Yeni Bir Başlangıç: Çiniyle Buluşmak
Ek yerleştirmeyle, çok istediğim Çini Bölümü’ne girebilmiştim. Dersler çoktan başlamıştı. Sınıflar oturmuş, herkes birbirine alışmışken; Ekin, Talha ve ben kendimizi ilk Seramik Teknolojisi dersinde, Hale Hocamızın sınıfında bulduk. Pür dikkat dinliyordum ama anlamakta zorlanıyordum. Yapacak bir şey yoktu. Öğrenecektim.
Açıkçası, ancak ilk dönemin sonuna doğru derslere tam olarak adapte olabildim.
Evet, biraz geç oldu, kabul ediyorum ama içimdeki heves bir an bile eksilmedi.
Kalpten Gelen Bağlar
Bu süreçte en büyük şansım, yaşça bana yakın, harika insanlarla tanışmak oldu. Dumlupınar’ın genç yürekleri: Her daim güleç Ayşe, bana Kütahya kültürünü yaşatan Aynur, gönlü güzel Betül, becerikli Adanalı Leydimiz Emine, kendi halinde akıllı arkadaşım Gülşah, ince düşünceli güzel arkadaşım Yasemin… Ve yaşımın sesini duyan, içtenlikleriyle kalbime dokunan arkadaşlarım: Akgül, Ekin, Kübra, Musa, Nazlı, Özge, Selvi, Talha, Ümmügülsüm ve Veli…
Hep birlikte güldük, düşündük, zorlandık… ama en çok da kalpten bağlandık.
Kütahya’da heybeme sayısız güzel anı, kahkaha, yeri geldi gözyaşı ve dostluk doldurdum. Selvi, Ümmügülsüm, beni hiç yalnız bırakmadınız. Hep gönlümde en güzel yerde olacaksınız. Ekin’im, senle çok anı biriktiremesek de sevdiğimizi hep hissettik birbirimizin.
Karar, Cesaret ve Bir Yolculuk
Hiç bilmediğim bir şehir, farklı kültürler içinde yaşadığım günlerim.
Oysa Kütahya’yı tercih ettiğimde, evde bayram havası yoktu. Herkesin içinde bir tereddüt vardı. Ama ben kararlıydım. Her şeyi göze alarak gelmiştim ben Kütahya’ya.
“Levent’e demiştim, İstanbul’da ne harcıyorsam onun dışında kimseden maddi yardım istemiyorum.” Söylediğim her cümleyi göze alarak yola çıkmıştım. İçimdeki sese güvendim: “Sen bunu yaparsın,” diyordu.
Çünkü ben bir şeyi kafama koyduysam, bir şekilde üstesinden gelirim. Bu, hırs değil; inançtı. İstediğim şey uğruna göstereceğim çaba, tüm zorlukların üstesinden gelebilecek kadar büyüktü.
Yeter ki yola çık.
Yeter ki niyet et.
Çabanı gören ilahi sistem, senin önüne yollar açıyor.
Bunu bu yıl defalarca yaşadım.
Nimet ve Gülşah’la Kurulan Yuva
Toplasan bir gün bile yüz yüze görüşmediğimiz ama kalpten bağlandığımız Nimet, bana evinin kapısını açtı. Yaklaşık üç ay boyunca bana bir prenses gibi baktı.
Onunla geçirdiğim o günleri hayatım boyunca unutmayacağım. Ömrümün sonuna kadar onun duacısı olacağım.
Okuldan arkadaşım Gülşah, benden birkaç yaş büyük. O da İzmir Selçuk’ta katıldığı bir çini kursunda bu sanata gönül vermiş, ardından yollara düşmüştü. Bir odalı, iki yataklı bir apartta kalıyordu. Bir hafta sonu beni misafir etti. Konfor alanımın dışına çıkmıştım, bambaşka hayatlara karışmıştım ama mutluydum.
Daha ben ona gelmeden her şeyi düşünmüş, İzmir’den benim için battaniye ve yastık bile taşımıştı. Sohbetimiz esnasında da beklemediğim bir teklifte bulundu:
“Birlikte birbirimize yoldaş olalım,” dedi. Evet, Nimet’te çok rahattım ama daha fazla Nimet’e yük olmak istemiyordum.
Sessiz Kahramanlıklar

Güzel olurdu ama… kirayı nasıl ödeyecektim?
İlk olarak kızım Beyza’dan destek istedim. Yeni işe başlamıştı. Maaşı düşüktü.
Tümünü veremeyeceğini biliyordum, ben de sadece yarısını isteyebilmiştim.
Yarısını halletmiştim ama gerisini düşünüyordum. Hâlâ kafamda birçok soru vardı.
Bir arkadaşımın sözü aklımda kalmıştı. Ben, istemek konusunda hiç iyi değildim. Ama o gün, başka çarem yoktu. Tüm gücümü toplayıp arkadaşımı aradım. Daha ben anlatmadan, şu serpildi yüreğime, ışık saçıldı her yanıma.
Tek şartı, ismini hiçbir şekilde anmayacaktım. Nasıl bir mucize yaşadım, anlatamam. Biliyorum, bana destek olacak o kadar çok dostum vardı ki… Levent’e de söylemedim çünkü o şartlarla gelmemiştim buraya. Sözümü tutacaktım. Kendi ayaklarımın üstünde durmak istiyordum.
Yeni Ev Halleri: Dağınıklığın İçinde Düzen
Kira işini halledince Gülşah’a kararımı söyledim. Sıra Nimet’e gelmişti. Benim Kütahya’daki yuvam… Buruk bir veda olmuş, beni kendi elleriyle yeni evime teslim etmişti. Ama “Olur da yapamaz isen eşyalarını toplayıp dönüyorsun, unutma,” diyerek yanımdan ayrılmıştı.
Yeni evde ilk geceden itibaren “düzen hastalığım” ortaya çıkmıştı. Gülşah her şekilde beni bana bırakmış, şaşkın gözlerle beni seyrediyordu. Beş litrelik pet şişeleri kesip patates-soğan kabı yaparken Gülşah’ın gözlerinin yeşili bir başka yeşile dönüşmüştü. “Elimizdeki imkânlarla en güzelini yaşayacağız, Gülşah,” demiştim gülerek.
Gülşah’ın gözlerindeki şaşkınlığı ve hayranlığı hiç unutmayacağım. Aslında onun düzenine ben dâhil olmuştum ama o bir kez bile bana şikâyet etmemişti. Farklı karakterlere sahiptik ama ikimiz de birbirimizi dengeliyorduk.
Yanlış Kampüs, Doğru Yön
Instagram’da üniversite öğrencileri için açılan bir çalışma programı görmüş ve hemen başvurmuştum. Kurada adımın çıktığını görünce yaşadığım mutluluğu tarif edemem. Evrakları tamamlayıp teslim etmeye gittim ki… Görevlinin uyarısıyla şoka uğradım:
Yanlış kampüse başvurmuşum!
Okulun adresinde “Tavşanlı Yolu” yazıyordu. Ben de “Tavşanlı”yı seçmiştim ama orası bizim kampüs değilmiş ve neresi olduğunu bile ben bilmiyordum!
“Eyvah,” dedim, “Ne yaptım ben?”
İlk işim yine Nimet’i aramak oldu: “Ben oraya nasıl gideceğim?”
Yola düştüm. Kütahya’da ilçelere Filiz Otobüsleri gidiyormuş. Yol tarifini aldım, çıktım.
30-35 dakika sonra Tavşanlı Garı’na vardım. İndim… bomboştu. Hafif bir rüzgâr… İçimde hafif bir endişe… “Ben neredeyim?” dedim kendi kendime.
İlk gördüğüm minibüs şoförüne üniversiteye nasıl gideceğimi sordum. “Biraz bekle, şimdi gelir. 1 numaralı hat gidiyor,” dedi. Bindim minibüse. Ama yol o kadar uzadı ki… “Ben nereye gidiyorum?” dedim kendi kendime. Tam o sırada telefonum çaldı. Ruhser arıyordu. “Arkadaşım,” dedim, “Ben nereye gidiyorum bilmiyorum. Olur da benden haber alamazsan, ne yap et beni bul.”
O da bastı kahkahayı… Telaşta bile birlikte gülmeyi başardık.
Tavşanlı’nın Hediyesi: Bir Evlat Gibi
Okula vardım. Evrakları Mustafa Bey’e teslim ettim. “Size döneceğiz,” dedi. Bilmediğim bir yerde, Mustafa Bey’in güler yüzü içime su serpmişti. Sonuçlar açıklandı. Ders programıma göre Perşembe ve Cuma çalışacaktım. Sabah altıda kalkıyor, kahvaltımı yapıp çarçabuk yola düşüyordum. Gitmeden önce Filiz’i arayıp 7:30 arabasına yer ayırtıyordum.
Herkes “Nasıl gidiyorsun bu yolu?” diyordu. Oysa İstanbul’da da en yakın yere bir saatte varıyordum. Buradaysa yemyeşil bir yol manzarasıyla yarım saatte gidiyordum. Tavşanlı’nın bana en büyük hediyesi Şeyma oldu. Olaylara yaklaşımı, insanlarla iletişimi etkileyiciydi. Tüm idari personel, hocalar… Hepsi birbirinden değerliydi. Tavşanlı benim ikinci evim olmuştu.
Çalışmaya ihtiyacım vardı. Ve ne görev verildiyse en güzel şekilde yapmaya çalışıyordum. Burada tanıdığım iş arkadaşlarım ise bana çok büyük güçtü: Dilek, Özlem, Emine, Sinem, Sümeyra, Ali Rıza ve benimle aynı kaderi paylaşan, yol arkadaşım, iş arkadaşım, adeta oğlum Hakkı.
Bir Fırça Darbesi: Büst ve Onur

Bir sabah okula girince gözüme takılan Atatürk büstünün boyasının solmuş olduğunu fark ettim. Elimden geliyordu boya yapmak. Müdür Yardımcısı Nedret Hanım hemen yardımcı oldu ve beni İsmail Bey’e yönlendirdi. Boyamı ve fırçamı hallettikten sonra başladım boyamaya.
Okula girer girmez güneş gibi parlıyordu artık Atatürk büstü. Bu küçük dokunuşum, Müdür Bey’in, Nedret Hanım’ın, Ali Bey’in dikkatini çekmiş ve bana teşekkür etmişlerdi. Ben de bu takdir karşısında çok onurlanmıştım.
Bir Demlik Sohbet: Tavşanlı Usulü
Bir gün çay ocağındayız, küçük İsmail sordu: “Abla, çayı nasıl demliyorsun?”
“Su kaynayınca, çayı demliğe koyar, üzerine döker, demlemeye bırakırım,” dedim.
Güldü. Tavşanlı’nın şivesiyle: “Abla, burada öyle demlenmez.”
“Nasıl yani?” dedim.
“Çayı koyarız, ocak üstünde azıcık kabartırız,” dedi.
Hiç duymamıştım. Ben şaşkın, o şaşkın. Sonra kahkahalar…
“İstanbul’a dönersem senin anlattığın gibi demleyeceğim,” dedim.
“Sen de ‘Bu yaşta çay demlemeyi yeni öğrenmiş’ diye anlatır, güler geçersin,” dedim.
Gülüştük.
Lavanta Kokulu Sohbetler
Gençlerle geçirdiğim her günü fırsata çeviriyordum. Ali Rıza termosta çay getirirdi, ben de haşhaşlı, tahinli simit alırdım. Lavanta bahçelerine karşı çay keyfi yapardık. Onlar için bir etkinlik, benim içinse içimdeki evlat özlemine bir nebze olsun su serpmekti.
Her iki taraf da hâlinden çok mutluydu.
Yola Çıkmanın Cesareti
Zaman sessizce akıp gidiyordu. Bol kahkahalı günlerimin yanında içimde sessizce ağladığım günlerim de oldu. Ama beni hiç yalnız bırakmayan arkadaşlarım, farkında bile değillerdi ama yanımda olmaları benim için çok kıymetliydi.
İşte böyle… İnsan bazen yolda kaybolur gibi olur ama sonra anlar ki, aslolan yola çıkma cesaretidir. Ben o cesareti gösterdim. Kimi zaman tökezledim, kimi zaman yalnız hissettim… Ama hiçbir zaman pes etmedim.
Çünkü artık biliyorum:
Hayat, hazır hissetmeyi beklemeyenlerin cesaret yolculuğudur.
Müjgan Balcı






















