Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı, henüz ulusal kimliği oluşmamış, yoksulluk ve imkansızlıklar içerisinde olan, elverişsiz doğa koşullarına sahip, umutsuz bir Fin halkından bugün umudun varlığını bizlere bir kez daha hatırlatan bir halk destanıdır.
Altı asır boyunca İsveç’in bir parçası olan Finlandiya, 1908 yılında özel yasalarla yönetilen Büyük Dükalık konumunda Rusya İmparatorluğuna katıldıktan sonra ekonomik kalkınma konularıyla ilgilenen kendi yasama ve yürütme organları olan özerk bir ülke konumuna gelmişti.
Bugün bizlere ilham olan bu destanı yazan Fin Halkı, özgün ulusal kimliklerini oluştururken “eğitimin gücünün” tek kurtuluşları olduğunun farkındaydı.
Okul ve Eğitim
Kitapta “Okul bizim en büyük servetimizdir” satırları ile konuya güçlü bir giriş yapıyoruz. İlerleyen bölümlerde göreceğimiz, okullarda uyguladıkları eğitimin içerik çeşitliliği ve yapısal reformlarından etkilenmemek mümkün değil.
Akademik eğitimin önemi hepimiz için yadsınamaz bir gerçek. Lakin eğitimi, sadece akademik olarak sınırlandırmamak gerekir. Toplumu oluşturan her bireyin eşit bir eğitim seviyesine getirilmesinin şartı ve bu konunun çözümünde her meslek grubundan liderin ve aydının gayreti ile ilerleme serüveni kitabın hemen her bölümünde itina ile işlenmiş. Yine bu anlayışın ışığında anlatılan tatlıcılar kralı Jarvinen ve Karokep hikayeleri de kitabın içimizi ısıtan etkili satırları arasında yerini alıyor.
İki karakterin örneğinde de bireysel yetkinliklerimizin farkındalığı ile mevcudiyetimize değer katmak için attığımız her adımın bireysel eğitimimizin bir parçası olduğunun vurgusunu görüyoruz. Kitabın içindeki diğer örnekler ve referanslar da okuyucuyu konunun daha da içine çekiyor. Hatta tam da burada bizleri harekete geçirebileceğinin bilgisini de sizlerle paylaşmak isterim.
Toplumun, rutinlerinde oluşturdukları, okuma alışkanlığı, yeni bir bilgi öğrenme merakı, sanatı anlama ve yaşamı bir sanatçı gibi yaşama gayretleri ve yaptıkları her işi ellerinden gelenin en iyisini yapma niyetleri hikayelerde bulacağınız önerilerden sadece bir kaçıdır.
Kitapta, eğitimin yansıra sanat konusu da etkin bir şekilde işlenmiş. Hayatımıza sanatı kattığımızda dinleme ve anlama becerimizin yani iletişim kabiliyetimizin artacağına ve görme biçimlerimizin derinleşeceğine inanan ve önemseyen biri olarak kitabın bu konudaki aktarımını da çok sevdim.
Tam bu noktada eğer okumadıysanız John Berger’in “Görme Biçimleri” kitabını da okumanızı tavsiye ederim. Bu tavsiye sonrası asıl kitabımıza dönerek, Petrov’un gençlere seslendiği bölümle devam ediyorum.
Yaratıcısı olun, refahın yaratıcısı, bilincin yaratıcısı, vicdanın yaratıcısı olun.
Bedeninizin, zihninizin ve ruhunuzun bütün gücünü vererek…
Bu satırlar bizi bir kez daha sanata, spora ve kitaplara ve eğitime daha yakın olmaya davet etmiyor mu? Elbette ediyor. Davetin de ötesinde kendimize yatırım yapmanın önemini iliklerimize kadar hissettiriyor.
Peki kendimize yatırım yapmak ve bu anlamda gelişim göstermek neler yaratır?
Bu sorunun cevabını size yine kitaptan aldığım satırlarla vereceğim.
“Bu nedenle burada sıradan insanlar bile düşüncede derin bir uykuya yatmaz, odun yığını gibi içten içe çürümez. İnsanlar yoksulluklarına, engellerine çaresizce baş eğmez. Kaderini başkasının iradesine bırakmaz, “her şey olacağına varır” deyip oturmaz.
İrade ve Kayıtsızlık
Kitabı okurken dikkatimizi çeken diğer önemli iki kavram da irade ve kayıtsızlıktır.
Kitabın içinde yer alan bu kavramlarla ilgili “Mücadele sadece cehalete, yalana ve alçaklığa karşı değildir. Aynı zamanda insan iradesini acımasızca baltalayan kayıtsızlığa karşıydı” satırlarının bizi başka bir noktaya taşıdığına işaret ediyor ve yine kitabın satırları ile devam ediyorum.
Lev Tostoy ne güzel söylemiş.
“Hayattaki büyük düzensizliğin ana nedenlerinden biri, herkesin düzenli ve düzgün hayata sahip olmak istemesi ancak hiç kimsenin hayatı düzene koymak istememesidir. Herkes hayattan bir şeyler almak ister ama kimse ona bir şey vermeyi düşünmez bile. Bencil, soyguncu, sömürücü, parazit olarak yaşarlar.”
İşte bu noktada kayıtsız kalmamanın, irade göstermenin ve hatta sorumluluk almanın önemini bir kez daha hissediyor ve arkasından,” ben hayata ne veriyorum?” sorusu ile bizleri baş başa bırakıyor. Kitabın sonuna doğru zihin açıcı ve okuyucuyu sorgulatan sorular birbirini kovalıyor.
Mesela, L. Mac Donald’ın da kitabında sorduğu gibi,” kendinizi kim olarak görüyorsunuz?” Sanatçılar, hayatın mimarları mı? Yoksa dar görüşlü ve iyi beslenmemiş gübre solucanları mı? Ya da yırtıcılar ve yok ediciler mi?
Ve siz “yaşamın kurucuları” diye seslendi L. Mac.Danold,
“Önce kendiniz yanın ve sonra başkalarını aydınlatın. Her nerede ne inşa ediyorsanız: Köyde ya da kentte, parlamentoda, orduda, kilisede, eğitim bakanlığında veya başka bir yerde yanın. Bir anlığına alevlenmekle kalmayın: Bir günlüğüne, bir haftalığına veya bir aylığına. Hep yanın! Yanın ve aydınlatın.”
Bu bölümde üzerinde durduğumuz dil, iletişim, okuma ve öğrenme merakımız, eğitime ve sanata bakışımız ve tüm bu konulara ayırdığımız zamanın kendi bireysel gelişimimize yaptığımız yatırım olduğunu bir kez daha vurguluyorum. Bireysel olarak gösterdiğimiz her gelişim toplumumuza ışık tutacaktır.
Yazımı bitirirken yine çok sevdiğim bir başucu kitabımın satırlarıyla sizi buluşturmak istiyorum.
“İnsan modern dünyanın kralı, hem kaynak hem tüketici olarak.” -Kariyerim Gelecek
Odağımız üretim ve gelişim olsun.






















