Hayalden Gerçeğe Dönüşen Bir Keşif Yolculuğu: Amazon Ormanları

 

1

 

Dünyanın en büyük yağmur ormanlarını, gözü gibi koruyan Amazon halkından öğreneceğimiz çok şey var; olmalı… “Yağmur olmadan yaşayamayız” diyorlar. Peki biz? Biz yaşayabilir miyiz?

9

 

Benim için bir düştü Amazon Nehri’nde tekneye binmek. Hayal etmesi bile zordu Amazon halkının içinde kaybolmayı… Hayalden gerçeğe bir keşif yolculuğu oldu Amazon Yağmur Ormanları…

Dünyanın en büyük yağmur ormanları burası. 7 milyon km2 lik bir alan yayılmış durumda. Latin Amerika’da 9 tane ülke bu güzelim ormana ev sahipliği yapıyor. Brezilya, Peru, Kolombiya, Ekvator, Bolivya, Venezuela, Guyana, Surinam ve Fransız Guinası.   Yayıldığı alanın büyüklüğü düşünüldüğünde her tarafını karış karış keşfetmek mümkün değil. Ama o havayı solumak, belli başlı yaşamları görmek ve Amazon Nehri üzerinde hayal gibi minik yolculuklar yapabilmek bile size o dünyayı anlatmaya yetiyor.

Amazon ormanlarının büyüklüğünü düşündüğümüzde Amazon nehrinin de Dünya’nın en uzun nehri olduğuna çokta şaşmamak gerekiyor. Ama nehir, orman kadar cüretkâr değil sadece Kolombiya, Peru ve Brezilya sınırlarının üzerinde yoluna devam ederek Atlantik Okyanusu’na ulaşıyor.

Bu gizemli yağmur ormanlarına yolculuğum Kolombiya’nın Leticia şehrinde başladı. Ve bir Kolombiya bir Peru derken Amazon Nehri ve yağmur ormanında bir hafta geçirmeyi başladım.

Leticia Havalimanı’na varır varmaz o bunaltıcı sıcak size hemen merhaba diyor ve hiç beklemediğiniz bir anda saniyeler içinde bastıran yağmur ile sırılsıklam kalabiliyorsunuz. Yağmur ormanlarında olunca sanırım buna şaşırmamak gerekiyor. Nehir kenarına gelir gelmez o fotoğraf kareleri canlanıyor gözünüzde. O zaman anlıyorsun ki evet ordasınız. Hayal değil, gerçek! Kolombiya’da nehrin karşısına bakıyorsun orası Peru. Kafanı çevirip az ileriye bakıyorsun ve Brezilya’nın sana el salladığını biliyorsun.

Leticia’dan yolculuğunuz başlıyorsa ilk durağınız birçok kişi gibi Maymun Adası oluveriyor. Sevimli maymunların yaşadığı bu ada sizlere onların dünyasını tanıtıyor. Bazıları insanların geldiği sahile yanaşmıyor bile yiyeceğini taştan çıkartıyor. Ama tembel olanları yanı başınızda bitiyor. Biliyorlar ki sevmek isteyeceksin, onlarla zaman geçirmek isteyeceksin. Bunun içinde kendilerini besleyeceksin. Tüm sevimlilikleri ile atlıyorlar üzerinize.

İstediğiniz kadar burada zaman geçirebileceğiniz gibi konaklama imkânınız da var. Ben yarım günümü bu sevimliler ile geçirdikten sonra yolculuğa devam ettim. Üç günümü Amazon Nehri’nde oradan oraya savrularak geçirdim çünkü kasabaları görmek ve pembe yunuslar ile bir arada olmak istiyordum. Yardımsever ve güler yüzlü insanlarla tanıştım ama pembe yunuslar sanırım biraz utangaçlardı ve kendileri ile bu yolculukta tanışamadık.

Hemen ardından 5 gün konaklamayı planladığım Puerto Narino kasabasına gittim. Narino, Peru sınırının hemen yanında Kolombiya’ da yer alıyor. Halkı Tikuna, Cocama ve Yagua topluluklarından oluşuyor. Nüfusu yaklaşık 6000 ve 2000 kadarı yağmur ormanlarının derinliklerinde kırsal alanlarda yaşıyor. Sokaklarında dolaşırken herkes biraz çekimser size bakıyor olsa da selam vermeden geçmiyorlar. İkinci günden sonra sizi görmeye alıştıkları için onlardan biriymişsiniz gibi davranıyorlar.

Amazon’ da en büyük sıkıntı tahmin edebileceğiniz gibi su. Birçok şey için yağmur suyu kullanıyorlar. Bu nedenle her yerde dev kovalar görüyorsunuz. Yağmur yağdığı anda kapakları açıyorlar ve dolduğunda kapatıyorlar. İlk gün, yağmur yüzünden dışarı çıkamayınca hadi dur artık fotoğraf çekeceğim diye söylenmeye başladım. Ertesi gün öğlen hava açık ve güneşliydi. Makinamı aldığım gibi başladım etrafı keşfetmeye. Bu yolculuk ne kadar mı sürdü? İki saat bile değil. O güneş ve hava sizi öyle bir yakıyor ve nefessiz bırakıyor ki tek istediğiniz yağmur yağması yağıyor. O zaman halkın ‘’burada yağmur olmazsa biz yaşayamayız’’ diyerek ne demek istediklerini anladım. Bir süre sonra sizde yağmura alışıyor ve umursamadan geziyorsunuz her yeri.

Yağmurlar nedeni ile nehir taşmış ve çocukların futbol sahası kapanmış ama orası onların tek eğlence yerleri. Biz olsak muhtemelen orada futbol oynamaya çalışmayız ya da o çamurlu nehir sularına atamayız kendimizi ama onlar için vız geliyor. O suyun altında kalmış sahada bile futbol oynamaya çalışıyorlar.

Birçok kasabada olduğu gibi burada da aynı görüntüler var. Bir anne nehirde çocuğunu yıkamaya çalışırken başka bir kadın nehir kenarında yemek yapmaya çalışıyor. Diğerleri nehri seyrederek koyu bir sohbete dalmış gidiyor.

Amazon yağmur ormanları çok cömert. Adını bile hatırlayamayacağınız öyle çok meyve çeşidi var ki yetişebilen. Hayvanlar tamamen doğal ortamlarda besleniyor. Şehir ve kasabalar arası ulaşımı sağlayan minik tekneler, kasabalardan meyve, süt gibi birçok şeyi alıp şehre taşıyorlar ve dönüşte boş bakırları bırakıyorlar.

Onların belki de bıktığı ama benim hayranlık ile baktığım şey, okula tekne ile gitmekti. Her kasabada okul yok. Bu nedenle, çocuklar yan kasabaya okula tekne ile gidiyorlar. Okullar çok büyük ve eğitime çok önem veriyorlar. Ormanda ne kadar eğitim olabilir ki diye beklerken bambaşka bir tablo karşınızdaki.

Orada yaşayan insanların en değer verdikleri şey ormanları. Eğer zarar verirlerse yaşamlarının ne kadar zorlu olacağının farkındalar. Bu nedenle, en ufak bir canlı hatta zararlı bir ağaç bile onlar için dokunulmaz durumda. Yapmaya çalıştıkları tek şey ekolojik dengeyi korumak.

Amazon ormanlarını daha yakından tanımak için yerli halktan bir kişi ile bir gün ormanın derinliklerine dalmanız yeterli. Bu yolculukta benim arkadaşım İsmail idi. İsmini duyduğunda çok şaşırdım ama yazılışı da söylenişi de bizimle aynı. Elinde koca bir kama ile düştük yollara… Parmak yardımı ile rüzgârı dinleyerek rotamızı belirliyordu. Bir ormanın derinliklerinden bir ormanın içlerindeki minik kasabalardan geçiyordu beni.

Acıktım dediğimde hemen bir ağaç bulup kopardığı meyveyi veriyordu. Yemekte tereddüt edersem önce kendisi yiyordu. Susadığında başka bir ağacın yapraklarında ki suyu gösteriyordu. Bastığı her adıma dikkat ediyor en ufak bir canlının üzerine dahi basmamam için beni uyarıyordu. O küçücük şeyleri nasıl gördüğünü hala anlamış değilim.

Burada birçok ağaç kendisini koruyabilmek için etrafında dikenler oluşturmuş. Bana dikkatli ol demeye kalmadan kolumu çizmeyi başardım. Ormanın ortasında ne mi yaptık? Bana bekle dedi 20 metre uzağa giderek bir ağacın gövdesinden minik bir parça sıyırdı ve yaraya bastırdı. Kokusu da rengi de tendirdiyot. İnanılmaz ama gerçek.

Ev yapımında kullanılan ağaçlardan kıyafet yapımı için kullanılacaklara varana kadar aklınıza gelecek her şeyi kendi içinde barındırıyor yağmur ormanları. O zaman anladım neden attıkları her adımda bu kadar yumuşak, kestikleri her dalda bu kadar titiz olduklarını. Çünkü dengesi bozulursa orman onlara karşı bu kadar cömert olmayacak ve yaşanmaz hale gelecek.

Geri dönüş yolumuzda öyle bir yağmur bastırdı ki geçtiğimiz yollarda nehirler oluştu. Geri dönebilmek için suya basıp geçelim diye işaret ettiğimde her seferinde hayır dedi. Nereye basacağımızı bilmediğinden bir şeylere ya da kendimize zarar veririz diye. Bir süre araştırmadan sonra bir noktada durduk. Özenle bazı minik ağaçları keserek karşıya geçmek için hızlıca minik bir köprü oluşturdu.

O noktadan kaldığımız kampa kadar geçen zaman içerisinde gördüğüm her yaşam alanı, insanlar, hayatları ve yaklaşımları teker teker gözümün önünden geçti. Onlara her şeyi sunan bu ormana ve ekosisteme verdikleri değeri, bizde içinde yaşadığımız doğaya ve yanı başımızda ki canlılara verseydik sizce dünya nasıl olurdu?

 

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: