Kilimanjaro

11Saat 15:00. Evden çıkmama 1 saat var. Bilgisayarımı açıp maillerimi son bir kere daha kontrol ettikten sonra “Out of Office” uyarımı koyduğumda tatilin başladığını hissetmiştim. Ne hikmetse bu uyarı mesajının büyük etkisi varmış. O anda enerji ve heyecanım bir anda katlanarak büyümüştü. Sonra yarım kalan çanta hazırlama işine devam ettim. Arkada çalan “Jambo Kenya” şarkısı da hafiften heyecanımı arttırıyordu. Rota kendi kadar bahtı da kara olan Afrika’nın en çok merak ettiğim iki ülkesi Kenya ve Tanzanya. Asıl hedef ise Afrika’nın en yüksek noktası Kilimanjaro Dağı’nın zirvesi Uhuru… Selam götürmek için gidiyorduk Kili’ye Kaçkar’dan, Toroslar’dan, Ağrı’dan, Munzur’dan…

Jimmy, Emmanuel, Rahimu, James, Moses, Zacharia, Selemani, Esrom, Jeremia, Paskal, Amiri, Maulid. Kilimanjaro’ya çıkış takımımız. Evet bu kadar kalabalık. 3 kişi için 1 rehber, 1 asistan rehber, 1 aşçı, 1 garson ve 8 porter (yükleri taşıyan arkadaşlar).

Her biri 20 kilo yük taşıyacaktı porterların. Kilimanjaro Milli Parkı’na girişte tartılar var ve hiçbirine 20 kilodan fazla verilmiyormuş insanlık gereği!! Anlamadık ilk başta; 8 kişi ne taşıyabilirdi ki 3ümüz için. İlk gün kampımızda katlanan sandalyeler ve masayı görünce tüm hevesim gitmişti Kilimanjaro için. Ne anlamı vardı ki, 18 – 20 yaşındaki cılız gençleri köle diye tutup zirveye çıkacaksın, sonra ballandıra ballandıra anlatacaksın. Keşke gelmeseydik!

Biz bu kadar porter istemiyoruz diye direttik yola başlamadan ama nafile. Tanzanya’nın fakirliğini bu kadar keskin bir biçimde tecrübe etmek kolay olmadı. Belli bir kontratı yok çoğunun, bir daha dağa/işe ne zaman çıkacakları da belli değil. Günlük alacakları 5 dolara bir de bizim vereceğimiz bahşişlere bakıyor hepsinin hayatı. Evli olanlar var, çocukları yemek bekleyen…

klamenjeroGarsonla aşçıyı duyunca bizimle gelecekler arasında, ilk önce dağ ile ilgili birer terim diye düşündük (waiter ve cook şeklinde) ama bildiğin sözlük anlamıyla söylemiş rehberimiz Jimmy. Biri yemeklerimizi yaptı diğeri servisini. İlk önce bizler yedik, bizim için taşınan masa ve sandalyelerde, sonra onlar çadırlarında. Hep beraber yer sofrası kuralım inadımıza yine kafa sallayarak cevap verdi Jimmy; Kilimanjaro’ya çıkış kuralı bu idi. En iyi servisi sunmaya çalışıyorlardı, sonunda iyi bir bahşiş alabilmek için. Belli ki önceki müşterileri böyle alıştırmıştı onları, lord olmak hoşlarına gidiyordu sanırım. Biz ise yediğimizin tadını alamıyorduk onlar bizi beklerken. Çok zorladıysak da James’i oturtamadık bile masamıza. Gözlerimizin içine bakamadan hayır diye kafasını sallıyordu. Çadırlarına gidip oturduysak da kıramadık para veren-çalışan ilişkisini.

Duygu nöbetleri geçiriyor insan yolculuk boyunca; kafanı kaldırıyorsun karşında Kilimanjaro, kalbin çarpıyor iki kat, gözlerin büyüyor, büyüleniyorsun. Kafanı indiriyorsun karşında porter, ayak parmaklarını görüyorsun ayakkabısının içinde, yırtık pantolonu, göz göze gelmeye çekiniyor kafası yerde. Yok arkadaş dayanamıyorsun, yanına gidiyorsun, bir silkeliyorsun çocuğu omuzlarından “heyy biz arkadaşız” diye ama yok! Arkadaş olursak az bahşiş alacağını düşünüyor belki de. Hayatımda bu kadar büyük bir duygu çelişkisi yaşamamıştım. Heralde yaşamayacağım da. Öyle bir yerdesin ki, yaprak döküyor bir yanın, bir yanın bahar bahçe, kutup soğuklarını hissediyorsun ateşin içinde… Sonra gülüp eğlenen beyazları görüyorum ilerde, itesim geliyor aşağı, kaybolsalar keşke bulutların içinde!!

Saat 23:00. Uyandık. Oysa sadece 4 saat önce uyumuştuk. Gün içerisindeki 10 saatlik yürüyüşten sonra yorgunduk da. Dağda dördüncü gecemiz. Barafu Kampı’ndayız. 4.600 metre. Kilimanjaro Zirvesi için artık çok az vakit kaldı. Heyecan her saniye 100e katlanıyor. Çadırdayız. Dışarıda kıyamet kopuyor sanki. Az kaldı, çadır uçtu uçacak. Dışardan 3-5 kişi elleriyle çadıra çöküyor gibi. Macera seviyorsanız hayatta tecrübe edeceğiniz en güzel anlardan biri olabilir bu uyanma anı. Rüzgar Hayko Cepkin şarkısı söylüyor. İnsan soğuğu duyar mı derseniz, cevabı çok net “evet”. Çadırın içi mi? Sıcacık. 1 saatimiz var, saat 24:00’de hazır olmamız gerekiyor. Önümüzde 7 saatlik bir yol var. 4600’den 5.895 metreye, Uhuru Zirvesi’ne çıkacağız. Güneşin doğuşunu Afrika’nın en yüksek noktasında izlemek istiyoruz.

Martı Dergisi Foto 4_Aytekin Bal_KilimanjaroHazırlanıyoruz. İçlikler, çorap, tepe lambası, yedek fener… Çorabımı giyerken bulunduğumuz kamp alanını düşünüyorum. Saat 17:00’de varmıştık çadır kurduğumuz alana. İnanılmaz güzel bir noktadayız. Bulutlar altımızda. Hemen arkamızda karlı zirve. Düşündükçe enerji doluyor içime. Ekstra enerji almaya gerek yok. Bu işleri seviyorsanız içinizde patlamayı bekleyen bir enerji birikiyor zaten.

Nejat Abi ile Doğan hemen yanımda. Hazırlanma telaşımız var hafiften. Birbirimizi gaza getiriyoruz. Çadırın içinde inanılmaz bir heyecan… Geyik yapıyoruz aramızda çayımızı içerken. Yanında bisküvi. O sıra rehberimiz Jimmie seslendi. Yola çıkma vakti…

Yüzümü görmek isterdim çadırdan dışarı ilk uzattığımda. İğneler batıyor sanki. Nejat Abi ile Doğan’ın yüzleri hala aklımda. Karanlık bir gölge var arkamızda, büyük mü büyük. Zirvesi bizi bekliyor. Rüzgar bizi götürecek gibi. İçimizdeki heyecan daha güçlü rüzgardan…

Tepe lambalarımızı açıp başladık yola. Önümüzde 7 kocaman saat var, tamamı yokuş…

Yol bitmiyor, yürüdükçe büyüyor sanki karanlık gölge. Dinlenmek için koca bir taş bulup arkasına saklanmalısın. Yürüdüğün yere çöktürmüyor rüzgar. Kafanı kaldırıp da senden önce kamptan ayrılmış olanları ufak ufak ışıklar şeklinde görünce derin bir nefes alıyorsun. Ay kadar uzaklar sanki. Ama yıldızlar! Sevdiğinin gözleri gibi… Binlerce.

7 saat neler düşündüm neler. Çocukluğumun hatırlamaya başladığım ilk gününden bugünlere kadar geldim. Kimler geçmedi ki kafamdan. Aklıma nasıl geldiğini bile bilmiyorum bazılarının. Ara ara gülümsüyorum, kendi kendime konuşuyorum sanki. Önümde Nejat Abi, kafası yerde yürüyor. Ara ara birbirimize seslenip gülümsüyoruz. O anda kelimelerin yetersizliğinden aslında gülümsememiz. Çok şey anlatıyoruz birbirimize… Bir önde diğer rehberimiz Manu. Doğan geride kaldı. Asıl rehberimiz Jimmie ile birlikte yavaş yavaş yürüyor lambaları…

Yaklaştık…Güneş doğdu doğacak. Işıkları hissetmenin verdiği enerji ile güç geliyor. Yol bitti bitecek. Az kaldı Uhuru’ya. Yükseklik hastalığı denen şey çok illet. Attığım her adımda baş ağrısı artıyor sanki. Mide bulantısı cabası. Çantadan çıkarıp suyu almak ise büyük mesele. Biraz oturduktan sonra ancak elin ancak gidebiliyor çantana.

 

 

 

13

 

Ve zirvedeyiz. Güneş göründü. Hayatımda bir çok “en” yaşadım daha önce. Çok farklı tecrübelerim, anılarım olmuştu. Hayatımda hiç bir şeye değişemeyeceğim nice sabahlarım olmuştu, güneş doğmalarına şahitlik etmiştim. Ama bu bir başka. Afrika’nın en yüksek noktasında güneşin doğuşunu izliyorsun. Bulutlar altında, köpük köpük. Kim bilir ne hikayeler yaşanacak bugün bu kıtada. Neler olacak Kongo’da acaba. Ya Kamerun. Çocuklar kalkıp okuluna gidecek az sonra, bazıları işe. Biz en yüksekteyiz. İstanbul geliyor aklıma. Normalde bu saatte Mahmutbey tarafında oluyordum. Ama bu sefer değildim. Çok istemiştim ve burdaydım. Yüzümde unutamayacağım bir gülümseme…

İnişe geçtik. Son kampımız Mweka’dayız Uhuru Zirvesi’nden sonra geleneksel şarkılarını söylüyorlar arkadaşlar. Heyecanlılar da, şarkı bittikten sonra bahşişlerini alacağını biliyorlar. Şarkı bitti. Bir veda konuşması istedi rehberimiz Jimmy. Hayatımın en zor konuşmasını yaptım sanırım. Hele ki konuşma sırasındaki alkışlamaları… Gözlerim ha boşaldı ha boşalacak. Sonra sarıldık birbirimize, o zaman zayıflıklarını daha keskin hissediyorsun!!

Hiç almayacakları bahşişleri aldılar bizden, keşke daha fazla verebilseydik diyorsun ama 10 değil ki 1000 porter var daha. Başka bir şey yapmalı, bir savaş olmalı belki de makus talihlerini yanmeleri için. Belki hepsi can vermeli ama değişmeli bu düzen.

Biz kendimiz ne yapabiliriz diye düşündük ve küçük bir katkımız olabilir düşüncesiyle ayakkabıları numaralarını aldık hepsinin, bir de sağlam bir adres. Bu ayakkabılar belki birinin hayatını kurtaracak (tırmanışımızın üçüncü gününde kötü bir haber aldık; bir porter kayalardan düşmesi sonucunda hayatını kaybetmişti), belki işi daha da devam ettirip rehber olacak, bir meslek kazandıracağız, ama şu kesin ki bir sonraki tırmanışında ayakları üşümeyecek.

Dağdan indik. Sertifikalarımızı almak üzere otele geldik. İnsanın 6 gün sonra kendini aynada görmesi çok ilginç olacak ki, kendime selam verdim gayrı ihtiyari. Sertifikalarımızı aldık, veda biralarını da içtikten sonra rehberimiz Jimmy ve asistanı Emmanuel’i uğurlamak üzere kapıya doğru yöneldik. Garip bir bağ oluşuyordu dağda, 6 koca günü beraber geçiriyorsun, sonra hayatında bir daha görmemek üzere güle güle demek garip bir ruh hali oluşturmuştu bizde. Belki 5 defa sarıldık Jimmy ile. Sonuncusunda kulağıma eğildi, fısıldayarak: “Benim çantam yırtık, göndereceğiniz koliye bir de çanta koyar mısınız?”.

Ve tekrar duygu nöbetleri… ateş / buz içiçe, ne eriyor ne sönüyor. Afrika ateşi bu olsa gerek!

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: