Eskişehir’e Dokunmak

Bu ay Martı kanadından Eskişehir’e baktık ve daha önce fark etmediğimiz ya da unuttuğumuz birçok detayı daha farklı gördük… Sizler de satır aralarından Eskişehir’e dokunduğunuzu hissedeceksiniz.

Her şehrin kendine özgü bir hikâyesi vardır. Şehirler insanların kendilerine yüklediği hikâyeler, anlamlar ve anılarla doludurlar. Bu yüzden her şehrin anlamı, hikâyesi, tarihteki ve kalplerdeki yeri farklıdır. Şehir vardır, coğrafi konum ile ödüllendirilmiş, deniz kenarına konduruluvermiştir. eskişehir1Doğuştan şanslı bu şehirler, insanları kendisine çeker, hayran bırakırlar. Ardından da kırık kalpleri, anıları, hayalleri ve dolayısıyla insanları sürüklerler. Bu tür şehirler acımasız olur. Güzel ama fettan kadınlara benzerler. Yıllar geçtikçe daha da güzelleşir ancak bir o kadar da dipsizleşirler. İçlerine daha fazla insan çeker ve unutulmazlar. Yine de sevilir bu tür şehirler. Gittikçe post modern dünyanın girdabına çekilen ve insanlara akabinde post modern sancılar veren şehirlerdir bunlar.

Şehirler vardır; coğrafyadan nasibini almamış, uzaklarda kalmış… Unutulmaya yüz tutulmuş bu şehirler, güzelliklerin zaten kendilerini terk etmesi yetmiyormuş gibi bir de göç verip, içlerinde doğanları da kaybederler. Baştan kaybetmiş bu şehirler modernleşemeden duraklamaya girer ve kaybolmaya yüz tutarlar. Bu gerilemenin en büyük etkenlerinden biri de üstlerinde ne devletin ne de milletin şefkatli elinin olmayışıdır. Karasal, bozkır, dağlık şehirlere hürmet edilmez. Gelenler geldikleri gibi gider, dudak bükerler bahsederler böyle şehirlerden. Bu tür şehirlerde evin ortanca çocuğunu andırır. Büyük, ilk çocuk diye sevilir, küçüğü de en son diye. Ortanca çocuk hep unutulur. Bu şehirler de ortanca çocuğun kaderini paylaşır ve adları daha söylenmeden havada kalır.

Bir de arada kalmış şehirler vardır. İçlerindeki fettan kadın şehrin en görkemli yerinde kendisini gösterirken birazcık kenara kaysanız ve iç sokaklara ilerleseniz, bizim güzel kadının ortanca çocuk olma sendromunun yansımalarını görürsünüz buralarda adeta. Şehrin ışıltılı merkezinden uzaklaştıkça üstündeki kürkü düşer, makyajı silinir ve gerçek yüzü ortaya çıkar tüm dertleri, kederi, hüznü ve sevinciyle. Eskişehir de böyle bir şehir işte. İki belediyenin ortadan ayırdığı, güzelliğin ancak merkeze bahşedilip diğer kısımlarının unutulmaya yüz tuttuğu bir şehir burası. Bir adım öteye gitseniz bir güzelliğe çarpar, bir beri gitseniz yıkılmak üzere olan evlerin sizi yutacağını sanırsınız. İkisi de üstünüze gelir ama işin içinden çıkamazsınız.

eskişehir2Odunpazarı Belediyesi’ne bağlı öyle üç yer var ki, bu mekânlar Eskişehir’in arada kalmışlığını oldukça iyi simgeliyorlar. Bunlardan ilki Eskişehir’in Kurşunlu Camii ile birlikte en eski camisi sayılan Alaaddin Camii’dir. 3. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1267 yaptırılan bu cami, zamanla yapılan restorasyon çalışmalarının hezimetine uğrayarak Anadolu Selçuklu mimarisi olma özelliğini kaybetmiştir. Camiye bakıldığında da bunun zaten çok belirgin olduğunu görüyorsunuz. Ara sokakta birdenbire dikiliveren mescitlerinden farkı olmayan dış görünümü sizi öylesine aldatıyor ve üzüyor ki inanamazsınız. 800 senelik tarih olduğunu söyleseler bu caminin hayatta inanmazsınız. Restorasyonun özenle ve bilirkişiler tarafından, tarihî dokuya zarar verilmeden yapılması gerektiğinin en büyük örneklerinden biri de Alaaddin Camii olsa gerek…

