Yalnızlığın Ritmi

 

 “Bu alem senin dışında değildir.    

Ne arıyorsan kendi içinde ara,

İstediğin şey zaten sendedir.”

Mevlâna

Yalnızlık, kendinle çıktığın dans pistinde, bir ritim tutturup keyifle dans edebilmendir, bir başına… Müziği ruhunda duyabilenler, kendi gösterilerini hazırlar ve yaşarlar keyifle, başkalarına ihtiyaç duymaksızın, kendi hayatlarının anlamını kurarlar.

Kendi içinde ahenkli, mutlu ve dengede olmak için, içinde huzurla var olabilmen gereken bir durum yalnızlık… Burada yalnızlığı kimsesiz olma, hayatta tamamen tek başına kalmaktan ayırıyor, insanın içine döndüğü, kendiyle baş başa kaldığı zamanları belirtmek için kullanıyorum. Kendinle hesaplaşmadan, tüm duvarları kaldırmadan ve yüzleşmeden başka yolculuklara çıkamazsın, çıksan da gideceğin yer, varmak istediğin yer olmayacak hiçbir zaman. Yalnızlığınla başa çıkmayı öğrendiğinde, onu daha çok sevecek, kendini tanıma yolculuğuna da ancak onunla kol kola çıkabileceksin.

İnsanın yüreğinin derinliklerinde, su yüzüne çıkmayana ulaştırır yalnızlık. Ona ulaşırsan, sarılırsın kendine. Kendini tanıdıkça da başkalarına duyduğun ihtiyaç azalır, istediğin zamanlarda, seçtiğin kişilerle bir arada daha sağlıklı bir ilişki tutturabilirsin. Michel Foucault “Eğer bir kişi yalnız olmayı beceremiyorsa, başkaları ile bir arada olmayı da beceremez” diyor. Bu nedenle kalabalıklar içerisinde ne kendiyle kalabilen ne gruba dahil olabilen, salt zaman öldüren insanlar görüyoruz. Kendini tanımadan edindiğin dostluklar, başkaları ile geçirdiğin zamanlar bir yama gibi duruyor hayatta. En kıymetli olan şeylerini “zamanlarını” savuruyor insanlar, “başka”larıyla, kendilerini de başkalaştırarak.

Mevlâna da yalnızlığı, adam olmayanların vereceği saygıdan, sevgiden yeğ tutuyor. Bir nebze içselleştirilebilse, boşa tükenen ne kadar zaman kıymet kazanır kim bilir… Schopenhauer ise bu durumu “İç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünce ve hayalleriyle eşsiz bir eğlence bulur, öte yandan, ruhsuz biri sürekli oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile can sıkıntısından kurtulamaz.” diyerek özetiyor.

Burada bahsetmediğimiz, yalnızlık tanımının asıl yıkıcı olanı, insanı anlayan kimsenin olmaması, hayatında gerçek anlamda hiç kimsenin bulunmadığı salt yalnızlıktır. Bu durum “yalnızlık çekmek” anlamına gelir ki, üzüntüye meyyaldir ve bu his bizi başkaları ile ilişki kurmaya yöneltir. Üzüntü içerisinde sırf bu duygudan kurtulmak için önümüze çıkan herkese sarıldığımızda, yanlış seçimler yapar, aslında olmak istemediğimiz yerlerde, uygun olmayan kişiler arasında zaman öldürürüz. Yalnızlığımızı kuvvetlendirir, sağlam bir zemine oturtabilirsek, daha sağlıklı ve ruhumuza iyi gelen arkadaşlıklar, dostluklar oluşturabiliriz. Bu sağlıklı şartlarda “yalnızlaşabilme” olanağını elden bırakmamalı insan. Aristoteles, dostluğun hayatın her alanında önemli olduğunun altını, dostluk ve mutluluk arasındaki ilişkinin en önemli koşulunun kendi başına yeterlilik olduğunu vurgulayarak çizmiştir. Aristoteles için dostlar, kendi kendine yeterliliğin tamamlayıcı unsurlarıdır.

Nasıl gidilir yalnızlığa, en verimli olanına… Kendimizi, ruhumuzu ancak yalnız kaldığımızda duyabilir, anlayabiliriz. İç sesimize kulak vermeli, ona gereken özeni göstermeliyiz. İnsanın kendiyle baş başa kaldığında mutlulukla yöneldiği bir hobisinin olması, yalnızlığında keyfine keyif katacaktır. Kendiyle kaliteli zaman geçirdikçe, insanın bir başınalığı zamanla daha çok hoşuna gidecek, ruhunu besledikçe yalınkatlığından çıkacak, zevklerini olgunlaştıracak, her türlü sahtelikten uzaklaşacak, derinlere kök salacak ve giderek gelişecektir…

İnsan, yalnız kalarak ruhuna yönelmeli, içindeki bahçeyi ekip biçmeli… Kendine rengarenk bir alan açmalı ki, ruhu açılsın içine yöneldiğinde… Sevdiklerini ve sevmediklerini ayırmalı, önceliklerini belirleyip, ruhuna iyi gelmeyecek kişilerden, ortamlardan uzak durmalı. Zaman sahip olunan en değerli şey, ne zaman, nerede sona ereceğini bilemediğimiz. Bu sınırlı sürede bizi mutlu edecek detaylara yönelmeli, onlara ışık tutmalı ki onlar da içimizi aydınlatsınlar.

Yalnızlığı kotarabilmek, kendine hayata karşı sığınabileceğin bir liman sunmaktır. Hayata karşı zırhlarını kuşanmak, kendini koruma altına almaktır. Sen kendine kol kanat germedikçe, kimse seni kollamayacak…

Haydi kucak aç kendine, bil ki sen sana iyi geleceksin. Yeter ki aynı dili konuşalım kendimizle… Hayatın ezgisi zaten içimizde, ona kulak verirsek ritim kendiliğinden akacaktır! Mesele ona eşlik etmekte…

Ayşen Atalay


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikBabamla Oynuyorum – II
Sonraki İçerikİnsan Kaynakları derken?
Ayşen Atalay
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü mezunuyum. İş hayatında çeşitli sektörlerde satış ve pazarlama alanlarında hizmet verdikten sonra, kendi kanatlarımla özgürce uçmaya karar verdim. Evliyim ve 2011 doğumlu bir oğlum var: Umut, Ada Atalay. Yazının gücüne her zaman inanırım. Söz uçar yazı kalır sözü benim için sadece genel geçer bir kavram olmayıp içselleştirilmiştir. Yazmak, yazdıkça tutkuya dönüşen bir eylem aynı zamanda, tutkuyla yapılan ve okudukça beslenen. İşte tam da bu nedenle, Martı Dergisi’nin sayfalarında hayata, kitaplara, ilgi duyduğum alanlara dair izdüşümlerimi paylaşıyorum. İlginizi çeken her satırda birlikte kanat çırpmak dileği ile…