Menopoz Kapımı Çaldığında

Kırklı yaşların ortasında kapıma dayanan menopoz, benden “eskisi gibi” olmamı değil, kendime başka bir yerden bakmamı istedi. Hormonlardan çok, hayata yüklenmiş rollerle hesaplaştığım bir dönemin içindeyim.

Kapıda Bekleyen Misafir: Menopoz

İlk kez on yıl önce, kırklı yaşlarımın ikinci yarısında kapımı çaldı. Önce küçük tıkırtılar geldi kapıdan. Sonra darbeler artmaya başladı ve kapı arka arkaya yumruklandı. Artık geleni yok saymak, evde yokmuşum gibi davranmak imkânsızdı.

İş hayatımın tecrübe olarak zirvesindeydim. Annelik ve kadınlık hâlim en dolu, en keyifli yıllarını yaşıyordu. Kapının yumruklanmaya başlamasıyla beraber gelen korku, belirsizlik, kafa karışıklığı ve dengesizlik hissi ile hayatım adeta alt üst oldu. Beynim bir sis bulutunun içindeydi ve ben artık eski ben değildim.

Hatırlayamıyor, odaklanamıyor, neşelenemiyor hatta uyuyamıyordum. Sürekli sıcaktan yakınmaya başlamıştım ki bu benim için sıra dışıydı. Elli dereceye yakın sıcaklıkta plajda şikâyet etmeden oturup saatlerce kitap okuyan bir kadındım.

Ergenliğe girdiğimden beri düzeni hiç değişmeyen, sağlıklı bir kadın olmanın tadını sonuna kadar çıkaran ben, huzursuz, bir dakikası bir dakikasına uymayan ve tabir yerindeyse suratsız biri olup çıkmıştım. Yaşın getirdiği yakını görememe sorunları, normal doğumlarımdan kaynaklı başlangıç seviyesindeki bel fıtığımın ara sıra yoklaması ile “Bana neler oluyor?” hissi iyice kendini gösterdi.

İmdadıma annem yetişti. “Hepsi hormonlarının oyunu, korkma, geçecek,” dese de benim hormonlarım tam on yıldır benimle oynamaya devam ediyor. Her yıl başka türlü şaşırtıyorlar beni.

Hormonların Oyunu, Dünyanın Dengesizliği

İlk yıllarda aylık düzenimi bozarak iş hayatımdaki toplantılarımı ve tatil planlarımı alt üst ettiler. Sonra beş dakika içinde otuzar saniye süren ateş basması atakları ile adeta hayatımı cehenneme çevirdiler. Ardından kocaman bir kara bulut gelip beynimin üzerini kapladı. “Neden bu odaya gelmiştim ben?” diye sorgulayacak kadar unutkanlık ve odaklanamama hâli, bütün hayatımın ortasına oturup alışık olduğum tüm dengeleri bozdu.

O gün bu gündür, daha iyi, daha sağlıklı, daha verimli, daha “eskisi gibi” olma yollarının peşindeyim. Fakat artık şunu da kabul ettim: Bu, kadın hayatının kaçamayacağı ve yaşamayı öğrenmesi gereken bir evresi.

Artık işletim sisteminin komutanı az çalışıyor. Fikrini ve çalışma şeklini değiştirdi. Sanki yüksek sesle şöyle dedi:
“Bundan sonra sana sadece fizyolojik olarak ihtiyacın olan östrojeni adrenal bezlerden üretirim, gerisine karışmam. Yaşam enerjini, beyin sağlığını ve kemiklerinin kuvvetini korumak sana kalmış. Üremek artık senin vücudun için sağlıklı değil, o yüzden progesterona da ihtiyacın yok.”

Doğa muhteşem bir döngü kurmuş. Ne var ki insanoğlu her şeye müdahale ettiği için dengeler bozuldu. Yaşam süresi uzadı, iklimler değişti, besinler doğal olmaktan uzaklaştı ama hormonlar yaradılışımızdan beri aynı.

Yirmili yaşlarında anne olan ve ellilerine geldiğinde doğurganlığı biten bir kadın, altmışlarına kadar yaşar ne kemik erimesi ne beyin sisi ne tansiyon ne yağlanma problemi yaşardı bundan kırk yıl önce. Bugünün dünyasında doğum yaşı otuz ve üzerine çıkarken, tüketilen hormonlu ve genetiği bozulmuş gıdalar ile doyuyor ama beslenemiyoruz. Buna tezat biçimde ilaçlar yaşamı uzatıyor; fiziken sağlıksız ya da zihnen zayıflamış ömürlerle seksenli, doksanlı yaşlara kadar soluk almaya devam ediyoruz.

“Menopozdayım Arkadaş” Diyememek

“Bana neler oluyor?” sorusu, bir kitap yazacak kadar derin bilgiyi beraberinde getirdi. Özellikle ülkemizde menopozun kadın için zorlu bir dönem olduğu akla bile getirilmezken bu süreçle ilgili konuşmak hâlâ ayıp ve utanç verici sayılıyor.

Ergenliğe girdiğimiz günden beri saklanma ihtiyacımız vardır. Kimse anlamasın diye okulda ya da yaz tatillerinde yapmadığımız kalmaz. Gerçekleri dile getiremeyiz, “karnım ağrıyor, başım ağrıyor, hastayım,” deriz.

Bugün de pek farklı değil. “Menopozdayım arkadaş, iyi değilim, çok zorlanıyorum, yardıma ihtiyacım var,” diyemiyoruz. Herkes bizi “Cin gibi kadındı, ne olduysa bir aklı durdu sanki. İkide bir sıcak diye camları açıyor ya da elinde yelpaze ile geziyor,” gibi tanımlamalarla ayıplıyor.

Ben şu an çalışma hayatının içinde değilim. Çalıştığım dönemlerde ise bu ithamlarla karşılaşan, hatta mobbinge uğrayan çalışma arkadaşlarıma şahit oldum. Erkek egemen iş dünyası elli yaş ve üzeri kadınları artık istemiyor.

Yeterince hızlı değilmişiz, yeterince aklımızda tutamıyormuşuz, eskisi kadar itaatkâr değilmişiz, sabrımız da azalmış. Evet, ben bunların hiçbiri değilim. Ya da hepsiyim. Yıllarca hızlı, “cin gibi, cıva gibi, sabır taşı gibi, taş gibi” hiç hastalanmadan koşturup durdum. Artık yapamıyorum ve bundan da gocunmuyorum.

Vücudum ve beynim, ne yapmam ve hangi hızda yaşamam gerektiğini zaten söylüyor bana. Bu hâlimle de hem cin gibiyim hem cıva gibi, çünkü tecrübem artık hızla değil, sonuç odaklı çalışarak beni başarılı kılıyor. Daha yavaş bir hayat istiyorum; bu da verimsiz ya da tembel olduğum anlamına gelmiyor. Kendi hızımda giderek de “dünyayı ve şirketleri kurtarabilirim.”

Kendi Hızımı Seçmek

Kendimi kanıtlamak derdinde değilim artık. Hayatımı istediğim hızda ve kalitede yaşamayı seçiyorum. İçimden yemek yapmak gelmiyorsa yapmıyorum. Yürüyüşe çıkmak içimden gelmiyorsa çıkmıyorum.

Bazen saatlerce dizi seyretmek istiyorum, fakat eğlenceli diziler. Trajedilere, abartılmış dramalara, gereksizce saatlerce konuşulan “ülkeyi kurtarma” programlarına tahammülüm yok. Elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra, konu her ne olursa olsun peşini bırakıyorum. Tasalanmanın bana sadece zarar verdiğinin ve sonuçları değiştirmediğinin farkındayım.

Bu süreçte yazmak ve kendimi bildim bileli tek aşkım olan okumak en büyük kurtarıcılarım. Hayat, başkalarının seçimlerini yaşamak için çok kısa.

Bir kadının hayatındaki sorumluluklar ve hatta mecburiyetler, bir de hormonların iniş çıkışlarıyla birleşince zaten yeterince zor bir tablo ortaya çıkıyor. Yaradan, soyların devamını, sağlığını ve yetiştirilmesini biz kadınlara emanet etmiş.

Yaş elli beşe geldi ve artık DUR deme zamanı. Ya da UYANMA zamanı. Bu bir isyan değil, farkına varma hâli. Neden yavaşlatıyor beynim beni? Yaradılışımdan gelen sebepleri var. Artık fiziksel olarak kaybettiğim hiçbir parçam yenilenemeyecek. Artık beynime ya da ruhuma verdiğim hiçbir zararı telafi edemeyeceğim. O zaman durup düşünme zamanı.

Öfke, Affetme ve Yeni Dönemin Eşiği

Evet, öfkeliyim hayata. Hem de çok öfkeliyim. Yıllarca yüklendiklerime, gereksiz yere sırtıma aldıklarıma, sorgusuz sualsiz kabul ettiklerime, kendimi ezdirdiğim yıllara ve adamlara.

Gördüm ve artık kabullenip affedip önüme bakma zamanı. Kolay mı? Hayır, benim için hiç kolay değil. Ne kendimi ne de geçmişimde gördüğüm haksızlıkları, sevgisizlikleri affetmeyi henüz becerebiliyorum. Dolayısıyla kendimi de affedemiyorum. Deniyorum.

Hayatımın bu evresinde, menopozda olmanın bir son değil, yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu öğrenmeye ve kabullenmeye çalışıyorum. Bu da kolay değil. Bunun için de çok zorlanıyorum.

Öfkemle, isteksizliklerimle, sabırsızlığımla, yalnız kalma isteğimle, tahammülsüzlüğümle baş etmeye uğraşıyorum. Bu hâlimle de kabul görmek istiyorum. İyi günlerimde olduğu gibi bu zor günlerimde de kabul görmek ve normal karşılanmak.

Bu hâlimle de benim, aslında değişmedim. Vücudumdaki her şeyin yeni bir düzene alışmaya çalıştığı ve beni birçok hemcinsime göre daha fazla ve daha uzun süre zorladığı bir süreçten geçiyorum. Elimi tutmanıza ihtiyacım var. Beni anlamanıza.

Söyleyeceklerim bu kadar Hâkim Bey.
Kararı Yüce Halkımıza bırakıyorum…

Sedef Cenk

Önceki İçerikThe Beast in Me: Canavar Kim, Kötülük Kime Ait?
Sonraki İçerikJay Kelly: Şöhret, Pişmanlık ve İş-Aile Dengesi