Mutluluğun Kimyası

İnsanlık binlerce yıldır dünyayı şekillendiriyor. Dağları deldi, madenlere ulaştı; uzaya açıldı, istasyonlar kurdu; atomu parçaladı, enerji elde etti. Ama hâlâ çözemediği bir sır var: mutluluğun kimyası.

En Gizemli Arayış

Düşünsenize… Bir sabah, şebeke suyuna karışan basit bir molekülle gülümsemeye başlasak. Suyun sesiyle birlikte, içimizdeki öz şefkat köpürse ve öfkenin yerini huzur kaplasa. Böyle bir senaryo size nasıl hissettirirdi? Daha bitmedi. Nefret, beynimizin kıvrımlarından damıtılıp alınsa; yerine dinginlik ve hoşgörü dolsa. Sevgisiz geçen bir çocukluğun, kısa bir ‘ısınma seansıyla’ iyileştiğini varsaysak… Kısacası beynimizde bazı mutluluk kimyasalları zirve yapsa.

Başlı başına bir çağ değişimi olurdu, değil mi?

Ama ne yazık ki, tüm bunlar hâlâ birer hayal. İnsanlık henüz böyle bir formül geliştiremedi. Mutluluğu bir şırıngaya doldurup hayata aşılayamıyoruz. Bilim ilerliyor evet, bedenin ısısını ya da beyin dalgalarını ölçebiliyor. Ama bir kalbin eksiklerini, ne kadar üşüdüğünü, neye aç olduğunu hâlâ ölçemiyor. İşte tam da bu noktada başlıyor dış dünyayla tamamlanma çabamız. Hepimiz zaman zaman bu tür cümleler kuruyoruz:

“Sınavı kazanırsam mutlu olurum.”

“Yüksek maaşlı bir işim olursa…”

“Hayalimdeki ev, ideal eş, uslu çocuklar…”

“…”

Ama böyle böyle hep erteliyoruz mutluluğu. Oysa belki de dışarıda değil, içerde bir şeydir aradığımız. Epiktetos boşuna dememiş: mutluluğumuz dış dünyaya değil, ona karşı tutumumuza bağlıdır. Dış dünya değişkendir, ama onları nasıl karşıladığımız bizim seçimimizdir.

Sahip olduklarımızla barışınca başlar asıl hikâyeler. Belki de başka yerlerde değil; balkonun köşesindeki o eski taburede, yudumladığımız sade çayın içimizi ısıtan tadındadır mutluluk.

Küçük Şeylerin Büyük Kimyası

Amerikalı yazar Ilka Chase’e göre, “Mutluluğun temel koşulları; yapacak bir şeye, sevecek bir şeye, ümit edecek bir şeye sahip olmaktır.” Düşününce bu görüş, sadece mutluluğun değil, varoluşun da temelidir. Bu üçlünün olmadığı bir yaşamda ayakta kalmak gerçekten de zordur. Belki de bu yüzden, en sıradan günlerin bile içinde minik bir anlam kıvılcımı ararız. Ancak bu bile geçicidir. Sevdiklerimizi kaybedebilir, hayallerimizden vazgeçmek zorunda kalabiliriz. Evler boşalır, dostlar uzaklaşır, iş değişir. İnsan zamanla eksilir.

Diyelim ki her şey yolunda gitti; sınavdan yüksek puan aldık, istediğimiz işe kabul edildik, hayalini kurduğumuz evi satın aldık… Ya sonra? O sevinçlerin her biri, zamanla anlamını yitirir; tıpkı göğe yükselen bir balon gibi, yerçekimine yenik düşer ve yavaş yavaş kaybolur. Çünkü hayat, başarılarımızla yetinmeyip bizi başka yerlerden sınamaya devam eder. Sevinçler geçer, kahkahalar kırılganlaşır.

Bu noktada durup, belki de kendimize sormamız gerekiyor: Gerçek mutluluk nedir? Onu dışarıda aranan bir hazine gibi mi görüyoruz, yoksa bir ödül gibi mi bekliyoruz?

Belki de en derin huzur, kendimizle barıştığımız anlarda saklıdır. “Evet, bugün iyi hissetmiyorum ama bu da geçecek.” diyebildiğimizde. Kendimize anlayış gösterebildiğimizde, kendimizi yargılamadan dinleyebildiğimizde başlar mutluluğun içsel yolculuğu. “Ben varım, ben sevgiyle doluyum, ben kendimle bir oldum.” diyebilenler, mutluluğun kapısını çoktan aralamıştır.

İçeride bir yerlerde hâlâ yanmaya devam eden bir kıvılcım varsa, insan yaşadığı nice olumsuz durumlar karşısında yine de ayağa kalkabilir. Çünkü gerçek mutluluk, koşullardan bağımsız, içsel bir haldir. Peki, bu içsel kaynağa nasıl ulaşacağız? Bunun yollarından biri, mutluluğu bir sonuç gibi görmekten vazgeçip, bir alışkanlık gibi düşünmeyi öğrenmektir.

Nörobilimci Loretta Graziano Breuning’in de vurguladığı gibi, “Beyninizi yeni yollarla mutlu olmaya eğitebilirsiniz.” Yani beyin alışkanlıklarla çalışır. Ve bazı alışkanlıklar değiştirilebilir. Bu demek oluyor ki, zihnimizi yeni yollarla mutluluğa alıştırabiliriz. Bir diğer deyişle içsel kimyamızı yeniden inşa etmek mümkün. Ve bu değişim, büyük adımlarla değil; küçük fark edişlerle başlar. Gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi açarak…

Bilim her ne kadar mucizevi bir formül ortaya koyamamış olsa da mutluluğa katkı sağlayan dört ana kimyasalı tanımlar: dopamin, serotonin, endorfin ve oksitosin. Bu kimyasallar beynimizin derinliklerinde pasif biçimde beklemez. Onlar, günlük alışkanlıklarımızla da harekete geçirilebilir. Örneğin, düzenli egzersiz serotonin düzeyini artırarak ruh halini dengeleyebiliyor. Güneş ışığı, dışarıda geçirilen vakit, kahkahalar, fiziksel temas — hepsi mutluluğu tetikleyen anahtarlar gibi çalışıyor. Hatta çikolata gibi bazı yiyecekler bile endorfin salınımını artırarak kısa süreli ama tatlı bir mutluluk dalgası yaratabiliyor. Yani sandığımızın aksine, mutluluğun kimyası yalnızca beynin derinlerinde değil, gün içinde seçtiğimiz küçük davranışlarda da gizlidir.

Gürültü İçindeki Keşif

Bugün pencerenizden dışarı baktınız mı? Gökyüzünün tonuna, kuşların sesine, balkondaki çiçeğin kokusuna dikkat ettiniz mi? Kahvenin ilk yudumunu fark ederek içtiniz mi? Bunlar küçük ama gerçek mutluluk tohumlarıdır. Ve onları her gün yeniden sulayabiliriz. Çünkü mutluluk; büyük zaferlerle değil, küçük fark edişlerle büyür. Bir sabah uyanıp, “Bugün iyiyim.” diyebilmek bile bir başarıdır. Unutmayın: “Mutluluk, tek kişilik bir aşktır. Öznesi “ben” olan.” Ve bu aşk, yaşla, mekânla, başarıyla değil; farkındalıkla başlar. Formülü yoktur ama bir keşif sürecidir. Yolculuktur. O yol da dışarıya değil, içeriye doğru uzanır. Bu içsel yürüyüşte taşıyamayacaklarımızı geride bırakmamız gerekir.

Beynimiz, yeryüzündeki her acıyı taşımak, her felaketi bilmek için tasarlanmadı.

Buna rağmen, sosyal medya ya da günümüz dijital kültürü, bizi ‘dünyadaki tüm acılardan haberdar olmalısın’ gibi bir yanılsamaya zorluyor. Oysa bu, bilgi değil; yük. Ruhumuzun derin yapısı, yalnızca kendi çevresine, kendi gerçekliğine odaklanacak biçimde yaratıldı. Bu yüzden bazen en sağlıklı olan, haber akışını azaltmak, dijital sessizlikle zihni arındırmak ve sadece iç dünyamıza yönelmek olabilir. Her şeyi bilmek, her şeyi anlamak değildir; bazen yalnızca tükenmektir. Bilgilenmek ile tükenmek arasındaki farkı gözetmek zorundayız.

Bugün bir niyetle başlayın: Kendi iç sesinizi duymaya. Hayatın küçük mucizelerine göz kırpmaya. Ve hiçbir başarıya, statüye, beğeniye ya da alkışa bağlı kalmadan, sadece kendiniz olduğunuz için iyi hissetmeye. Hayat size ait. Onu en güzel duygularla boyayın. Tadına da siz karar verin.  Belki bir aşure gibi: biraz ondan, biraz bundan. Karmaşık, karışık. Ama olsun yine de sizin eseriniz ve sizin yazdığınız en güzel şiir. Sonra açın pencereyi ve “Ben hazırım.” deyin.

Mutluluk bize küsmez. Ama içeri girmesi için pencereyi aralamak gerekir.

Nezihat Keret

 

Önceki İçerikYaz(ı) Kampı’nda Ne Oluyor?
Sonraki İçerikVoltaire, Candide: Bahçemizi Yetiştirelim!
Nezihat Keret
Her şeyden çok, ailenin lokomotifi olan; daima yetişecek işi bulunan bir Anne, her dizede hayatı sorgulatan, anlatacak öyküsünden çok anlaşılacak hayalleri olan bir Şair, kararlı hale gelebilmek için çoğu zaman ödün vermiş; karşılığında ilham bulmuş bir Kimya mühendisi. Profesyonel yaşamında kalite ve proje yönetimi alanında çalışırken, iç dünyasını edebiyatla ifade etmenin yollarını aradı. Bu süreçte Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünü de tamamladı. Şiir, öykü ve denemeleri çeşitli dergi ve seçkilerde yayımlandı; iki yıl boyunca köşe yazarlığı ve editörlük deneyimi kazandı. Kadınların toplumsal mücadelesine duyduğu hassasiyetle “Kadınım Hepsi Bu!” ve “Herkes Biraz Kadın Olabilir mi?” antolojilerinde, ayrıca şiddet temalı “Duvarın Ardı” ve “Huzursuz Kelimeler” seçkilerinde yer aldı. Yazarın Strese Huzur Aşıladım, Dargın Mutluluk ve Kafa Dengi Ruhlar adlı üç kitabı bulunmaktadır. Hayatı görkemli bir çınar gibi görüp umut dallarına tutunarak; yalın, sade ve mütevazı bir dille köklenmeye çalışıyor. Fırtınalı zamanların gölgesinde ona gayretle yaşama gücü veren şey ise, sonsuz aşka olan inancı. Aynı inançla, “karmaşık ve iyileşmez” diye görülen çağın huzursuzluğuna, rafine üretkenlik olarak tanımladığı şiirler ve öykülerle küçük çözümler aşılamayı hedefliyor.