Oyuncu İnsan = Homo Ludens

“Oyun mu kültürden kültür mü oyundan geliyor, ayrıca bu sorunun kültür tarihi açısından önemi nedir?”

Oyun mu kültürden kültür mü oyundan geliyor, ayrıca bu sorunun kültür tarihi açısından önemi nedir?” sorusu, filozoflar bir yana, çok az tarihçiyi Johan Huizing’a kadar meşgul etmiştir. Bu sorunun cevabıyla ilgilenenlerin sayısı ise daha da azdır. Bizde, araştırmalarına Huizinga’nın teorisinden hareketle devam etmiş en ünlü isim Metin And’dır. Daha çok, hem geleneksel ve hem de Batı etkisi sonrasında gelişen Türk tiyatrosu hakkında yıllar boyunca yaptığı çalışmalar ve verdiği eserlerle bilinen And’ın, ilk defa 1974’de İş Bankası Kültür Yayınları ve genişletilmiş hâliyle 2007’de Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan kitabı Oyun ve Bügü: Türk Kültüründe Oyun Kavramı vesilesiyle, sizleri oyun kavramı üzerine yeniden düşünmeye davet etmek isterim.

And, Oyun ve Bügü’ye başlarken oyun kavramını ele alıyor ve 1872-1945 yılları arasında yaşamış Hollandalı kültür tarihçisi Huizinga’nın ilk defa 1938’de yayınlanan eseri Homo Ludens: A Study of Play Element in Culture (Homo Ludens : Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Çeviren : Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, 2010) adlı eserinden ve teorisinden ne denli etkilendiğini açıklıyor. Ayrıca, oyunun Türk kültüründeki yerini, önemini göstermeye çalışırken ve oyunun büyüsel ve dinsel kökenini araştırırken, onun ortaya koyduğu temel ilkeler ve açıklamaların çalışmaları için hareket noktası olduğunu ifade etmiştir. Peki nedir Huizinga’nın teorisi? Huizinga, homo faber (yapımcı insan) ve homo sapiens (düşünür insan) ikilisinin karşısına üçüncü bir insan olarak homo ludens’i yani “oyuncu insan”ı çıkarmıştı. Ona göre oyunlar, kültürlerin parçası değil, kültürler oyunların toplamıydı; yani kültürden önce oyun vardı, ki bu, kültür tarihi açısından yepyeni bir bakış açısıydı ve pek çok olgunun yeniden tanımlanmasını gerektiriyordu. Huizinga, oyunun doğası hakkında düşünen ilk kişi değildi. İlhamını, kendi çağından çok uzun yıllar önce bu konuyu az ya da çok ele almış Heraclitus, Platon ve Schiller’in görüşlerinden almıştı.

Örneğin Platon Yasalar’da “Oynar gibi yaşamalı, oyunlar oynamalı, şarkı söylemeli, dans etmeli. Böylece tanrıların gönlü alınmış olur ve insan kendini düşmanlarına karşı savunur, yarışma kazanır” diyordu.
Heraclitus ise evreni bir çocuğun oyun tahtasına ve evrenin mutlak yöneticisini yani Tanrı’yı da bu çocuğu benzetiyordu. Schiller ise “İnsan, yalnızca oyun oynadığında bütünüyle insandır” diyordu.

Johan Huizinga ve Oyunun Doğası

Huizinga, “Her şeyden önce oyun gönüllü bir eylemdir” diyor. Oyun oynayan topluluk bunu bir emir üzerine değil, özgürce yapar. Emirle oynanan oyun, oyun olmaktan çıkar. Yani, oyunun ilk özelliği “özgür olmasıdır, hatta özgürlüğün kendisidir.” Bahsi geçen özgürlük ise, elbette felsefi bir problem olarak özgürlükten farklıdır; hayvanlar ve çocukların sahip olmadığı bir tür özgürlüktür. Çocuklar ve hayvanlar oyun oynar çünkü bundan keyif alırlar ve “elbette özgürlükleri burada yatar.” Yetişkinler için ise oyun, gereksizdir; boş iştir; “boş zamanlarda” oynanır. Verdiği keyif bir gereklilik hâline geldiği ölçüde oyun gereklidir. Her zaman ertelenebilir. Hiçbir zaman fiziksel bir ihtiyaç, ahlaki bir görev ya da asli bir amaç değildir. Ancak kabul edilmiş bir kültürel işlevi, bir ritüel hâline dönüşmüşse zorunluluk, gereklilik ya da görev olarak algılanır. Yani aslında yetişkinler de oyunlar oynar ama kurumlaşmış olanlarını… Bu noktaya yeniden değineceğiz.

Oyunun ikinci özelliği ise sıradan, olağan, alışılmış olandan farklı, gündelik yaşamdan ayrı bir şey olmasıdır. “Gerçek” addettiğimiz yaşamın içine dâhil değildir; daha çok, “gerçek yaşam”ın dışına atılan bir adımdır ve oyuncular da bunun bilincindedir. Örneğin her çocuk oyun oynarken yalnızca “mış gibi yaptığının” kesinlikle farkındadır. Fakat bu, çocuğun oyunu ciddiye almasına, oyunu ciddiyetle oynamasına mani olmaz.

Oyun, bir kere oynandı mı artık “aklın yeni bir yaratımı”, “bellekte tutulan bir hazine”dir. “Bulaşıcıdır; gelenekleşir.” İstenildiği zaman tekrar edilebilir, oynanabilir. Bu tekrar edilebilme kabiliyetinde oyunun en gerekli özelliklerinden biri saklıdır: Artık tek başına ve bir bütün olarak oyunun kendisi değil, onun iç yapısı da geçerlilik kazanır. Ve işte kültürler de aklın bu yeni yaratımlarının ve oyunların “geçerli” hâle gelen iç yapılarının birikimiyle inşa edilen binalardır. Öte yandan her oyun bir zaman ve mekân sınırlamasına sahiptir. Huizinga’ya göre, mekân sınırlaması daha ilginçtir; oyun ve kültürlerin oluşumu arasındaki bağı daha iyi açıklar. Öncelikle, her oyunun oynanacağı, oyun başlamazdan evvel, somut ya da soyut, kasten ya da kendiliğinden belirlenmiş bir oyun alanı vardır. Tüm dinî, siyasî, askerî v.b… ritüeller de biçimsel olarak birer oyun olduğuna göre, bu ritüellerin gerçekleştirildiği “kutsanmış mekânlar” da oyun sahalarıdır : Arena, oyun masası, ibadethane, sahne, ekran, tenis kortu, mahkeme salonu v.s… şeklen ve işlevi itibariyle, kendilerine özgün kuralların geçerli olduğu oyun alanlarıdır. Her biri, gündelik hayat dâhilindeki “geçici dünyalar”dır.

Oyun, Düzen, Estetik ve Kusursuzluk

Oyunun düzenle, estetikle, kusursuzluk ve hayatın anlamıyla nasıl bir bağı var? “Oyun alanı içerisinde mutlak ve alışılmamış bir düzen hüküm sürer” diyor Huizinga. Çünkü ona göre her oyun “mutlak ve üstün bir düzen gerektirir” ve bunu yaratır. Düzen yaratması, oyunun çok olumlu bir özelliğidir çünkü oyunlar bu şekilde “Kusursuz olmayan bir dünyaya ve hayatın anlamına, geçici ve sınırlı bir kusursuzluk katar.” Bu düzenden en küçük bir ayrılış, en önemsiz bir sapma, “oyunu bozar, onu karaktersizleştirir ve değersizleştirir.” Oyunbozanların kimler olduğunu az sonra göreceğiz.

Yazının başında da bahsettiğimiz gibi, Huizinga oyunla ilgili teorisini kurarken Schiller’den faydalanmıştı. Estetik meselesi işte bu nedenle onu ilgilendiriyor.

Huizinga, belki de, diyor, oyun ve düzenin en temel benzerliği, oyunun büyük oranda estetikle ilişkiliymiş gibi gözükmesindendir. “Oyun, güzel olma eğilimindedir.” Oyunun unsurlarını tanımlamak için kullandığımız kelimeler, aslında güzelliğin etkilerini tarif ettiğimiz estetik terimleridir : gerilim, letafet, uyum, ahenk, denge… “Oyun hepimizi büyüler”, diyor, “etkileyici” ve “çekici”dir. “Şeylerde algılayabildiğimiz en soylu özelliklerle donatılmıştır : Ritim ve harmoni.”

Estetikle ilişkili gördüğü “gerilim” kavramı, oyun söz konusu olduğunda daha insanî bir çehreye bürünür. Ona göre gerilim, oyunun en önemli unsurlarındandır. Belirsizliği, riski, bir meseleyi nihayete erdirmek için karar vermek gerekliliğini temsil eder. Oyuncu, bir şeyin sonlanmasını ve kendi çabasıyla başarıya ulaşmayı arzu eder. Her oyuncu, bir zorluğun üstesinden gelmek, başarılı olmak ve gerilimi sonlandırmak ister. Kumar ve spor oyunlarında, gerilim en yüksek noktadadır. Böylelikle gerilim unsuru, oyuncunun cesaret, azimlilik ve dürüstlük gibi hünerlerinin sınanması anlamına geldiğinden, oyuna belirli bir etik değer de katmış olur çünkü oyuncu, kazanma isteğine karşın oyunun kurallarına uymaya devam etmek zorundadır.

Mızıkçılar : Kanun Kaçakları, Devrimciler, Peygamberler Ve Kâfirler

Kurallar çok önemlidir, her oyunun kuralları vardır. Oyunun sınırladığı geçici dünya içerisinde “neyin geçerli olduğunu” kurallar belirler. Kurallar kesinlikle bağlayıcı ve meşrûdur. Kurallar çiğnendiğinde oyunun kurulduğu dünya tümüyle çöker; oyun biter; “hakemin düdüğü büyüyü bozar ve ‘gerçek’ yaşam yeniden ortaya çıkar.” Oyunun kurallarını çiğneyen, oyunbozandır, mızıkçıdır. Pratikte mızıkçı olanlar, kanun kaçakları, suçlular, gizli derneklerin üyeleri, devrimciler, din değiştirenler, her dinin kâfirleri, mucitler, peygamberler, vicdanlı muhalifler ve benzerleridir. Toplum içerisinde, özellikle de yüksek ciddiyet dünyasında ve özellikle genç erkeklerin oyunlarında hilekâra, mızıkçıya gösterdiğinden daha çok müsamaha gösterilir. Çünkü mızıkçı, oyunun oluşturulduğu dünyayı yerle bir eder; geçiciliğini açığa çıkarır; büyüyü bozar. Oysa hilekâr, hile de yapsa hâlâ oyunun içindedir. Mızıkçı ise oyundan çıkandır ve bu şekilde kendisini geçici olarak diğerleriyle birlikte hapsettiği oyun dünyasının göreceliliğini ve kırılganlığını gün yüzüne çıkarmış olur. Ve işte tam da bu sebeple toplumdan dışlanması, uzaklaştırılması gerekir çünkü artık oyuncu topluluğunun varlığını tehdit eder hâle gelmiştir.

Toplumdan dışlanan mızıkçıların da bazen kendi kuralları olan yeni topluluklar kurdukları olmuştur. Mızıkçıların kurdukları oyuncu toplulukları çoğunlukla toplumcu ya da birlikçi yapıdadır ve tüm yapıp ettiklerinde oyunun belli bir unsuru mutlaka hâkimdir. Yani onlar da kendi mutlak ve üstün düzenlerini kurar, yeni bir oyun başlatırlar.

Oyuncu topluluğun belki de en belirgin özelliği, oyun bittikten sonra bile kalıcı olmasıdır. Oyuncuların her biri, oyun süresince “diğerlerinden ayrı” bir birliktelik kurmak, dünyanın geri kalanından farklılaşmak, önemli bir şeyleri paylaşmak ve olağan kuralları kabul etmemek duygularını deneyimler. Bir de “sırlarımız” vardır. Oyunun içerisinde yarattığımız bu “sırlar” yalnızca bizim, aynı oyunu oynayanlar içindir, “diğerleri” için değil…

Hatta diğerlerinin ne yaptığı bizi hiç ilgilendirmez. Sıradan dünyanın kuralları da oyun içerisinde geçersizdir. “Biz farklıyızdır ve şeyleri farklı şekilde yaparız.” Bu, onları birbirine öylesine bağlar ki, oyunun sona ermesinden sonra bile bu deneyimler büyüsünü korumaya devam eder. Bu açıklama, diğer pek çok şeyin yanı sıra, size de ulusların oluşumunu anımsatmıyor mu?

“Bizi biz yapan değerler” söylemini hatırlayınız ve bu söylemin yalnızca bizim ülkemiz için geçerli olmadığını da… Huizinga’nın düşüncesinden yola çıkarak, yalnızca kültürlerin değil ulusların da kurulmaya başlamaları insan yapısı, insan kurgusu oyunlarla gerçekleşmiş değil midir? Bugün yeryüzünde varlığını sürdüren her ulus, aslında birer oyuncu topluluğu olmasın? Oyun biter ama topluluk var olmaya devam eder.

Şaman Türk’ün Din Adamı Kam ya da Asıl Adıyla Oyun
Yeniden Metin And’a dönersek… Onun da söylediği gibi, kaynaklar, oyun sözcüğünün Türkçe’nin en eski sözcüklerinden biri olduğunu gösteriyor. Gök Tanrı inancına sahip Şamanist Türklerde din adamı sayılan “kam”ın türlü adlarından biri de oyun. Kam, tanrılar ve ruhlar ile insanlar arasında aracılık yapma yeteneği ve gücüne sahip olan kişi. Özellikle de kötü ruhlar -ki insanın en büyük düşmanı onlardır- ancak onun sayesinde kovulur.

Orta Asya ve Şamanizm bağlamında yapılacak her türlü araştırmanın olmazsa olmazı Abdülkadir İnan’ın Şamanizm adlı eserinde de “Oyun kelimesi eski Türklerde doğrudan ve öncelikle ‘kam’ anlamına gelir” deniyor. Eğer gerçekten de henüz Orta Asya’dayken oluşmaya başladıysa, Türk ulusunun oluşumunda kamların ve oyun kavramının apayrı bir yeri olsa gerek. And, olaya ulus değil kültür oluşumu açısından bakıyor ve Huizinga’nın kuramının Türk kültürüne uygulanmasının ne denli doğru olduğunu, Türkçe’de oyun kelimesinin kökeninin büyü ve ritüelle doğrudan ilgili olmasıyla açıklıyor.

Kadın kama –evet Türklerde kadınlar da kam olabiliyordu, hatta ilk kamlar kadındı- Moğolca’dan gelen udahan, orta şamana orta-oyun yüce şamana ulahan-oyun deniyordu. Daha da önemlisi kamların gerçekleştirdiği dinî töreninin bütününün adı oyundu. Kam bu törende dans ediyor, ses ve çalgı ile müziğini yapıyor, yüz kaslarını kullanarak, sesler çıkararak taklit ve dramatik öğelere başvuruyor ve şiir okuyordu. Böylece oyun sözcüğüyle tiyatro, dans ve türlü seyirlik oyunların kökeni kamda ve onun eylemlerinde toplanmış oluyordu. Büyük ve göçebe devletler kurmuş olan Şamanist Türk kavimlerinin inançlarının esasları Gök Tanrı, güneş, ay, yer, su, ata ve ateş kültleri idi; bunlara kurbanlar sunarlardı. Hatta dini tören ve ritüellerini icra etmek için “resmi tüzük” bile oluşturmuşlardı.

Huizinga’nın bakışıyla, ne kadar da oyuncu bir topluluk değil mi?
Bir kamın yürüttüğü dinsel bir töreni düşünelim. Kam, dinî tören gerçekleştirmesi gerektiğinde çalgılar çalıyor ya da çaldırıyor, şarkılar söylüyor, dans ediyor, rol yapıyor, türlü çeşit hayvanı taklit ediyor, bu şekilde kötü ruhları kovup iyilerini çağırıyor, hastalara şifa dağıtıyor, Tanrı ve iyi ruhlar ile insanlar arasında bağ kuruyordu. Ve “oyun” bittiğinde oyuncu topluluk var olmaya devam ediyordu; çünkü beraberce özel ve önemli bir şeyler paylaşıyorlar, aynı deneyimi beraberce yaşıyorlardı.

Bu onları, bu yolla farklılaşmayan diğerlerinden farklılaştırıyordu. Bu oyun, gönüllü bir şekilde ve özgürce oynanıyordu. Amaç, eğlenmek, boş zamanları değerlendirmek değildi; üstelik oyunu başlatan ve baş rolde olanlar çocuklar değil, yetişkinlerdi. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinde asıl rol oynayanlar ise pek çok açıdan geçmişin kamlarına benzeyen dervişlerdi. Bu dervişler, Osmanlı beyleri ile işbirliği içerisinde müritlerini savaşçı olarak yetiştirmiş, gazalara, fetihlere katılmış, devletin topraklarının genişletilmesine böylelikle katkı sağlamış ve en önemlisi de halkın gözünde Osmanlı Devleti’nin meşruiyetini sağlamışlardı. Bir imparatorluğun temelleri böyle atılmış, yeni yeni oyunlar böylece kurulmuştu. Bir oyun bitmiş, yenisi başlamış ve topluluk varlığını sürdürmüştü.

Bana kalırsa, Huizinga haklı, kültürden önce oyun vardı ve kültürler oyunları değil, oyunlar kültürleri oluşturdu. Eğlenmek ve boş zamanlarını hoşça geçirmek isteyen değil “oyuncu insan”ın kurduğu oyunlar kültürleri oluşturdu. Bu sürecin insanın var oluşa anlam verme çabasıyla ilkel hâlinden farklılaştığını düşünmek de olanaklıdır.

Kendisinin, yaşadığı dünyanın ve evrenin var oluşunu anlamlandırmaya çalışan insan, hem bu çabasında kendisine yardımcı olsun diye hem de “Ya bütün bunların bir anlamı yoksa?” endişesiyle anlamlar yaratmak ve yüklemek için icat etti ve kullandı oyunu. Oyun oynarken aynı çocuklar gibi ve hâlâ “mış gibi” yapıyorsak bundandır belki de… Biliriz ama ciddiyetimizden ödün vermeyiz. Geçici de olsa o büyülü evrenin dışına itilmek istemez ve uymamız gereken kurallara uyarız. Uymayanları, mızıkçıları yani, varlığımıza tehdit olarak gördüğümüzden dışlarız.

Aslında “gerçek” dünyanın dışında “geçici” dünyalar yarattığımızın bilincinde olarak oynarız fakat biliriz ki, hepimiz aynı oyuna inanır ve oynarsak, onu içselleştirir, törenlerle onu tekrar tekrar doğrular ve varlığını ispat edersek, kusurlu yaşama kusursuz bir anlam katar ve bir “düzen” yaratırız.

Biz insanlar, anlamlara ve düzene ne kadar da muhtacız… Bugünün dünyasında hâlâ hep beraber oynadığımız oyunlar, evrensel kültürün yeniden üretilmesine, geleceğin şekillenmesine hizmet edecekse eğer, en önemli şey oyun kurucuların doğru seçilmesi ve her bir bireyin kendi zihniyle oyuna aktif olarak katılması olmalıdır.

Herkese iyi oyunlar…

Metin And Kimdir?
1927 doğumlu olan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren And, New York’da bale, tiyatro ve opera eğitimi aldı ve yazı yaşamına bu alanlara ek olarak edebiyatı da ekleyerek, eleştiri yazılarıyla başladı. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde kuruluşundan itibaren 30 yıl boyunca görev yaptı. Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinde kültür tarihi dersleri verdi. Geleneksel Türk tiyatrosunun kökenleri ve Batı etkisiyle gelişen Türk tiyatrosu üzerine çalıştı; 50’ye yakın kitap, 1500’e yakın bilimsel inceleme, tanıtım ve eleştiri yazısı yazdı. Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü (1970) ve Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü (1998)’nün de aralarında bulunduğu çok sayıda ödüle layık görüldü.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: