Bilinçaltı Nasıl Temizlenir ve İnsan Kendini Nasıl Sever?

SONY DSC

Müge Çevik röportajının ilk bölümü için tıklayınız.

Bilinçaltı Bizi Büyütecek ve Bizi Bize Gösterecek Çok Harika Bir Kütüphanedir

Siz de bu noktada devreye giriyorsunuz değil mi? Ne yapıyorsunuz bu aşamada, bilinçaltı temizliği mi, karşılıklı sohbet mi gerçekleştiriyorsunuz? Nasıl bir metodunuz var?

Her seansa “Hiçbir şey bilmiyorum” diyerek başlıyorum.

Bilinçaltı temizliği benim inandığım bir şey değil. Çünkü bilinçaltı, temizlik bezlerini, çamaşır sularını elimize aldık, hop her şeyi temizledik bitti diyebileceğimiz bir şey değil. Bilinçaltı bizi büyütecek ve bizi bize gösterecek çok harika bir kütüphane. Orada bize kaldıraç olabilecek çok ciddi malzemeler vardır. Dolayısıyla o malzemeleri yok etmeye çalışıyoruz ama bir taraftan kafasına vuruyoruz diğer taraftan çıkıyor. Yok öyle bir şey! Ancak ve ancak ‘kapsayıp aşmak denen bir şey var. Bunun için bir sürü metodoloji kullanıyorum ben. Gestalt Koçluğu ağırlıklı olarak kullandığım metodlardan biri.

Koçluk, bilinç düzeyinde yeni yeni duygularla çalışmaya ve bütünselliğe adapte oldu. Müge olarak ben birçok farklı tekniklerle uğraşıyorum. Bu tekniklerin içinde duygusal özgürleşme teknikleri EFT de var NLP de var, Gestalt metodolojisi de koçluk da var. Kendi duygumu da (Yours of Self) katıyorum. Alet çantamda birçok enstrüman var ve kime hangisi yararsa onu kullanıyorum.  Bir tane ve herkese uyan bir metadolojim yok. Sadece her seansa;” hiçbir şey bilmiyorum “ diye başlıyorum. Çünkü gerçekten bilmiyorum. Her danışanla, benimle ilgili konumun dönüşmesine niyet ederek başlıyorum. Çünkü mutlaka birbirimizin zeminine dokunuyoruz, mutlaka bir ilişkimiz var. Ve bende olan bir şey onda oluyor, onda olan bir şey bende de oluyor. Dolayısıyla onunla konuştuğumuz konunun bendeki tezahürünün de şifalanmasına niyet ederek başlıyorum. Becerebildiğim kadar. Bütün bildiklerimi ve önyargılarımı kapının dışında bırakmaya çalışıyorum.

SONY DSC

Önyargılı olmamak önemli bir şey değil mi?

Çok hayati bir şey.  Keşke bunu bütün ilişkilerimizde becerebilsek çok daha mutlu oluruz ama çok kolay değil. 

Öğrenmek dediğimiz şey, bilmediğimizi kabul etmekle başlıyor.

Çünkü hep yargıya kodlanarak yaşadık, diğer şekli bilmiyoruz. Yargılamak ve mutsuzluk hayatımızda yoğun…

Ezberlerle yürümek çok konforlu ve çok pratik bir şey; kadınsa böyledir, erkekse böyle yapar, ağlıyorsa üzgündür, bunu yapıyorsa ihtiyacı vardır…  O kadar ezberlemişiz ve onlar zihnimizde o kadar otomatik hortluyor ki aslında. Onun dışına çıkabildiğimizde sonsuz seçeneğe açılıyoruz ve hiç bilmediğimiz bir şeyleri öğrenebiliyoruz. Öğrenmek dediğimiz şey, bilmediğimizin kabulüyle başlıyor.

Mutsuzluk, endişe, kaygı, pişmanlık… Bu duygular,  neredeyse her an, her saniye karşımızda. Bu duyguları bastırmak ve duygulardan kaçmak mı, kabullenmek mi, hangisi doğru?

Onları sevgiyle kucaklamalıyız… Her ne yaşıyorsak, hangi duyguyu bedenimizde hissediyorsak, o an bizim için mutlaka çok kıymetli bir yanı var. Zihinle bunu dönüştürmeye çalışmak onu yok saymak onu sadece ve sadece büyütmeye yarıyor.

Yok saymadan kabullenişe geçip, onu sevgiyle kucaklamak…

Evet, çünkü duygu dediğim şey dışarıdan bir uyarana, (bu uyaran her şey olabilir) fizik bedenimizin verdiği tepkinin enerjetik formu. Siz bana bir şey söylüyorsunuz benim kaslarım gevşiyor, göz bebeklerim büyüyor, yüzüm gülüyor veya tam tersi sırtım tutuluyor, avuçlarım terliyor, ağzım kuruyor, mideme bir yumruk yemiş gibi oluyorum. Bazen biliyorum bazen hiç bilmeden bedenim bir reaksiyon veriyor. Bu reaksiyonum bir enerjetik bir formu var biz buna zihnimizde bir isim koymuşuz bu duygu. Dolayısıyla evrende var olan hiçbir şey kendiliğinden kaybolmaz ve bunun hiç sipiritüel bir yanı yok bu tamamen kuantum fiziği. Bir duygu ortaya çıkıyor ve ben onu yok saydıkça sadece ve sadece onu büyütüyorum. Bunun toplumda birçok örneğini bulabilirsiniz, inançlar ve değerler boyutunda siyasette ve bireysel boyutta birçok örneğini bulabilirsiniz. Herhangi bir duygumu herhangi bir anlık yaşantıma yokmuş gibi davrandığım sürece o kendini görünür kılabilmek için çığ gibi, kartopu gibi büyüye büyüye ve sertleşe sertleşe gelecek. –“Kocanla yaşadığın yetmedi mi al bir de çocuğunla yaşa- diyecek. Hala mı anlamıyorsun,  katlanarak gelecek. Annen de böyle hissettiriyordu anlamadın, patronun da gene aynısını yaşatıyor anlamadın. Sürekli ve benzeri erkekleri buluyor ve aynı şeyleri yaşıyorsun hala anlamıyorsun ve bir yerlerde uyan” diyecek.

Kabullenilmesi zor bir durum ancak kabullenişe geçtiğin zaman da sanki yüklerin gidecek…

Evet, hem kabullenmesi zor bir şey ama kabullendiğin anda da çok rahatlatıcı bir durum…

İlişkilere de bu gözle mi bakmak gerekiyor.

Bütün hepsine…

Hayatımızda biri varsa ve hoşnut değilsek ve bir tekrar yaşıyorsak bunun geçmişimizde yaşadığımız bir duygumuz ile ilişkisi var değil mi?

Aynen.

Sevmek, bir süreçtir.

Kendini sevmemek ve kendini beğenmemek ile tüm bu anlattıklarınızın bir ilişkisi var mı? Birçok sosyal medya paylaşımında da “kendini sevmeyen, başkasını da sevemez” var. Bu mesaja nasıl bakıyorsunuz?

Bunun da çok cılkı çıktı bence,  hiçbir şey anlamadan konuşuyoruz bir kere. Kendini sevmek ne demek? Bir şeyi sevmek ne demek? Sevgiyle ilgili kafamız o kadar karışık ki … Sevmek eşittir sahiplenmek, sahiplenmek eşittir dönüştürme hakkına sahip olmak, onun için iyi olanı ondan daha iyi biliyor olmak, dolayısıyla sevmek eşittir, o durum, kişi ya da ilişki hakkında söz sahibi olmak. Hayır, değil.

Ne peki?

Sevmek bir süreçtir. Sevmek, içinde kabul, emek, duygusal, ruhsal, fiziksel birçok matrix’in birçok kapsamında iç içe geçmiş duygunun formu. Sevgi tek başına birincil bir duygu değil. Sevgi pek çok öğretide üçüncül duyguları psikolojide birçok forma ayırıyorlar. Dolayısıyla sevgi türevin türevinin türevi. Başlayan, gelişen, yaşatılması gereken bir şey. İçinde çok ciddi kabul bulundurmak gereken bir şey. Bir kast gibi, eğer sevmeyi bilmiyorsanız evet başkalarını da sevemezsiniz. Peki, kişi kendini sevmekle mi başlar sevmeye?  Bir sürü şekilde başlayabilir. Bazen sevdiklerimiz yüzünden de kendimizi seviyor oluruz ama bu ilişkiyi terse döndürür. Burada sevgiyle ilgili çok radikal söyleyebileceğim, insanların genelde tepki verdiği ve vermeye devam edeceği bir şey var; makroda ne olursa mikroda o olur. Yani bütünde ne varsa parçada o olur, parçada ne varsa bütünde o vardır. Fakat ‘bütün’ parçaların toplamından daha fazla bir şeydir, sistem bunu söyler. Kişi olarak biz ister makro kozmozdan bahsedelim, ister aileden, bireyden, ilişkiden, içinde bulunduğumuz sistemden, hangi boyutta değerlendirmek istiyorsak; o sistemin içindeki kendimi kabul etmeden, yani parçayı kabul etmeden bütüne gidemezsiniz. Parçayı idrak etmeden bir başka parçayı sevme şansınız tabi ki yok. Kendinizi olduğu gibi kabul etmeden başka parçalarda da sizinkine benzer zaafların ya da aczlerin olduğunu idrak edemezsiniz. Dolayısıyla kendini sevmek demek, kendini olduğu gibi kabul ederken bu kabulün kendi gelişimine ve en iyi formuna dönüşmesine engel olmaması demek. 

Kendimi sevmek demek, insanlar beni sevsin diye kendimden vermek ve saçımı süpürge etmek demek değildir.

Kendimi seviyorum demek; “ben böyleyim” demek değil. Kendimi seviyorum çünkü böyle olması gerekiyor. Çünkü benim görevim kendimi en iyi hale getirmek demek. Kendime şefkat göstermek demek.

Kendimi sevmek demek, zamanında almam gereken sevgiyi alamadığım için, bugün beni insanlar sevsin diye kendimden vermek ve saçımı süpürge etmek demek değil.

Kendimi sevmek demek, çocuklarıma, birilerine hayatımı adamak, birinin yörüngesinde olmak demek değil ama kendimi hayatın merkezine de koymak da demek değil.

Kendimi sevmek demek, hayatın normal akışında nefes alıp vermek gibi, bazen kendimde bazen karşı tarafta ama gidip gelerek, büyütmek demek.

Ne çok katı sınırlarla ben ve ben olmayanı ayırmak demek ne de yalama olmuş geçirgen sınırlarla her şeyi çiğnemeden içeri almak demek.

Kendimi sevmek demek bu sınırları beni en fazla büyütecek şekilde ve işlevsellikte yeri geldiğinde geçirgen, yeri geldiğinde çok katı tutabilmek demek.

Eğer özde hoşgörü gösteriyorsanız onun hoşgörü olduğunu dahi fark etmezsiniz.

Sınırlar dediğinizde, Mutluluk Kulübü kitabınızda yazdığınız söz geldi aklıma.

Emin olun, başkalarının size karşı haddini aşarak davrandığını düşündüğünüz her olayda, asıl haddini bilmeyen sizsiniz ki, sınırınızı koruyamayıp onun, sizin tarafınıza taşmasına izin vermişsiniz.

Sınırsızlıklar nerede başlıyor?

Şöyle bir öğreti var bizim toplumumuzda; kadınlarda annelerimizden gelen bir öğreti; kadın, çok toleranslı ve kapsayıcı, çok sevgi dolu ve örtendir. Evet, dişil enerjinin formunda bu var ama bunu dişil enerjiyi kendimizden verir halde ve aslında cebimizde olmayanı yaratmaya çalışırken yapıyoruz. Eğer özde hoşgörü gösteriyorsanız onun hoşgörü olduğunu dahi fark etmezsiniz.

Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikSonbahara ve Geride Bırakmaya Dair
Sonraki İçerikVan Gogh: Karanlık Bir Hayattan Güneşli Ayçiçeklerine Ve Parlak Yıldızlara
Sevilay Acar
Öğrenim Üyesi / Okur- Yazar. En büyük deneyimim çocukluğumda oynadığım oyunlar ve kurduğum hayaller oldu. Her ne yapıyor olursam olayım, iki etken her zaman yolumu belirler: hayaller ve dualar. Çocuk merakı ve heyecanıyla öğrenmeye çalışıyor, okuyor, yazıyorum. Babalardan Babalara adlı bir röportaj kitabım var. Babaların ayak izlerinden oluşan ve hikayeleriyle iç dünyaya yolculuk yaptıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yolculuğu seviyorum çünkü her şeyin yolda şekillendiğine inanıyorum. Bu yolda en çok da öğrenciyim; kapsayan, içine alan, öğrendikçe çoğalan ve var olan. Karşılaştıklarımı, hissettiklerimi, öğrendiklerimi yazarak paylaşmaya çalışıyorum.