Odunpazarı Belediyesi’nin merkezinde yer alan ve kendi adını taşıyan Alaaddin Parkı’nın içinde bulunan Alaaddin Camii, yanından geçip gittiğinizde fark etmenizin oldukça zor olduğu bir mekân. Ağaçların arasında kaybolmuş caminin fotoğrafını çekmek bile zorluyor insanı. İllâ bir yerde açınızı kaybediyor ya da bir bankın üstüne çıkmak, olmadı bir ağaca tırmanmak zorunda bile kalabiliyorsunuz caminin tümünü kadraja alabilmek için. Ağaçların arasındaki ağaçtan bir kulübe gibi duran küçük ama misafirperver bir yer burası. Caminin genel aurası davetkâr. İmam Efendi, cami hakkında genel bir bilgi veriyor ama o sırada namaz vakti olduğu için içeri girip iç mimariyi görme şansımı kaybediyorum. İmam Efendi de zaten caminin artık mimari özelliğinin kaybolduğunu ve bunun sebeplerinden birisinin de caminin 1944-1951 yılları arasında müze olarak kullanılması olduğunu söylüyor.

Bugün, Eskişehir Arkeoloji Müzesi’nin temelini oluşturan eserler o yıllar arasında Alaaddin Camii’nde saklanmış ve cami ibadete ancak müze yapıldıktan sonra açılmış. O sırada da tahribat oluşmuş olmalı ki restorasyon bitmemiş bu tarihi camide. İki katlı Alaaddin Camii, çevre esnafı ve Odunpazarı Belediyesi’nde oturan insanların uğrak ibadet yerlerinden. Cuma namazlarında insanları sokaklara taşmış halde görmek mümkün. Çevreyi incelediğimde ibadete gelenlerin orta yaş üstü insanlar olduğunu görüyorum. Park üstünde sessiz voltalar atan ve kim bilir neler düşünen birkaç insan var. Belediye merkezinde bulunan ancak bu kadar yalnızlık çeken çok az yer vardır. Tramvay durağı ile otobüs duraklarının orta yerinde bekleyen insanların bir bakış atmaya tenezzül etmedikleri, ancak birilerini bekliyorlarsa parkta bulunan tek çay bahçesinde oturup zaman geçirdikleri bir yer burası.

Caminin değil tarihini adını bildikleri şüpheli olan gençler ise burayı öğle arası buluşma mekânı yapmış. Gençlerin sadece yürüyüş yolu yaptığı ve etraflarına göz bile gezdirmediği bu parkın içerisinde bulunan Alaaddin Camii’nin yalnızlığını bir de siz düşünün. Banklardan birine oturup düşünüyorum, acaba dile gelse bize neler söylerdi bu 800 yıllık tarih diye. Şikâyet eder miydi kimse beni umursamıyor, adımı bile bilmiyorlar diye? Yoksa oturup sadece tarihinde gördüğü en ilginç şeyleri mi anlatırdı bana? Yapıların dilinden anlamak zordur. Onlar üstlerindeki toz alındığında bize çok şey söylerler ancak dinlemesini bilmeliyiz belki de. Dört yolun abluka altına aldığı bir ortamda değil caminin konuşmasını duymak, kendi sesimi zor duyuyorum.

eskişehir3  eskişehir4

Camiye başka zaman gelip onu dinleyeceğime söz verip başka bir unutulmuş mekâna gidiyorum. Hamamyolu’ndan aşağı dümdüz ilerlediğinizde karşınıza çıkacak Yıldız’da bulunan, Porsuk’un kenarına yapılmış Çukur Çarşı’da Eskişehir’in göbeğinde olup da ortanca çocuk muamelesi gören yerlerden bir tanesi. Şehrin eski balık pazarı olan Çukur Çarşı, yeşil alan haline getirilip Porsuk’a eklenmiş ve şehrin ortasında bir dinlence yeri olarak düşünülmüş. Bu yapılırken elbette balıkçı dükkânları da azalmış ve şimdilerde alan iki balıkçı dükkânı ile yetinmek zorunda kalmış. Her ne kadar göz önünde bir yer olsa da, kendisini ziyaret edenlerin sayısı günde kaçtır bilinmez. Kış mevsiminde tavsiye edeceğim bir yer olmasa da, yazın Porsuk kenarına atılan sandalye ve masalarla keyif yapabileceğiniz, şehrin içinde şehirden kaçış imkânı veren bir yer, Çukur Çarşı.

Üstünde hiçbir bilgi olmayan bir heykelin bulunduğu parkında insandan eser olmasa da mevsim şartlarından dolayı, lületaşı dükkânlarının yanında konuşlanmış bir kafede insanlara rastlamak mümkün. İçeride muhtemelen birisini beklerken zaman öldüren insanlar ya da çiftler var. Böyle yerlerde nedense arkadaş gruplarına ya da tek başına oturan insanlara rastlamak neredeyse imkânsız… Onlar şehrin post modern kimliğinin yarattığı bir havayla ya evde bilgisayar başında oluyorlar ya da Adalar ya da Barlar Sokağı gibi ‘’genç’’ kesime hitap eden yerleri tercih ediyorlar. Gençlik de bir garip açıkçası. Çayı, kahveyi, içkiyi iki katı fazla para ödemeden, ya da sigara dumanının altında boğulmadan içemiyorlar. Sakin yerler ‘’havalı’’ değil onlar için. Çukur Çarşı esnafı da zaten üniversitelilerden ümidini çoktan kesmiş ki sohbet ettiğim bir Lületaşı dükkânı sahibesi dediklerimi doğruluyor.

eskişehir5

Buradaki lületaşı dükkânları da balıkçılarla aynı kaderi paylaşıyor bir nevi. Merdivenlerden indiğinizde kafanızı çevirmeseniz asla fark etmeyeceğiniz bir dizi dükkân ekonomik yaşam mücadelesi veriyor. İki tanesi kapatmış bile kepengleri. ‘’Atlıhan’a taşındılar’’ diyor dükkân sahibesi ,ben yeni bitmiş bir lületaşı küpeye saldırırken. ‘’Buralarda artık var olmak zor. İnsanlar yerini bilmiyor bile. Bilseler de bakıp çıkıyorlar bir şey almadan. Onları da suçlamıyorum tabii, çoğu öğrenci zaten’’ diye devam ediyor konuşmasına ben o sırada çoktan ikinci çift küpeyi almış paketlettirirken. Kadın konuşmasını sürdürsün diye ben de alışverişe devam ediyorum. Esnafın da öyle bir huyu var Eskişehir’de. Bir şey alırsanız dükkânından papağan kesiliyorlar. Almazsanız da yandan yandan bakıp ‘’Ne zaman gidecek, bir şey de almadı zaten!’’ dercesine bakıyorlar. Dükkân sahibesi de beni lületaşının ekonomik durumu hakkında bilgilendirip, hediyelik eşyalarımı da paketledikten sonra gülümseyip teşekkür ediyor. Sözsüz iletişimin yaşandığı o güçlü anlar vardır ya hani, konuşulmasa da sohbetin sonuna gelindiği anlaşılır. Ben de mesajı alıp oradan ayrılıyorum. Ayrıldıktan sonra duvardaki tahtadan yapılma lambalık dikkatimi çekiyor. Tam soracak olurken dükkâna biri girip cesaretimi kırıyor. O tahta lambalık da gizemini koruyup, kendini bir sonraki ziyarete saklıyor. ‘’En azından buraya gelmek için nedenim olacak ve lafa tutup da bilgi alma ihtiyacı hissetmeyeceğim’’ diye düşünerek merdivenlerden yukarı çıkıyorum.

Parmaklıklara dayanıp Porsuk’u seyrediyorum bir anlığına. O sırada fotoğraf çektiğimi gören insanlar da kenara kaçışıveriyorlar karınca gibi. Milletimizin kadraj görünce yaşadığı korku hiçbir Amerikan korku filmiyle kıyaslanamaz hakikaten. Kendimi elinde silah tutan bir banka soyguncusu gibi hissedip son bir kez bakıyorum Çukur Çarşı’ya. Modern kentlerin insanı bunalıma sokan keşmekeşinden birkaç dakikalığına kaçıp, şehri ikiye bölen Porsuk Nehri’ni seyretmek için seçilebilecek en iyi yerlerden biri olmasının dışında başka ne tür bir neden insanı buraya getirebilir ki? Binaların arasında kaybolmuş ve kocaman bir tabelayla ‘’Ben buradayım, beni gez!’’ diye bağıran Çukur Çarşı, ben son durağıma doğru ilerlerken bana el sallayıp beni yine beklediğini söylüyor. Ben de bir dahaki sefere arkadaşlarımı da getirmem gerektiğini mırıldanıp Yıldız’dan aşağı ilerliyor ve şehrin en meczup yerlerinden biri olan Bayat Pazarı’na doğru ilerliyorum.

Dükkân sahibesi adının verilmesini istememiş ve eserlerin fotoğrafının çekilmesi konusunda da hassasiyet göstermiştir. Bu nedenle dükkânın içinde fotoğraf çekmek mümkün olmamıştır.

eskişehir6

Yıldız’daki dolmuş durağı sokağına girince karşınıza çıkıyor Bayat Pazarı. Victor Hugo Sefiller’i burada yazsa daha dramatik olurmuş demekten kendimi alıkoyamıyorum. Bitpazarı da denilebilecek Bayat Pazarı, Alaaddin Camii ve Çukur Çarşı’yı bile hallerine şükrettirecek kadar yalnız ve bitap bir durumda. Bir sokak üstünde bulunan hayatla orada geçen hayat kesinlikle farklı… İki ayrı fotoğrafı birine gösterseniz, ikisinin de aynı şehirde olduğuna inandıramazsınız. İnsanda görür görmez bir acıma hissi uyandırıyor. Sanki birisi şehrin imarını yaparken burayı haritadan çıkararak cezalandırmış gibi duruyor mekân. Sokakta titreyen kedi yavrusu görmüş kadar üzülüyorum üstü başı dökülen dükkânları görünce. Öksürmeye korkarak nazikçe yürüyorum yolda. Adımlarım biraz daha ağır olsa bir yerinden incinecekmiş gibi duruyor Bayat Pazarı çünkü.

Öksürmekten akciğerleri sökülen ve her öksürükte ölüme bir adım daha yaklaşan verem hastası gibi duran binalar insanın en hassas noktasına dokunup tuhaf bir merhamet duygusu yaratıyor. Binalara dokunup ‘’Üzülme, bu da geçecek’’ diyesiniz geliyor. O sırada esnafı fark ediyorum. Binaların haline kendimi çok kaptırmış olmalıyım ki meraklı gözlerin farkına o ana kadar hiç varmıyorum. Köşedeki ikinci el mont satan orta yaşlı, en az binalar kadar pejmürde görünen bir satıcının yanına yaklaşıp işlerin nasıl gittiğini soruyorum. Nasıl gittiğini az çok tahmin edebiliyorum elbette ama muhabbet açmak için formalite icabı soruyorum böyle soruları. Satıcı dünden razı anlaşılan çünkü ben daha ‘’İyi günler!’’ demeden başlıyor konuşmaya. Dişsiz ağzından hiçbir engele takılmadan çıkan sözlerini dinlerken bir yandan sattıklarını inceliyorum.

eskişehir7 eskişehir8

Daha sorularım ağzımdan çıkıp havalanırken onları havada kapıp yanıtlayan satıcımız kendinden emin mallarını övüyor. ‘’Aldığım bir duyuma göre burada çalıntı mal da satılıyormuş’’ diyorum meraklı bakışlarla. Kendisini itham ettiğimi sanmasın diye de ‘’Spotçular özellikle’’diye ekliyorum. Yayvan bir gülüşle sigara tellendiren satıcı ‘’Doğrudur! Çingeneler çalıp buraya satıyorlar. Dükkân sahipleri de kelepir fiyatına veriyor işte, geçim derdi’’ diyor. İşlerin oldukça kesat olduğu Bayat Pazarı, ikinci el beyaz eşya arayan öğrencilerin yılda bir kez uğradığı ya da habere sıkışıp geldikleri bir yer belli ki. Satıcı da kameralara alışık olmalı ki fotoğraf çekerken hiç gocunmuyor. Mantolara bakarken etiketlerini inceleyip bunca kaliteli malın buraya nasıl düştüğünü de merak ediyorum. Aklınıza hayalinize gelmeyecek kalitede şeyler mevcut bu tezgâhta. El arabasıyla da çıkıp satış yaptığını söyleyen satıcı, Bayat Pazarı’nın artık son demlerini yaşadığını ve can çekiştiğini söylüyor. ‘’Belediye yardım etmezse burası fazla dayanmaz. Eskiden işler daha iyiydi! Şimdi o sizin gittiğiniz alışveriş merkezleri bir açıldı, kartlar krediler çıktı, millet uğramaz oldu!’’

eskişehir9

İçler acısı sokağa tekrar göz gezdirirken o meşhur tahinciyi arıyor gözlerim. Bakıyorum, yok! Satıcıya soruyorum nerede olduğunu. Elleriyle karşıdaki kepenk indirmiş dükkânı işaret ediyor: ‘’Kapandı o! Ramazan’dan sonra kapattı dükkânı, bir daha da açmayacak!’’ Hayal kırıklığından gözlerim doluyor. Bana o kadar övülen o tahinciyi göremedim diye üzülüyorum. Satıcıya bana o tahinci dükkânının çok övüldüğünü söylüyor ve üzüntümü dile getiriyorum. Satıcı başını yere eğiyor: ‘’Ne yapsın! Artık insanlar marketlere gidiyor, daha ucuza alıyor öyle şeyleri. İhtiyaç mı kaldı bizim gibi küçük esnafa?’’ Ben de yerinde yeller esen dükkânın önüne gidip içerisine bakıyorum. Birkaç devrilmiş bidonla yumurta kolilerinin olduğu dükkândan hayat elini eteğini çoktan çekmiş. O da diğer kepenk kapatan arkadaşları gibi kaderine boyun eğip kaybolup gitmiş.

eskişehir10

Spotçulara ve ikinci el kıyafet dükkânlarına göz gezdiriyorum ama oraların satıcıları bizim satıcı gibi ne konuşkan ne de bilgili. Onlarca arabanın paldır küldür geçtiği hayalet kasaba görüntüsü veren Bayat Pazarı o kadar yalnız ve terk edilmiş ki… Kim bilir zamanında ne kadar işlek bir yerdi. Kimler yaşadı, kimler geldi geçti. Eskişehir’in en kayıp yerlerinden biri olmaya aday bir yer kısacası. Yolu Eskişehir’e düşenler bir selamı esirgemesin buradan. Bir görsünler de gönlünü alsınlar en azından Bayat Pazarı’nın. Üstü başı dökülen bu yer her ne kadar ışıltılı vitrinler kadar göz almasa da, insan da ilginç duygular uyandırıyor. Fakirliği, yalnızlığı ve terk edilmişliği iliklerinize kadar hissedip, daha fazla sinileriniz bozulmadan kendinizi şehir merkezine atıyorsunuz. Bayat Pazarı da boynu bükük arkanızdan bakıveriyor öylece.

eskişehir11

Odunpazarı Belediyesi’nin en yalnız üç yerini gezdikten sonra şehirler hakkında daha fazla izlenim edindiğimi fark ediyorum. Şehir dışına kaçan insanların oluşturduğu güvenli siteler, hayattan uzak büyütülen ve sokak yüzü görmeyen kreş çocukları, zamanının çoğunu kafelerde tavla oynayıp iki tek atmak için hafta sonunu iple çeken üniversite gençliği ve üniversite giriş sınavına hazırlanırken burnunu camdan çıkaramayan liseliler şehrin yalnız kesimlerini daha da yalnızlaştırıyorlar. Bu yalnızlığın sonucunda da küsüyor tarihi yerler ve harap oluyorlar. Bundan 100 sene sonra fotoğraf makinelerinin pes edeceği kadar fotoğraf karesine maruz kalacak bu yerler şimdilik ölümlerini bekliyorlar. O son geldiğinde de belediyenin buldozerlerine hiç karşı koymadan kafalarını uzatacak ve sessizce gidecekler. Gittiklerini ne fark edeceğiz ne de buna üzüleceğiz. ‘’Bir zamanlar şöyle bir yer varmış burada’’ tarzında ağzın ucuyla söylenen kelimelerden başka hatırlayan olmayacak oraları.

Eskişehir’e dokunmak lâzım hâlâ bir parçası canlıyken… Ancak modern kentin bunaltan ve kendini tekrarlayan atmosferinden sıyrılıp kendinizi terk edilmiş yerlerde bulduğunuzda Eskişehir’in bir parçası olursunuz.

eskişehir12


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: