Rüzgâr Sen Benim Kardeşimsin!

2011 yılı yaz aylarında rüzgâr sörfü öğrenmeye başladım. 37 yıldan beri gittiğimiz yazlık sitemizde, kuşaklar boyu birbirimizi tanırız. Çocukluğumuzu birlikte geçirdiğimiz sevgili Okan, iş hayatında makas değiştirip, omuzundaki tüm pırpırları söküp atmış ve sörfe yönelmiş. Bizim sitede açtığı sörf kursunun da ilk üyelerinden biri ben oldum.

Çok keyifli bir spor olarak başladım. Önce denge hareketlerini öğrendim. Yelkensiz board üzerinde, doğru düzgün ayakta durabilmek, hareket edebilmek, ileri geri yapabilmek, dönebilmek hatta dans edebilmek için saatlerce çalıştım. O zamanlar bildiğim tek şey board üzerinde düşmeden, parmak uçlarımla topuklarım arasında hassas dengeyi kurabilmeyi sağlamaktı.

Sonra yelkenle çıkışlar başladı, board ucundan iple sörf hocasına bağlı denemeler. Düşmeler, tekrar çıkmalar, yelkeni kaldırmalar, sonra tekrar düşmeler…

Birkaç gün sonra boyuna ve tecrübene göre uygun yelken ile ilk özgür hareketler, dönüşleri öğrenmeler ve ardından rüzgârın tadını alıp hafifçe uzaklaşmalar, ardından yakınlaşmalar… Derken yelkeni biraz daha büyütmeler ile kendine gelen güven duygusu…

Size anlatacaklarım tam da bu sınırdan sonraki aşamalarımdır. Dikkatle okuyun derim.

Board üstünde durmayı öğrenip, yelkene rüzgârı doldurup hafiften gitmeye başladığımda müthiş bir keyif aldım. O özgürlük duygusu, gitmek, gitmek, gitmek… Öyle güzel ki… Kendine güven ve haz birleşince, sörf üzerinde artık hâkim olduğunu sanıyor insan.

Ta ki rüzgâr küçük bir oyun oynayana kadar. Sadece kendimle ve aldığım hazla ilgili olduğum için ne dalganın, ne rüzgârın şiddeti ve yönünü doğru hesaplamak aklıma gelmemişti.

Ben istiyordum ki gideyim gideyim… Düşmeden yol alayım. Oysa rüzgâr arada oyun oynuyordu, şiddetini aniden artırıverince ben alabora oluyordum. Hele biraz açıktaysam dalga da beni zorlamaya başlıyordu.
Ne rüzgâra, ne dalgaya, ne de kıyıdan bana uyarılar yapan Okan’a dikkat ediyordum. Sörfe çıkmak, yelkeni kaldırmak ve gitmeye kilitlenmiş şekilde bir dolu seri hareketlerle mücadele ediyordum. Düştüğüm her seferde yelkeni kaldırırken “Rüzgâr, seni yeneceğim, sana hükmedeceğim!” diye tekrarlıyordum. Bu hırsla yelkeni kaldırıyor, tam gidiyorken, rüzgâr bu kez yön değiştirince tekrar alabora oluyordum.

2011 yılını rüzgârı yenebilmek için çalışarak geçirdim ve ancak 3,5 metrekare yelkene çıkarak tamamladım.

Bu yaz, Altınova’da siteye ve ilk fırsatta, Okan ve Janine’in Go Go Windsurf isimli okuluna gittim. Geçen yıldan pek bir şey unutmamışım, çok kolay adapte oldum. Bu yıl ne öğretiyorlarsa aynen yapmaya çalıştım, tüm uyarıları dinledim. Kendi başıma bir şeyler yapmaya mesela “beach start” başlamaya çok heveslendim ama ‘dur bekle, öğreneceksin, şimdi zamanı değil’ dediklerinde durdum, bekledim. Kendimi bir hamur gibi teslim ettim tecrübeli ellere ve beni şekillendirmelerini istedim.

Denize açıldığımda ise çok daha başka bir şey oldu. Geçen sene hükmetmeye ve yenmeye çalıştığım rüzgârı dinlemeye, ayaklarımdaki dalgaları hissetmeye verdim kendimi. Doğanın kendi ritmine uyum sağlamaya çalıştım. Rüzgârın hızını anlamaya çalıştım, yönünü aradım, düştüğümde dalganın söndüğü anı kollamaya çalıştım… Kıyıdan bana uyarılarına mutlaka kulak kabarttım. Sadece “gitmek, gitmek, gitmek” değildi sörfe binmek… Dinlemekti, uyum sağlamaktı, ona rağmen değil onunla hareket etmeyi becerebilmekti.

Bu yıl denize düştüğümde yelkeni kaldırırken, sesli olarak “Rüzgâr, sen benim kardeşimsin!” diyordum. Bilerek yapmadım, yaptığımda fark ettim ve çok hoşuma gitti. Geçen yıl cahilliğim ve hırsım beni duyarsız yapmış belli ki… Rüzgâra meydan okumak ve onu yenmek ha! Hem de o kadarcık bilgiyle… Şimdi kendime gülüyorum inanın.

Eğitim bu yıl da bitmedi ama 5,5 metrekare yelkene çıktım, çok sert havalarda rüzgârla dans ettim, ona kulak kabartınca yelkene dolup, beni nasıl uçurduğunu hissettim… Rüzgâr sen benim kardeşimsin…

Not: Fotoğraflar için arkadaşım Dinçer Dökümcü’ye teşekkürlerimle…


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: