Teknoloji gelişiyor, dünya değişiyor. Kasiyer olmayan marketler, otomatik giden toplu taşıma araçları, akıllı ev sistemleri, otomatik dil tercümeleri, görüntü işleme, ses tanıma, insansız hava araçları ve savunma sistemleri-ki bunlar bizde de var- ve daha pek çok şey artık hayatımızdaki yerini hızla alıyor. Elbette ki her yenilik beraberinde birtakım kolaylıklar, hız ve konforu da beraberinde getiriyor. Mesela bir telekomünikasyon şirketi insan kaynakları süreçlerinde yapay zekâyı kullanarak işe alım süreçlerini dijitalleştirdiğini ve çalışan deneyimini iyileştirdiğini söylüyor. Uluslararası başka bir kozmetik devi, sohbet robotuyla yılda 1 milyondan fazla başvuruyu değerlendirdiğini, böylece işe alım sürecinde 200 saatlik bir zaman kazanımı sağladığını belirtiyor. Uluslararası bir elektrik şirketi çalışanlarının gelişim alanlarını belirlemek için YZ destekli bir performans gelişim sistemi kullanıyor.
Ancak bu iş bu kadarla sınırlı değil. Bunun bir de öteki yüzü var: İşsizlik.
“Biz küçülmeye gidiyoruz, artık işler değişiyor”
Son yıllarda birçok sektörde şahit olduğumuz yeni bir durumla karşı karşıyayız. Adına teknoloji diyorlar, dijital dönüşüm diyorlar ama ben buna özellikle de bu dönüşüm sürecinde işverenin çalışanlarına karşı takındığı tavırlara bakınca başka bir isim veriyorum: Yapay zekâ egosu.
Çok çalışıyorsun; görevini yerine getiriyorsun, üzerine düşeni yapıyorsun ama “mesaiye kal” diyorlar, “aman çok acil, hemen hallet” diyorlar, “bunu yapmazsan ceza yeriz, araya alıver” diyorlar. Görev tanımın dışında kalan işlere de bakmanı istiyorlar, senin sabahlayarak hazırladığın projeyi kolaylıkla “ben yaptım” diyerek sahiplenebiliyorlar. Öğlen tatilin yalan oluyor, akşam mesailerin uzuyor. Önüne yığılan dosyalar arasında bir tost yiyebildiysen ne âlâ… Bunlar azmış gibi tele konferanslar, iki saatte bir toplantılar, görüntülü görüşmeler bir türlü bitmiyor. WhatsApp’ta iş gruplarına cevap yazmaktan gözlerin şeşi beş oluyor. Sonra da üç aylık bir çalışmayı bir haftada bitirmen bekleniyor. Ne kendine ne de ailene vaktin kalıyor. Bu kadar çaba, bu kadar koşturma, sağlığından olma…. Hepsi ev kiranı ödeyebilmek, çocuğun okul taksidini verebilmek, kredi kartı ekstresinin asgari tutarını verebilmek için… Sonra “Bu ay satışlar düşük, biraz daha müşteri odaklı olun” diyorlar. “Performansın zam alman için çok yeterli değil” diyorlar. Biraz daha çalış diyorlar, uzun (sözde) performans değerlendirme toplantıları sonucu “Sen bize lazımsın, biraz daha gayret et” mesajı veriyorlar. “Biraz daha sabretsen, bak terfi zamanı geliyor” diyorlar.
Ve sonra… Bir gün gelip “Biz küçülmeye gidiyoruz, artık işler değişiyor” bahanesiyle hayallerini askıya alıyorlar. Kurumsal yapılarda ise şöyle ifade ediliyor bu durum: “Şirketimizde yapay zekâ entegrasyonuna başladık, insan kaynağına olan ihtiyacımızı optimize ediyoruz.” Yani, “Artık bazı çalışanları gözden çıkarıyoruz çünkü işlerimizi daha ucuza halledecek bir şey bulduk.”
Size, kendinizi izah etmek zorunda bırakıyorlar. “Benim çalışmalarım ortada, elimden geleni fazlasıyla yapıyorum” diyecek oluyorsunuz… “Yapmasaydın…” diyorlar. Küçük işletmelerde ise bu cümle şöyle devam ediyor: “Zaten ne yapıyordun ki, senin yaptıklarını artık yapay zekâ yapıyor. Biz de ona geçtik.”
Ego Nerede Başlıyor?
Yapay zekâyı elbette küçümsemiyorum. Zaman zaman ben de kullanıyorum. Ama yapay zekâdan işlevsel olarak yararlanmak başka, onu bir insana karşı tehditmiş gibi kullanmak başka.
Bu “ego” şurada başlıyor:
İşveren, artık maliyetlerin yüksek olması sebebiyle maaşlarını ödemede güçlük çektiğini nazik bir dille anlatmıyor. İşveren, doğrudan çalışanına onu değersiz gördüğünü ima ediyor. Diğer bir ifadeyle eskiden sıkça kullanılan “Şartlarımız böyle. Sen gidersen, senin yerine başka biri bulunur” cümlesi yerini “senin yerine bir şey bulunur”a bırakıyor. Bu, “senin yerine yeni bir yazılım yükleriz, olur biter” demek oluyor.
Geçen gün iki arkadaşın kahve sohbetine kulak misafiri oldum. Biri diğerine dedi ki “Bak ben yıllardır çalışıyorum, bu performans değerlendirme dedikleri şeyden hâlâ bir şey anlamış değilim. Yönetimden torpilli olanlara prim veriyorlar, çalışana güle güle diyorlar. Gerçekte bu performans değerlendirme denilen şey şöyle olmalı: Objektif bir sistemin olur. Orada elde edilen sonuçlara göre, değerlendirilen kişinin kariyer planlaması, eğitim ihtiyaçlarının belirlenmesi, ücret zam oranının tespiti gibi konularda veri olarak kullanılır. Bizde ne oluyor? Eğitimler maliyetli bulunuyor, ‘çok yoğunuz, eğitimini şimdilik ertele’ deniyor ya da en düşük bütçeli bir eğitime git deniyor. Şirkette -torpilli değilsen- yükselme şansın olmuyor, eh zam da istediğin gibi gelmiyor. Yani performans değerlendirme dedikleri şeyde, işveren senin ruh sağlığınla oynuyor.”
Haklı mı söylediklerinde bu arkadaşımız? Evet, haklı.
Yeri gelmişken (eski bir İK yöneticisi olarak) değinmeden edemeyeceğim; amaç ve düşünce mantıklı olsa da bu performans değerlendirme denilen olay, neticede insan tarafından yapılmaktadır. İnsan tarafından yapıldığı için de bazı istisnalar olabilir. Yani değerlendirenin sizinle ilgili önyargıları, olumsuz düşünceleri, kendi kalıpları vb. olabilir, buna göre sizi değerlendirebilir. Sizden -yapılan görüşmelerde- dedikodu almak isteyebilir, dedikodu vermezseniz “aman seninle de hiç muhabbet edilmiyor” diyebilir. Eğer olumsuzbir şeyler varsa buna göre sizi değerlendirebilir. Yani bu durum, değerlendirenin nasıl baktığıyla o kadar alakalıdır ki, hangi ölçüm programı kullanılırsa kullanılsın, isterse sizi çok iyi, isterse çok kötü gösterebilir. Buradaki asıl amaç sizinle çalışmanın istenip istenmediğidir aslında. Bu değerlendirme size motivasyon sağlayabilir veya sizi işten tamamen soğutabilir. Değerlendiren kişinin sağ duyulu, objektif, olgun ve adil olması işin kilit noktasıdır. Ama böylesine denk gelmek de kolay değildir. Yapay zekâ ile objektif performans veya motivasyon görüşmeleri yapılır mı, yapay zekâ ile kolaylıkla hak yenmeden primler, ücret zamları vb. hesaplanır mı… Önümüzdeki zamanlarda göreceğiz. Hazır sözü gelmişken eklemek istedim.
Evet… Nerede kalmıştık… İşverenlerin yapay zekâ ile ilgili tutumunda… İşverenler artık çalışanın performansını bahane ederek yapay zekâdan daha çok verim alabildiklerini söyleyebiliyorlar. Böyle olunca da kasiyerler, muhasebeciler, turist rehberleri ve daha pek çok ‘yılların emektârı’, işsiz kalabiliyor. Tüm bunlar olup biterken işveren tarafı duyarlı olamıyor, çalışanın içinde olduğu durumla empati kuramıyor. Zaten ‘şımarıklık ve ego’ da burada başlıyor.
Yapay zekâ az maliyetle sizin önünüze birçok iş sunabilir. Proje geliştirebilir, bir departmanın üstlendiği iş yoğunluğunu üstlenebilir. Her sorduğunuza bıkmadan, usanmadan cevap verebilir. Sigorta, zam, yan haklar istemeden çalışabilir. Çevirilerde, sunumlarda daha hızlı olabilir. İşlenen her türlü veriyi hızlıca önünüze koyabilir. Ama size demli bir çay koyamaz, çayı servis ederken “Bugün yüzünüz asık, hayırdır bir sorun mu oldu Ali Bey?” diye soramaz. Pazarlık yaparken “Ablacım vallahi zararına veriyorum” cümlesi kuramaz. İşten bile ayrılsanız, “Olsun, daha iyisini yaparsın” deyip sırtınızı sıvazlayamaz. Haksızlıklar karşısında vicdanlı davranamaz.
Siz hiç bulaşık makinesi veya mutfak robotu kullandığınız için annenize ya da eşinize “Artık sana gerek kalmadı” der misiniz? İşte mesele tam da bu. Teknoloji tamamlayıcıdır, yer değiştirici değildir, olmamalıdır da.
Peki Ne Yapmalı?
Buraya kadar biraz içimizi döktük belki ama çözüm de aramamız lazım. Öncelikle işverenlerin şu “yapay zekâ” egosunun ve şişkinliğinin biraz inmesi gerek. Yapay zekâyı, insana alternatif değil, yardımcı sistem olarak kullanmaları gerektiğini öğrenmeliler.
Diğer yandan çalışanlar olarak da kendimizi biraz geliştirmemiz gerekiyor. Yani “Ben yıllardır böyle yapıyorum” deme dönemi bitti. Yeni sistemleri öğrenmek, entegre kullanmayı bilmek gerek. Sonuçta şirketler küçülebilir, büyüyebilir, kullandıkları sistemleri değişebilir. Ama asıl mesele insan değerini unutmamaktan geçer.
Yapay zekâ, doğru kullanıldığında insana yardımcı olur. Ama insanı değersizleştirmek için kullanılırsa hem insana hem de teknolojiye haksızlık yapılmış olur. Buradan tüm işverenlere ve yapay zekâyı insana tercih edenlere sesleniyorum: Teknolojiye yatırım yapın ama insanı harcamayın. Emeği küçümseyen hiçbir sistem sürdürülebilir değildir. Önemli olan “Artık sana gerek kalmadı” yanlışından çok, insanla teknolojiyi birlikte uyumlu şekilde çalıştırabilmektir.






















