Bir kadın kasabaya kitapçı açar; kasaba huzurunu kaybeder. The Bookshop, küçük bir kasabada açılan mütevazı bir dükkân üzerinden gücün nasıl çalıştığını, nezaketin nasıl bir silaha dönüştüğünü anlatır. Üstelik film, iyiliği bedeli olan bir seçim gibi gösterir. Bu nedenle film, “haklı olursan korunursun” masalını satmaz; düzen de kendi refleksleriyle kendini sakin ama acımasız biçimde korur.
“Bir kasabanın kitapçısı olmaması, kitapçı istediği anlamına gelmez.”
Yönetmen Isabel Coixet tarafından film, Penelope Fitzgerald’ın The Bookshop adlı romanından uyarlanmış. Nitekim Fitzgerald, taşra hayatının görünmez hiyerarşisini satır satır kurar. Böylece kurmaca, toplumsal hakikati zayıflatmak yerine onu daha keskin görünür kılar.
Mekânın Hafızası
Florence Green rafları dizerken kasabanın ritmine başka bir tempo ekler. Ardından kitapçı, ticaretten fazlasına dönüşür; kasabanın görünmez kurallarına açılan bir gedik yaratır. Dahası kasaba, kültürü düzeni bozan bir müdahale gibi okur. Sonuçta Florence, rafların arasından sessiz bir cümle kurar: Okumak her zaman masum bir alışkanlık taşımaz.
Kasaba savunmasını “iyilik”, “gelenek” ve “toplumsal fayda” kelimeleriyle yapar. Buna karşılık bu kelimeler yumuşak tınlarken sonuçlar sertleşir. Tam da bu noktada film, ahlaki bir ayna kurar ve izleyiciyi kendi değerleriyle baş başa bırakır. Dolayısıyla soru netleşir: Kimin iyiliği, kimin faydası?
Florence Green
Florence, baştan sona bir direniş simgesi gibi yürümez. Bunun yerine büyük laflardan kaçınır; hayatını toparlamak ister. Böylelikle kitapçı ona bir umut alanı açar; aynı zamanda ayakta kalma yöntemi verir. Üstelik umut bu kasabada narin durur; gölgeyi de soğuğu da çabuk çeker. Bu yüzden Florence güce benzemez, güçle pazarlık kurmaz, çizgisini bozmadan yürür.
“Hayat varken umut da vardır.”
Bu tutum onu haklı kılar; buna rağmen ona zafer getirmez. Nitekim film, seyirciyi konfor alanından çıkarır ve haklılığın nasıl kırılganlaştığını gösterir. Böylece Florence, kırılganlığı zayıflık diye sunmaz; insan kalma ısrarı gibi taşır. Sonuç olarak film, iyi kalmayı bir karakter özelliğinden çok etik bir karar gibi kurar.
Brundish
Edmund Brundish tek başına yaşar ve kasabanın gürültüsüne karışmaz. Bu arada kasaba onu “saygın” bir yere koyar; Brundish yine de o kalabalığın parçası olmayı seçmez. Böylelikle evi sessiz, gölgeli, temkinli bir dünyayı taşır. Dahası yalnızlığı, kasabanın en güçlü yeteneğini görünür kılar: İnsanları kalabalık içinde bile tek başına bırakmak.
Brundish, Florence’a yaklaşırken filmin vicdan çizgisini kalınlaştırır. Bir yandan Florence kitapçıyla bir kapı açar; öte yandan Brundish kitaplarla yıllardır kilitli duran kapıların anahtarını bulur. Ayrıca desteği kahramanlık gösterisine dönüşmez; geç kalmış bir adalet arayışını çağırır. Böylece film, yalnızlığı kişisel bir hâl gibi bırakmaz; toplumsal bir üretim biçimi olarak da düşündürür.
Nezaketin İktidarı
Kasaba gücünü Violet Gamart üzerinden görünür kılar. Üstelik Gamart açık kötülükle gelmez; kibar cümlelerle yürür. Ardından kasaba toplantılar yapar, dilekçeler yazar, “uygunluk” konuşur, prosedürü işletir. Böylelikle iktidar, kibar dili bir ambalaja çevirir; o ambalaj da sert hamleleri meşrulaştırır. Sonuç olarak film, kötülüğün çoğu zaman bağırmadan ilerlediğini; düzenli, sabırlı ve kararlı yürüdüğünü gösterir.
“Kitaplar, olan bitene anlam verir.”
Bu kuşatma tanıdık bir yöntem taşır. Nitekim kültürel alanlar sık sık “iyilik” adına, “kamu yararı” etiketiyle daraltılır. Dahası Gamart, kişisel hırstan fazlasını temsil eder; sınıfsal bir refleks gibi çalışır. Bu nedenle film, bu refleksin sıradan sayılmasına özellikle dikkat çeker.
Vitrindeki Lolita
Florence vitrinde Nabokov’un Lolitasını görünür kılar ve kasabanın ahlaki düzenine bir soru bırakır. Kasabalı bu hamleyi edebiyat tartışması gibi değil; sınır ihlali gibi okur. Böylece mesele, içerikten çok kontrole kayar: Kimin neyi okuyacağına kim karar verecek. Ardından ahlak dili devreye girer; o dil de iktidarın örtüsü hâline gelir.
“Hardborough, Lolita’yı yasaklayan İngiltere’deki ilk yer oldu.”
Bu sahne, filmin naiflikten politik alana geçtiği anı belirler. Üstelik kitap, özgür seçimin simgesine dönüşür. Böylelikle vitrin, kasabanın aynası gibi çalışır; kasaba o aynada kendini görmek istemez. Sonuçta kasaba, yüzleşmek yerine kırmayı seçer.
Yangın
Buradan sonrası spoiler içerir.
Kasaba baskıyı bir noktada biçim değiştirerek büyütür ve kitapçıyı yakar. Böylece film, kibar dilin arkasında şiddetin hazır beklediğini açık eder. Üstelik prosedürle yürüyen iktidar, ihtiyaç duyduğunda maskesini indirir. Sonuçta alevler bir dükkânı yakar; alevler aynı zamanda bir ihtimali de yakar. Bu nedenle bir aradalık ihtimali yanar, konuşma ihtimali yanar, düşünme ihtimali yanar.
Kasaba Florence’ı kaybettirmekle yetinmez; onun açtığı alanı da silmek ister. Bu yüzden yangın, intikam sahnesi gibi durmaz; terbiye hamlesi gibi çalışır. Nitekim film burada acı bir gerçeği söyler: Düzen bazen iz bırakmak istemez. Dolayısıyla kültür alanı, tam bu nedenle hedef olur.
Hardborough gerçek bir yer değil. Film, İngiltere’nin doğu kıyısındaki 1950’ler taşra kasabalarının ruhunu temsil eder; Fitzgerald’ın yaşadığı Southwold’dan güçlü izler taşır. Üstelik dönem İngiltere’si taşrada kültürel girişimleri sık sık bastırır; film de bu iklimi tek bir hikâyede yoğunlaştırır. Lolita meselesi tarihsel bir gerçeği anlatır. İngiltere Lolita’yı 1955–1959 aralığında yasaklar.
Sinematografik Dil
Isabel Coixet görsel dili yükseltmez; geri çeker. Böylelikle soğuk renk paleti, mesafeli kadrajlar ve durağan kamera kasabanın kapalı devresini hissettirir. Üstelik deniz kenarı ferahlık vaat etmez; mesafe üretir. Dahası boşluklar, dışlanmışlığın görsel karşılığını kurar. Sonuçta film, kalabalık sahnelerde bile tek başınalığı görüntüyle anlatır.
Müzik geri planda kalır. Bu nedenle film, duyguyu yönetmek yerine sahnelerin ağırlığına alan açar. Böylece seyirci, “ne hissetmesi gerektiğini” öğrenmez; kendi duygusuyla yüzleşir. Sonuç olarak film, asıl etkisini bu yüzleşmeyle kurar.
Oyunculuklar
Emily Mortimer, Florence Green’i büyük dramatik çıkışlara yaslamadan taşır. Üstelik yüzündeki kararlılık ve yorgunluk, filmin ruhunu kurar; küçük kırılmalarda özellikle ikna eder. Patricia Clarkson ise iktidarın incelikli yüzünü başarıyla oynar; bu nedenle tehlike o sakinlikte büyür. Bill Nighy, Brundish’i kırılgan ama keskin bir çizgide tutar; ayrıca sınıfın içinden gelen itirazı kibarlığa boğmadan verir. Böylece bu üçlü, filmin sessiz gerilimini canlı tutar.
Oyunculuklar karakterleri iyi-kötü şablonuna sıkıştırmaz. Bunun yerine Florence iyi niyeti saflığa çevirmeden taşır; inatçı bir onur kurar. Gamart, kötülüğü karikatüre dönüştürmez; düzenin soğuk işleyişini temsil eder. Brundish, yalnızlığı romantize etmez; toplumsal bir yarayı işaret eder. Sonuç olarak film, karakterleri değil, düzenin mekanizmasını yargılar.
Film Ne Söyler
Film, kültürün tarafsız bir alan sunmadığını hatırlatır. Üstelik kitaplar, düşünceler ve mekânlar güç ilişkilerinin içinden geçer. Bu nedenle iyi niyet tek başına kalkan kurmaz; güçle temas edince sınanır. Sonuç olarak bazen kaybetmek, ahlaki bir tercihin sonucunu taşır. Film bittiğinde tek soru kalır: Bir düzeni ne sarsar?
The Bookshop bu soruya hazır cevap vermez; soruyu seyircinin eline bırakır. Düşün ey okur, kendi hayatındaki vitrini, kendi hayatındaki yangını düşün.
“Bir kitapçıda kimse kendini yalnız hissetmez.”
Yasemin Sungur






















