Işıklar Kenti Paris’te Farklı Bir Geceyarısı

Avrupa seyahatine romantizmin başkentiyle devam eden Woody Allen, Paris’e adeta başrolü verdiği filminde, gerçeklerin katılığını fantastik unsurlarla hafifletiyor. “Paris’te Geceyarısı” (Midnight in Paris), tüm dünyada romantizmin başkenti olarak kabul edilen bir kenti, geçmiş ve günümüzdeki haliyle perdeye taşımakla kalmıyor; Allen’ın “Işıklar Kenti” olarak anılan Paris’e duyduğu aşkı da, açıkça dile getirdiği bir eser olarak dikkat çekiyor.

Woody Allen, filmin ana karakteri Gil gibi, ülkesinin sinema ortamından sıkılıp iyice Avrupa’ya sığınmış görünüyor. Bir süre önce Avrupa’nın önemli kentlerinde film çekmek üzere yola çıkan Allen’ın, bu çabasının en eğlenceli halkasını Paris’te yaratmış olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.

Geçmişe Duyulan Özlem
Hollywood’da vasat filmlere senaryolar yazarak geçinen Gil, varlıklı tipik bir Amerikan ailesinin güzel kızları Inez’le evlenmek üzeredir. Inez’in ailesinin Paris’e yaptıkları bir iş gezisine Gil ve Inez de eşlik ederler. Müstakbel eşinin muhafazakâr ebeveyniyle anlaşamayan Gil, yazmakta olduğu romana duyduğu inanç kadar, gerek geçmişe, gerekse Paris’e yönelik özlemleriyle de Inez’le farklı dünyalara ait olduğunu kısa sürede anlayacaktır. Romanında Nostalji Dükkânı işleten bir adamın hikâyesini anlatmaya çalışan Gil, tüm romantizmi ve nostaljik duyguları içinde, günümüzün deyişiyle “kalbinin sesini dinlemeye aday” biridir. Gil ve Inez çiftinin Paris’te bulunan Amerikalı arkadaşları Paul ve Carol da onların farklı dünyalara ait olduklarını keşfetmelerinde rol oynarlar. Bugüne dek New York’un kuytu sokak ve köşelerinde depresif hâl ve takıntılar içinde görmeye alıştığımız Allen’in bu filmdeki karşılığı Gil ise, Manhattan’ın entelektüel gettosu içinde kâh kıskanıp, kâh dalga geçtiği ukala tiplerin temsilcisi de Paul’dür.

Konuşmalarında, “gerçeklerin hepimizi ezdiğini, biraz da fanteziye sığınmamız gerektiğini” söyleyen Allen, bu anlayıştan hareketle gerçeği ve fanteziyi hiç çekinmeden karıştırmış ve ortaya tadına doyulmaz bir lezzet çıkarmayı başarmıştır. Geceleri, Inez’in ailesinden uzaklaşmak veya romanı üzerinde düşünmek için Paris’in küçük sokaklarında ve özellikle yağmur altında dolaşmayı tercih eden Gil, bir geceyarısı kendisini bir anda 1920’lerde buluverir. Kimler yoktur ki, bu benzersiz dönemin içinde… Cole Porter, Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Pablo Picasso, Salvador Dali, Man Ray, Luis Bunuel, T.S. Eliot gibi, her biri sanat tarihine adını yazdırmış isimler, birbiri ardına perdede canlanıp Gil’le arkadaş olurlar. Bu dev isimlere kimi zaman eşleri, kimi zaman sevgilileri de eşlik ederler. Ve bunlardan biri, önce Picasso ardından Hemingway ile aşk yaşayan Adriana, nereden çıktığı bilinmeyen bu garip adama, Gil’e ilgi duymaya başlar.

Filmin tüm romantizmi ve eğlencesi altında söylemek istediği birkaç önemli cümle de vardır, tüm Allen filmlerindeki diyaloglarda görüldüğü gibi. Inez’in ebeveyni ile Gil arasında geçen politik nitelikteki küçük fikri zıtlıklar veya çalındığı düşünülen küpelerden hareketle oda hizmetçisinin suçlanması gibi sahneler, derinlemesine olmasa da, filme eleştirel bir boyut katar doğal olarak. Bunun yanı sıra, asıl sorgulanan kolektif yanılsama ise, her dönemde insanların geçmişe duydukları özlem ve geçmişin daha güzel olduğuna yönelik inanıştır. 2000’lerde yüzyıl başını önemser ve o dönemde yaşamak isteriz; yüzyıl başındakilerin bir kısmı ise 1890’ları özlemle anmakta ve çok şeyin değiştiğini düşünmektedir. Gil ile Adriana’nın bir gece 19. yüzyıl sonlarına yaptıkları tarihsel yolculukta dile getirilir bu düşünceler. Öyle bir yolculuktur ki bu, bir anda Lautrec, Gauguin, Degas gibi resim sanatının dev isimleriyle karşılaşır, kankan dansı izlemeye başlarız perdede. Devir, “La Belle Epoque” olarak anılan devirdir ve Adriana gece boyunca, bu dönemi ne kadar özlediğini ve sevdiğini söyler Gil’e.

Başrolü Üstlenen Bir Kent
Bu fantastik tarihsel akış içinde filmin başrolünü bir kent, birçok insan için dünyanın en romantik kenti olan Paris üstlenir. Allen’ın Paris’le ilişkisi yeni değildir aslında. Burada bir evi vardır, ama her şeyin ötesinde, Fransız eleştirmenlerin filmlerine yönelik değerlendirmeleri Allen’ın dünya sinema tarihinde edindiği yerde önemli bir role sahiptir. Allen da çok iyi bilir ki, Amerika’ya oranla, bir kültür ve sanat başkenti olarak gördüğü Paris’te (Fransa’da) daha çok sevilmektedir. Amerika’dan çok, Fransa’da tanındığı ve önemsendiği bir gerçektir. Ve bu yöndeki referanslarından birini de, Amerikalı bir yönetmeni anlattığı “Hollywood Ending” filminin sonuna yerleştirmiştir.

Paris’e olan sevgisini film boyunca Gil’in ağzından itiraf eden Allen, bu duygusunu açıkça ve samimiyetle ortaya koyarak bir Paris güzellemesi yapmaktan çekinmez. Film, adeta deneysel bir tavır içinde, uzun bir Paris panoraması ile başlar, “işte anlatacağım öykü burada geçecek” dercesine. Gil, Paris üzerine konuşurken, her şeyi bir yana Paris’i başka bir yana koyar. Eski plaklar satın alırken, Seine nehrinin üzerinde gezinirken, geceleri ışıklar altında dolaşırken yalnız ama mutlu hisseder kendini. Ve “yağmur bu kadar mı yakışır bir kente”, “yağmur altında yürümek bu kadar mı keyiflidir” diye sordurtur Paris’i hiç görmemiş olanlara bile. Tüm bu özellikleriyle film, samimi bir itiraf olacak ölçüde kişisel bir yapıt haline gelir; Gil (Owen Wilson) ise, Allen’ın ta kendisidir.

Paris’e Tutkun Olanlar İçin
Allen konuşmalarında gerçeklerin ağırlığından söz ediyor ama fantastik unsurların Allen’ın sinemasında uzun zamandır yer aldığını biliyoruz. Bu tür unsurların bu filmde de, eserin kişiselliğine ve akışına en işlevsel şekilde yerleştirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Gil’in, 1920’lerde aşık olduğu Adriana’nın o dönemde yazdığı bir kitabı günümüzde okuması ve kitapta kendinden söz edildiğini görmesi gibi, hoş bağlantılarla harmanlanmış bir fantastik yapıdır söz konusu olan.

Tarihsel kişiliklerin resmi geçidi içinde, günümüz ikonlarından, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin de, küçük bir rolle filme renk kattığını belirtelim. Gil’in, romanındaki Nostalji Dükkânı’na benzer bir yerde çalışan sevimli Gabrielle ile yağmur altında yürüdüğü sahnenin ise filmin duygusunun adeta özeti olduğunu hatırlatarak tamamlayalım: İflah olmaz bir Paris hayranıysanız veya yağmur altında yürümekten hoşlanıyorsanız, bu filmi kaçırmayın, Paris’e gitmiş kadar olacaksınız.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: