Eskimeyen Bir Efsane: Cabaret

Bob Fosse, Cabaret filmi ile, sinema-müzik buluşmasının en önemli halkalarından birine kırk yıl önce imza atmıştı

Sinemayı müzikle buluşturup yepyeni bir tür yaratan Amerikan sineması, zaman içinde bu buluşmanın dönüm noktalarına da imza atmış ve Avrupa sinemasının bu alandaki tekil örneklerine karşılık sinema tarihine geçen birçok başyapıtın doğmasına öncülük etmiştir. Sinemanın büyüsünü müziğin gücüyle harmanlayan ve aynı zamanda seyircilere toplumsal planda önemli şeyler söylemeyi de başaran eserlerden biri hiç kuşkusuz, 1972 yılında çekilen ve zamanla bir efsaneye dönüşen “Cabaret” filmidir.
 
Müzikallerin unutulmaz ismi: Bob Fosse

Gerek konusu, gerekse aldığı ödüllerle sinema tarihinde kendine özgü bir yer edinen Cabaret filminin arkasında, çok yönlü bir sanatçı, Broadway müzikallerinin ünlü ismi, aktör, yazar, yönetmen, koreograf Bob Fosse yer alır. Bir dönemin Broadway’ine, yazdığı veya sahnelediği dünyaca ünlü müzikallerle damga vuran Fosse’yi tanımadan Cabaret’ye bakmak doğru olmaz. Oscar, Tony, Emmy gibi Amerikan şov dünyasının en önemli ödüllerinin tümüne ulaşmış olan Fosse, hayatı boyunca sadece beş film yönetmiş olmasına karşın, adı efsaneleşmiş bir yönetmendir. Bu beş filmin özellikle ikisi, Cabaret ve All That Jazz, sadece sinema-müzik buluşmasının değil, Oscar ödüllerinin ve festivallerin de gözdesi olmuş ve sinema tarihine adlarını altın harflerle yazdırmışlardır. All That Jazz filminde adeta kendi ölümünü perdeye taşıyan Fosse, 1987 yılında, filmdekine benzer şekilde, bir müzikalinin sahneleneceği gece kaldığı otelde bu dünyadan ayrılmıştır.

Cabaret: Hayatı yansıtan ışıltılı bir sahne
1930’lu yıllarda, Berlin’deyiz. Max Reinhardt, Erich Stroheim, Emil Jannings, Kay Francis, Clara Bow gibi sinema sanatçılarının buluşma noktası olan bir kentte, Naziler’in toplumda ve siyasette yükseliş içinde oldukları, gelecekteki tehlikelerin ipuçlarının görülebildiği bir dönemdeyiz. Filmin önemli bir bölümüne mekan oluşturan Cabaret ise, adeta hayatın ve politikanın yansıdığı bir sahnedir. Her şeyin bir bakıma tehdit altında olduğu bu kentte Cabaret, değişik ülke ve kesimlerden insanların hem bir buluşma noktası, hem de aynası olarak işlev görür film boyunca. Yabancılar, sanatçılar, gazeteciler, iş adamları bu mekanda seyirci olarak yerlerini alırlarken, Cabaret de onlara, ışıklar içinde sunduğu etkili koreografik unsurlarla dışarının boğucu havasından kaçıp bir nefes alma imkanı sunar.
 
Cabaret’de dans edip şarkı söyleyen, deli dolu, duygusal, sıcakkanlı, Amerikalı Sally, İngiltere’den gelen, sakin görünümlü, disiplinli, biseksüel eğilimlere sahip Brian’la birlikte vakit geçirmeye başlar ve aralarında zamanla aşk da oluşur. Bir süre sonra hayatlarına, zengin bir playboy görünümündeki Max da dahil olur ve adeta, herkesin birbirine ilgi duyduğu üçlü bir hayat yaşamaya başlarlar. Cabaret’de sahnelenen gösteriler ile, Sally ve Brian’ın ilişkileri paralel şekilde akarken, Naziler’in toplum içinde giderek artan etkileri de küçük ama çarpıcı örneklerle hissettirilir film boyunca. Cabaret’de sahnelenen her şey hayatın, insanların, politikanın ve o dönemin bir yansıması olduğundan, kahramanların yaşadıklarından ziyade, Cabaret’de olup bitenlerden ve koreografik unsurlardan izleriz dönemin ve filmin ruhunu. Zira her şeyin, fakirliğin, zenginliğin, politikanın, aşkın, mutluluk ve mutsuzluğun karşılığı vardır Cabaret’nin o göz alıcı mizansenlerinde.

 

Ve sahnede olup biten her şeyi bize, filmin gizli başrol oyuncusu olan bir sunucu (Joel Grey) aktarır; ve aynı zamanda gösteriler içindeki birçok rolü de oynar ve organize eder. Birçok şeyi bilen veya hisseden, ama sessiz kalmayı seçen biridir bu eksantrik sunucu. Yaratıcılığını ve sahnedeki oyun gücünü belki de yaşadığı bu ikilemden alır.

Unutulmaz performanslar: Minnelli ve Grey
Film, klasik bir müzikal sinema anlayışından hem biçimi, hem de içeriğiyle ayrılır ve yeni bir kulvar yaratır tek başına. Filmin tüm unsurları, müzik, dans, görsellik ve mesajlar son derece dengeli ve yerli yerinde kullanılmıştır. Öyle ki, filmden hem yüksek estetik bir keyif, hem de güçlü politik bir çağrışım almak mümkündür. Farklı ve yaratıcı bir denemedir bu, sinema-müzik kadar, sinema-politika ve hatta başarılı bir müzik-politika buluşmasıdır sözkonusu olan. Abartısız müzikal unsurlar, ilginç karakterler, estetik mizansenler ve tüm bunların uyumlu sentezi filmi bir başyapıt düzeyine yükseltir.


 
Filmin sinema tarihinde edindiği yerde Bob Fosse kadar hiç kuşkusuz Liza Minelli ve Joel Grey’in de payı vardır. Ünlü oyuncu Judy Garland ile yönetmen Vincente Minnelli’nin kızı olan Liza, küçük yaştan itibaren ailesinden aldığı oyunculuk yeteneğini perdeye öyle bir taşır ki, yıllar sonra bile adı Cabaret ile anılır. Rolünü öylesine benimsemiştir ki, sadece dans edip şarkı söylediği sahnelerde değil, filmin hiçbir anında hareketleri rol yapar gibi durmaz. Sunucu rolündeki Joel Grey ise, bu unutulmaz performansının üzerine belki de çıkamamıştır tüm kariyeri boyunca. Grey’in bu rolü hem sahnede, hem de perdede canlandırdığını ve her iki performansıyla Oscar ve Tony ödüllerine lâyık görüldüğünü de hatırlatalım.
 
Sekiz dalda Oscar ödülü
1966 yılında Broadway’de sahnelenen Cabaret, film olarak sekiz dalda Oscar ödülü almış (en iyi yönetmen, kadın oyuncu, yardımcı erkek oyuncu, sanat yönetmeni, görüntü yönetmeni, kurgu, müzik, ses) ve bu anlamda da sinema tarihinde özel bir yer edinmiştir. Amerikan sinemasının 70’li yıllardan gelen bu özgün eserini yedinci sanatı seven yeni kuşakların da tanıması ve izlemesi gerekir diye düşünüyorum.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: