Kalabalıkta Kaybolan Ses
“Bazen bir çocuğun gözlerinde, bütün dünyanın sessizliğini görürsünüz…” -Yasemin Sungur
Netflix’in dört bölümlük mini dizisi Adolescence, ilk bakışta bir suç hikâyesi gibi görünebilir.
Ama daha dikkatli izlerseniz, o dört bölümde bir çocuğun haykırışını, bir annenin gözyaşını, bir öğretmenin suskunluğunu ve bir toplumun kendine ayna tutan halini görürsünüz.
Çünkü bu dizi, gençlik değil… “görülmeme” hikâyesi.
Kalabalığın İçinde Yalnız Olmak
Jamie 13 yaşında bir çocuk. Ama o yaş, sadece bir rakam değil; duyguların sesini duyurmaya çalıştığın, ama kimsenin seni duymadığı bir eşik.
Onun hikâyesi, yalnızca bir okul koridorundan geçerken başına gelenler değil. Onun hikâyesi; içine gömülen cümleler, kabul görmek için susulan isyanlar, ve belki de en acıklısı, duyulmayı beklerken büyüyen içsel yankılar.
Bir çocuk düşünün… İçinde bir fırtına var ama dışarıdan bakanlar sadece “sessiz bir esinti” görüyor. Ve işte, toplum tam da orada kaybediyor o çocuğu.
Jamie şöyle diyor bir yerde:
“Bir şey olmuyordu bana… ama her gün biraz eksiliyordum. Kimse fark etmedi.”
Şiddet Sessizlikten Beslenir
Dizinin bir diğer karakteri Tyler, Jamie’ye zorbalık eden öğrenci. İlk başta kızıyoruz ona. Ama sonra görüyoruz ki, onunki de başka bir yalnızlık biçimi. Bir çocuğun sevgisiz büyümesi, onu sevgiyle değil, güçle var olmaya itiyor. Tyler’ın her kabalığı, aslında “beni de gör” diyen içsel bir fısıltı.
Ve biz bu fısıltıları çoğunlukla duymuyoruz.
Şiddet bir davranış biçimi değil sadece; bir iletişimsizlik biçimi. Duyulmadıkça büyüyor.
Ve bir gün, en sessiz olanı bile içine alıyor.
Aynaya Bakmak Cesaret İster
“Adolescence” izlerken fark ettim:
Her karakter, içimizden bir parçayı yansıtıyor.
Anne figürü, hepimizin endişelerini.
Öğretmen, yorgun bakışlarımızı.
Jamie ve Tyler ise, belki de içimizde hâlâ büyüyememiş iki çocuğu.
Dizi, sadece izlenmek için değil; üzerine düşünülmek, hissedilmek, konuşulmak için yapılmış. Çünkü mesele bir suç hikâyesi değil. Mesele şu: Görmediğimiz çocuklar, bir gün bize kendilerini göstermek zorunda kalabilirler.
Annesi ise kendiyle yüzleşirken şöyle söylüyor:
“Ben onu hep korurum sandım… ama onu en çok kendi yalnızlığına bırakan da ben olmuşum.”
- —
Ben bu yazıyı yazarken instagramda Psikiyatrist Mahir Yeşildal‘ın aşağıdaki yazısı okudum. Bir uzman görüşü olarak yayımlamak istedim, iznini aldım.
“Adolescence dizisini Hazal Hanımla izledik. Açık konuşayım, pek sevemedik. Hatta genel olarak bayağı zayıf bulduk. Karakterler yüzeysel, meseleler önemli ama işlenişi çok yavan. Ama yine de bazı noktaları konuşmaya değer.
Dizi boyunca aklımda hep şu vardı: Bu çocuk neden böyle oldu?
Anne baba düzgün görünüyor. Maddi sıkıntı yok, fiziksel şiddet yok, ilgisizlik deseniz o da yok. Ama çocuk bir cinayet işliyor.
İşte burada doğa mı, çevre mi (nature mı nurture mı) tartışması devreye giriyor. Ve cevabı tek bir yerde aramak büyük bir hata olur. Çünkü çocuk her zaman anne-babanın aynasında büyümez. Bazen o ayna gayet temizdir ama çocuk başka bir camdan bakar hayata: arkadaş çevresi, okul ortamı, dijital dünya, izlediği videolar, maruz kaldığı içerikler…
Son bölümde annenin babaya dönüp “Senin yüzünden oldu” diye bağırması ama bir yandan da ikisinin de “biz elimizden geleni yaptık” demesi… çok tanıdık. Hem kendini suçlama hem de bir yandan suçtan kaçma hali. Oysa mesele sadece ebeveynlik değil; sistem, çevre, toplum ve dijital hayat da işin içinde.
Bir de çok önemli bir konu daha var: Pornografi.
Özellikle ergenlik dönemindeki erkek çocuklarda, kontrolsüz porno maruziyeti ciddi şekilde gerçeklik algısını bozuyor. Kadına, cinselliğe, ilişkiye dair tamamen çarpık bir dünya kuruyor kafasında.
Ve buradan sessizce şu kavrama geçiyoruz: INCEL.
Yani kendini yalnız, dışlanmış, sevilmeye ve arzulanmaya değmez hisseden erkek. Bu yalnızlık zamanla öfkeye, öfke de nefrete ve hatta şiddete dönüşebiliyor.
Adolescence, çok daha iyi anlatılabilecek bir meseleyi yüzeyde bırakmış. Ama yine de bazı konuları konuşmak için bir kapı araladığı kesin.
Kısacası:
Her “düzgün” ailede işler yolunda gitmez.
Her “bozuk” çocuk da sadece ailesinin aynası değildir.
Ve her şey ekranın bu kadar içinde olan bir dünyada, ergenliği konuşmadan gelecek sağlıklı bir toplum hayal etmek zor.
Bir Notla Bitireyim:
Eğer bu yazıyı okurken bir çocuğunuz, öğrenciniz, yeğeniniz, kardeşiniz aklınıza geldiyse…
Bugün ona sadece bir soru sorun:
“Gerçekten, iyi misin?”
Ve o cevabı verirken, gözlerinin içine bakın.
Sadece dinleyin.
Çünkü bazen en büyük değişim, küçük bir bakışla başlar.
“Bir çocuğun suskunluğu, bazen en yüksek çığlıktır.”






















