın gibi parlıyordu. Gözlerimi alamıyordum. O esnada bir rüzgar esti, adımı fısıldıyordu. Galiba serap görmeye başladım diye geçirdim içimden. Şehir beni çağırıyordu. ‘’Gel küçük yabancı, seni bekliyorum. Burada, senin başarılarının, mutluluğunun anahtarı saklı.” Bir arzu fırtınası içimi doldurdu ve o şehre ulaşabilmek için önümdeki tüm engelleri aşmalıydım. Belki bu şehir, Şahgri Lay -ölümsüzlerin şehri olan tüm hırs ve kötü niyetlerden arınmış bilgelerin mekanıydı. O’na ulaşmak zorundaydım.

Dünyadaki bütün güzelliklerin, mutluluğun ve maneviyatın bu şehirde olduğunu düşünerek ona doğru gidiyordum. Ama ben yürüdükçe sanki şehir benden uzaklaşıyordu. Yakıcı güneş bir yandan, yüzüme kumları savuran şiddetli rüzgar bir yandan nefesimi kesiyor ama yılmıyordum. O’na ulaşacaktım. Kendimi bir an çölde, sevgilisi Leyla’ya kavuşmak için yürüyen Mecnun’a benzettim. Yürümeye devam. Ayaklarıma kumlar doldu, yürümemi engelliyordu. Çok yoruldum. Biraz dinlenmek için bir ağacın dibine oturdum. Oturup düşünürken bir karıncanın duvara doğru yürüdüğünü gördüm. Karınca bulduğu küçük bir arpa tanesini ağzına alıp duvara tırmanmaya çabalıyordu. İlk çabası daha işin başındayken boşa çıktı. Sonra tekrar denedi ve duvarı yarılamışken tekrar aşağı yuvarlandı ağzındaki arpayla birlikte. Kimi zaman duvarın daha altındayken, kimi zaman da duvarın ortasındayken kimi zaman da tam duvarın sonuna vardığı bir anda aşağı düşüyordu. Ama karınca her defasında bir daha deniyordu. Yılmadan ve kararlıkla. Sabırla…zavallı karıncacık o cüssesiyle yılmadan defalarca deniyor ve nihayet kendini duvarın öteki yanına atmayı başarıyordu. O’nu izlerken Alferd Souza’nın sözü aklıma geliyordu: ‘’Sonunda anladım ki tüm engeller hayatın ta kendisiydi ve bu engeller benim hayatımdı.” Engeller, bize verilmiş bir hediye belki de. Karınca, yuvasına o arpa tanesini, o kadar zorluğa rağmen ulaştırabilmenin mutluluğunu yaşıyordu.

Yolcu yolunda gerek diyorum ve kalkıp şehrime doğru yürümeye başladım. Birden gökyüzü simsiyah oldu. Başımı kaldırdım. Tepemde ağzından ateş saçan bir ejderha uçuyordu. Hemen bir kayanın arkasına saklandım. Ejderha süzülüp yakınımda bir yerde durdu. Kalbim korkundan deli gibi çarpıyordu.

Ejder birden konuşmaya başladı: “Yabancı nerden geldin nereye gidiyorsun?.”

Kekeleyerek: “Uzak diyarlardan geldim, garip bir yolcuyum şehrinizi gördüm ve oraya ulaşmaya çalışıyorum.”
Şiddetli bir rüzgar esiyordu, kumlar gözümü açmamı engelliyor, ağzımın içinde kum taneleri doluyor. Gök gürlemesini andıran Ses soruyordu: “Yolunun üstüne bir kaya koysam o kayayı aşıp ilersinde duran ağacın en tepesinde duran meyveyi alıp bana getirir misin?”

Düşünüyorum ve o an aklıma anneannemin bana anlattığı masal geliyor.

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuş. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer gelmişler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girmişler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirmiş. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyormuş. Sonunda bir köylü çıkagelmiş. Saraya meyve ve sebze getiriyormuş. Sırtındaki küfeyi yere indirmiş, iki eli ile kayaya sarılmış ve ıkına sıkına itmeye başlamış. Sonunda kan ter içinde kalmış ama, kayayı da yolun kenarına çekmiş. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereymiş ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu görmüş. Açmış… Kese altın doluymuş. Bir de kralın notu varmış içinde… Altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir’ diyormuş kral. ‘Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır…’

Belki ben köylü kadar kuvvetli değildim ama onun gibi kayayı yoldan kaldırabilecek fikirler üretmeye başladım. O sırada gözüme kalın bir dal çarptı onu kayanın altına koydum ve kayayı oynatmaya çalıştım ama gücüm yetmedi. Bunun üzerine kayanın etrafında dolanmaya başladım belki bir yerinden sıyrılıp geçebilirim veya üstüne çıkıp oradan ağaca ulaşabilirdim ama nafile.bir an ümitsizliğe kapıldım ama anneannemim sesi geldi uzaklardan: “Küçük kızım hemen pes etme, düşün ve bak göreceksin ki her engelin mutlaka bir boş yanı vardır. Kayaya dokun.” Hemen anneannemin dediğini yaptım kayaya dokundum sanki tebeşirden yapılmıştı, elimde yalnızca küçük bir çakı vardı başladım kayayı oymaya Az zamanda uz zamanda kayanın ortasında kocaman bir delik açıldı ve ağaca ulaştım. Sırt çantamı yere bıraktım ve ağaca tırmanmaya başladım. En tepeye geldiğimde meyveyi dikkatlice cebime koydum ve aşağıya inmeye başladığım sırada bir kartal ağacın tepesinde belirdi. “Yabancı o elma benimdir sen nasıl bana soramadan çalarsın?” Ben de hikayemi anlattım ve Ses’e bu meyveyi götürmezsem şehrime ulaşamayacağımı söyledim. Kartal, tiz bir ses çıkardı ve bana yardımcı olacağını söyleyip beni sırtına aldı ve aşağıya kadar indirdi. Akşam olmak üzereydi, hemen koşarak Ses’e gittim ve meyveyi verdim.

Matilda Levi – Selin Zakuto


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: