Göçmen Kitapseverler ile beraber okuyup kalbinizde ayrı bir yere sahip olacak Şirin’le, kitabı Fransızca aslından çeviren Şirin Erkan Leitao ile buluşup bir teşkilat toplantısı yapacağınız Değişim, en mucizevi şekilde elinize ulaştı.
İkinci çoğul kişi kipiyle yazılmış ilk cümleyi görünce hemen ilerleyen sayfalara baktınız. Bütün kitabın bu şekilde yazıldığını fark ettiniz. Satırların çekici davetini derhal kabul ettiniz.
Yeşilin ve bahar ışığının bütün ihtişamıyla şehri ele geçirdiği bu günlerde, parklarda okurken edebî bir macerada olmanın tadını çıkarıyordunuz.
Sizi Size Anlatan Bir Roman
Sizin yaşlarınızda bir adamın tren yolculuğu sırasında zihninden geçenlere şahitlik ederken kendinizi “o” olarak buldunuz. Sonuçta yazar, size hitaben sizi size anlatıyordu.
Elbette siz de uzun tren yolculukları yapmış, kompartımandaki kişilere isimler takıp hayatlarına kendinizce hikâyeler yakıştırmıştınız.
Siz de Roma-Paris karşılaştırmaları yapmış mıydınız?
Bu kadar idealize ettiğiniz bir Roma’nız olmuş muydu?
Kimini bizzat gördüğünüz, kimini dikkat bile etmeden geçtiğiniz bunca tarihî mekân ve eser art arda sıralanıyordu. Adamın zihnindeki hatırlamalar ve serbest çağrışımlar yoluyla ayrıntılarıyla aktarılan Paris-Roma güzergâhında gidip gelen bu trende, adamın farklı zamanlarda aynı mekânlarda yaşadıkları kronolojik olmayan bir akışta anlatılıyordu.
Üniversitedeki Bergson notlarınızın yanınızda olmadığına nasıl da hayıflandınız.
Size ikinci çoğul kişiyle seslenen yazar, okur olarak bakış açınızı elinizden almıştı. Şimdi de düzlemsel zaman akışını ortadan kaldırarak sizi iyice askıda bırakıyordu.
Paris’te iki çocuğu ve “ceset” diyebildiği karısı vardı. Bu kelimeyi görünce kocaman harflerle, kızgın kırmızı bir karalama yapmaktan geri duramamıştınız:
“FAİLİ KİM ACABA?”
Adam, karısını Roma’daki genç kadınla aldatıyordu. Sizi ahlak, vicdan, en çok da evli bir kadın olma hâliniz nedeniyle sonsuz rahatsız edecek bu büyük temaya odaklanmanızı beklerdiniz.
Yazar buna da engel oluyordu.
Zamanın İçinde Başka Zamanlar
Her bölüm sonunda adamın yerini kaybetmemek için koltuğuna koyduğu ve hâlâ kapağını kaldırıp okumadığı roman, iyiden iyiye dikkatinizi çekmişti.
Postmodern edebiyatın en çok kullandığı temalardan biriyle mi karşı karşıyaydınız? Roman içinde roman, kendini yazan roman ya da yazarın romanı yazma serüveni…
Ne de olsa 1957’de yazılmış bir roman okuyordunuz.
Bunu fark etmenizle derin bir iç çektiniz. Çünkü artık “Yeni kitabı ne zaman çıkacak?” diye heyecanlanamayacağınız bir Paul Auster sevdanız var.
Metin boyunca yazarın ışık, ışık oyunları ve renkle ne kadar yakından ilgilendiğini fark ediyorsunuz. Bu ögeleri kullanarak âdeta tablolar çiziyor.
Görselliğin içinden metaforlar ve benzetmeler yaratıyor. Bu bölümlerin metnin en leziz yerleri olduğunu düşünüyorsunuz.
Böylesine görselliği öne çıkaran bir anlatımın arkasında mutlaka özel bir ilgi vardır düşüncesi sizi sıkıştırıyor:
“Hadi bak, aç telefonu, bak.”
Yenik düşüp arama motoruna yazarın adını yazmanız, derya deniz bir evrenin kapısını açıyor.
Belki de hayatınızda ilk defa Fransızca okuryazarlığınızın yetersiz olmasına seviniyorsunuz.
Evet, haklısınız. Yazarın şu mealde bir söz etmişliği var:
“Bir tablo okunabilir, bir metin seyredilebilir.”
Her yönüyle sanatçı bir kişilik. En çok da şair.
Telefonla haşır neşir olurken sizi hayrete düşüren bir bilgiyle karşılaşıyorsunuz:
Yazar, bu kitabı yazdığında otuz yedi yaşında!
Romanın Sınırlarını Değiştirmek
VIII. bölüm öncesinde, üçüncü bölüme geçtiğinizden beri zaman ve mekân geçişlerinin iyice yoğunlaştığını fark ediyorsunuz. Romanın tonu değişiyor.
Katman katman, iç içe geçmiş farklı zaman dilimlerinin üzerine bir de fanteziler ekleniyor.
Bir anda, biraz geç gelen bir aydınlanmayla yazarın ne yapmaya çalıştığına vakıf oluyorsunuz.
Yazar çok zeki!
Öykü, olay örgüsü, kaçırdığınızı fark ettiğiniz pek çok mitolojik gönderme, metafor ve alegoriyle sizi mest eden metin, aslında yazar için bir araç!
Bütün bunları kendi edebî manifestosu ve teknik denemesi için kullanıyor.
Zamanlar arasındaki gidiş gelişler, klasik bir bilinç akışı olmanın ötesine geçiyor. Roman tekniğinde bir bozum yaparak düzlemsel akışı bozmadan, onun içinde dikey bir evrenin varlığını ve bunun mümkünlüğünü gösteriyor.
“Bence” demeden başlayamayacağınız bir cümle kurmadan edemiyorsunuz. Yine de kendinizden çok eminsiniz:
Yazarın birincil önceliği insanın, adamın, hadi ama adını telaffuz edin artık, Léon’un zihnindeki evren ve A noktasından B noktasına nasıl ulaştığı değil!
Yazarın birincil önceliği, roman türünün alışılagelmiş teknik özelliklerini yıkmak. En başta ikinci çoğul kişiyle seslenen anlatıcıyı seçerek “yeni bir roman”ın mümkünlüğünü ispatlamak…
Doğrusu, bunu son derece iyi çalışılmış estetik bir metinle gerçekleştirdiğini idrak edince, “İyi ki teşkilat!” diyorsunuz.
Rüyalar, metinde daha belirgin bir şekilde yer almaya başlıyor. Yazar, insan varoluşunu tek bir bakış açısıyla aktaran roman geleneğine “teknik bozum” yoluyla rüya katmanının varlığını da ekliyor.
Tanrısal anlatıcının gözlemleyebildiği, görünen ve duyulan düzlemsel olay örgüsü içindeki insanın; rüyalar, serbest çağrışımlar, anılar ve fanteziler aracılığıyla çok boyutlu bir varlık olarak gözlemlenebileceğini gösteriyor.
Bu tekniğin, alışılagelmiş roman geleneğinin ulaşmak istediği hedefe ulaşmaktan geri kalmayacağını da kanıtlıyor.
Kitabın son satırlarını okuyorsunuz. Hiç şaşırmadığınız, artık çok da önemi olmayan sona ulaşıyorsunuz.
Bir süredir trenin ritmik hareketleriyle zihninizde ısrarla yazılmaya devam eden bu metin de tamamlanıyor.
Büyük bir keyifle arkanıza yaslanıyorsunuz.
Butor, mon amour!
Ece Aksungur
20 Haziran 2026, 23.16
Toronto
Kitabın Künyesi
Değişim-Michel Butor
Çevirmeni: Şirin Erkan Leitao
Yayınevi: Everest
Sayfa sayısı: 320





















