Psikolog Leyla Navaro ile Yıkıcı Hasetten Yaratıcılığa Doğru Bir Yolculuk

0
438

Onu, Tedx konuşmasıyla tanıdım. Videosunu fırsat buldukça izledim, Dile ki Uzun Sürsün Yolun adlı kitabını okudum. Kitabın neredeyse her satırının altını çizdim, notlar aldım. Tabii biraz da kitabı eskittim.  Evimde, odamdaydım ancak aynı zamanda da koylarda, doğanın ve doğalın içindeydim. Eko -terapi diye bir terapi şeklinin olduğunu onlardan öğrendim. Bir psikoloğun kişisel ve mesleki yolculuğu, sanat, doğa, psikoloji ve psikoterapiyle birleştiğinde okuyucusunun da iç dünyasını keşfettiği muazzam bir yolculuğu olabiliyormuş, böyle hissettim.

Psikolog, Yazar Leyla Navaro’yu, gerçekleştirdiğimiz sohbetinden ve kitabından bana yansıyanlarla en özet şekilde anlatmaya çalıştım. Tedx konuşmasını izlemeyen kalmış mıdır bilmiyorum ancak izleyene bir hatırlatma, izlemeyene de bir fener olarak konuşma linkini sohbetin sonuna kaydediyorum. Bulana şifa olsun.

Leyla Hocamdan öğrendiklerimden bir az sonra hazırlamak istedim sizlere. Doğaya benzer yönler var içimizde, ona bakarak da kendimizi görebilirmişiz meğer. Ve dışımızda duyulmaya, görünmeye, anlaşılmaya çalışırken kendi sesimizi duymuyormuşuz meğer. Ve de bir zamanlar parıl parıl yanan bir ışığımız varmış ve o ışık bilinçsiz sesler, sözler ve davranışlarla söndürülmüş meğer…Peki yine yanması mümkün mü ışığımızın? Çocuklarımızın ışığını nasıl görebiliriz? Bunun için hem kendimiz hem de çocuklarımız için neler yapabiliriz? Kıskançlık ve haset eğer doğru kullanılırsa eğer içimizdeki ışığı ortaya çıkarır mı?

Anadolu’nun farklı yöre ve kültürlerini keşfederken, paralel süreçte iç dünyamızda tanışmadığımız koylarımızı da fark ettiren Dile ki Uzun Sürsün Yolun adlı kitabını da içeriğimize aldığımız, Işığından korkmak, haset, rekabet, kıskançlık, çocuklar üzerine gerçekleştirdiğimiz sohbetimiz ile sizleri baş başa bırakıyorum.

Anadolu’da bir çok çalışma yaptınız, farklı terapi yöntemleri denediniz. Doğayla iç içe olduğunuz ve doğayla iç dünyayı betimlediğiniz bu çalışmalar okuyucuya da bir kılavuz niteliğinde. Özellikle ışığından korkma, haset ve rekabet bölümü gerçekten de üzerinde durup düşünülmesi gereken konular. Ben de orada epey bir kaldım ve düşünündüm.  Yaptığınız o çalışmalardan okuyucularımız için de biraz bahsedebilir misiniz?

Bilmeyenler için genel bir çerçevede anlatayım önce. Bu çalışmaların amacı insanı terapi odasının dışına çıkarmak ve kişisel gelişim ve farkındalık geliştirmek. Özellikle alışılagelmiş yollardan değil de doğanın içinde, doğanın kendi özellikleriyle buluşturmak, insanı kendi konfor alanlarından çıkarmak, alışkanlıklarından uzaklaştırmak, çok değişik ve farklı uyarılara karşı yaşamasını sağlamak amacımız… Bunlar çok önemli şeyler ve biz bu seminerleri aynı yerlerde yapmıyoruz. Hiçbir seminerde aynı konu aynı yerde yapılmadı. İki tanesini Huzur Vadisi’nde yaptık ama ondan sonra hep yer değiştirdik. Bu çalışma ile insan alışkanlıklarından ve çevresinden çıkıyor uzaklaşıyor, daha fazla düşünme imkânı buluyor.  Bir de doğanın getirdiği bir iyileştirme yanı var ve buna çok önem veriyorum. Bunu çok yaşarım ve kendi hayatıma katarım. Hep doğada alışılagelmiş yerlerden ziyade özgün yerlere gitmeyi seçtik. O gittiğimiz yerle örtüşen konularla zenginleştirdik, bu konuları da yaratmak ve çalışır hale getirmek çok öğretici oldu. Ekip olarak bunu yaratırken ve hazırlarken çok zevk aldığımız bir süreç yaşadık.

‘Kendi ışığından korkmak’ çok istediğimiz bir konuydu. Mesela bir kaç yıl önce Safranbolu’da görmek, bakmak ve özellikle görülmek konusunu işledik. Başka bir yere ise, daha çok kendini göstermek, ortalıkta olmak, görülmek, takdir görmek, başarmak ve korkuları işlemek üzere yola çıktık.

-Çalışmaları her mevsim yapıyor musunuz?

Genelde baharda yapıyoruz çalışmaları. Size bahsettiğim bu çalışmamızı da baharda yaptık. Layla Göcek gölge ışık olan bir mekân olduğu için orada çalışma yapmayı seçtik. Kendi ışığından korkmak önce garip geliyor, “İnsan hiç kendi ışığından korkar mı?” diye düşünülüyor. Özellikle bu görsel medya çağında, herkes beni görsün, beğensin, takdir etsin isterken… Sosyal medya görsel, televizyon görsel… Ancak görünmek o kadar kolay bir şey de değil.

-Hepimiz görünürüz ama gerçekten görünüyor muyuz? Bu görünme içsel anlamda bize ne hissettiriyor acaba?

Evet, görünüyor muyuz? Kendi istediğimiz gibi mi görünüyoruz? Bu görünme ne kadar sürecek? Bana neye mal olacak? Ben bunun için hangi bedelleri ödeyeceğim? Bu ve buna benzer sorular, korkular ve kaygılar olabiliyor ve bu görünmenin gerçekten de bedelleri var. Tamam o zirveye çıkmak, görünür olmak, özellikle sahnede olmak, beğenilmek, alkış almak çok güzel ama sonra, sonra ne olacak?… Bundan sonra ilk akla gelen, “ya bu devam etmezse ya düşersem ya zirveden yuvarlanırsam ya bir daha bunu yaşamazsam, herkes beni ayıplarsa, utanırsam” gibi kaygılar olabilir. O zirvede kalabilmek için çok ödün vermek lazım. Bunların hepsi ciddi sorumluluk. Mesela zirveye erken çıkmış şarkıcılar, sanatçılar var. Sonra o zirvede kalabilmek için çok bedel ödüyorlar. Uyuşturucuya başlayabiliyorlar, sürekli orada kalabilmek için mücadele veriyorlar ve de gerçekten öyle oluyor, biraz düşseler yargılanmaya başlıyorlar. İnsanlar çok acımasızdır. Sorumluluğu çok fazla. Bunun dışında kişinin yakın ilişkilerinde farklılıklar olmaya başlıyor. Onu gerçek kimliğiyle değil de şöhret kimliğiyle görüp davrananlar, pohpohlayanlar ya da taşlayanlar oluyor. Rekabet doğuyor, yakın ilişkisi varsa ilişkide olduğu insan onu kıskanmaya başlıyor. Bu ve bunun gibi bir sürü tehlikeyi de içinde taşıyor. Bu görünürlük ile gelen mücadele birçok kaygıyı da ardından getiriyor.

“Toplum psikolojisinde ‘alkışladığımız kişiyi taşlamak’ eylemleri birbirine çok yakın…”

“Ya beğenilmezsem? Ya düşersem?” kaygıları büyüyor. Çünkü toplum psikolojisinde alkışladığımız kişiyi taşlamak eylemleri birbirine çok yakın, ister istemez kıskançlık ve haset gündeme geliyor. Ayrıca bu toplumsal cinsiyet rollerinde erkekler rekabet konusunda daha idmanlı. ‘Kazan-kaybet’ konusunda idmanlılar. Mesela futbol maçlarını çok severler. Futbol karşılamalarında kendi takımı ya kazanır ya da kaybeder. Erkekler, kazanmaya da kaybetmeye de daha idmanlılar. Kadınlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Kadınlar, yüzyıllardır ikincil konumlarından dolayı kazanmaya değil kazandığı yeri ikram etmeye, tevazu göstermeye, alçak gönüllü olmaya, bu gibi kulvarlarda buna kodlanmayı çok öğrendi. Çok şükür o yollar açıldı ama kaygılar ve korkular aynı. Kadınlar, “hep beraber olalım, ilişkilerim, arkadaşlıklarım bozulmasın” diyerek kendilerini geride tutmaya çok alışıklar. 

“Erkekler, Red Kit, Issız Adam misali yalnız kalmaya daha alışkınlar.”

Erkeklerde kazan-kaybet yöntemleri çok geçerlidir ama kadınlarda kazan- kaybet olmasın diye, kazan- kazan oluşmuştur. “Biz kardeşiz” düşüncesiyle hareket edilir ancak alttan zehirlemeler, ayak kaydırmalar olmaktadır. Kadınlar, bu gibi durumlarda “ilişkisel saldırganlık” yaşarlar. Karşı taraftan arkadaşlarını çeker, samimiyetini çeker, soğuk davranmaya başlar, desteğini çeker ve kıskandığı ya da rekabet ettiği kadının çevresini boşaltacak şekilde hareket eder. Böyle bir şeyin başımıza geleceğini biliriz. Bu gibi durumlarda erkekler ise idmanlı olduğu için yalnız yaşayabilirler. Erkekler, Red Kit, Issız Adam misali yalnız kalmaya daha alışkınlar.

Yalnızlık, erkekler için kahramanlıktır ancak kadınlar için yalnız yaşamak hem tehlikeli olabiliyor hem de kadınlar ilişkiye erkeklerden çok daha yatkın. Yalnız kalmak, yalnız bırakılmak kadınları acıtıyor. Özellikle arkadaşları ve yakın bildiklerinden dolayı yalnız bırakılmak kadınları daha çok acıtır. Böyle durumlarda dedikodu yapmak çok işler ve kadınlar, karşı tarafın ayağını kaydırmak için kişi hakkında doğru ve yanlış dedikodular çıkarmak gibi eylemlerde bulunulur. Bunlar çok yaralayıcıdır ve kadınlar bu zehirli yöntemleri bilir. Bunları yaşayan kadınlar bu zehirleyici yöntemleri bildikleri için korkarlar, buna hakları da var ancak bunları aşmak zorundayız çünkü hayat böyle gitmiyor. “Hep beraber kazanalım, el ele tutuşalım” dediğinde beraber kaybet- kaybet oluyor.

“Büyüme sürecinde çocuk aileye bağımlı olduğu için ya kabul ediyor ya da ışığını söndürüyor.”

-Kitabınızda, “çocuklar doğduklarında birçok potansiyelle doğarlar, içlerinde bir ışıkla dünyaya gelirler ancak bir müddet sonra içlerindeki o ışık söner” dediğiniz yer beni çok etkiledi. Bunu okuyunca çocukluk dönemlerimizde yaşadığımız çoğu şeyin bugün bizi etkileyen, ilerlememize ya da geride kalmamıza, olumlu ya da negatif olmamıza sebep olduğunu düşündüm. Ne oluyor da o ışık sönüyor? Belki de onlarca insan ışığı sönmüş bir şekilde ve bunun farkında olmadan yaşıyoruz.

Maalesef doğru. Çocuktaki o ışığı görüp onu geliştirebilmek gerçekten ailelerin önemli bir görevi ama maalesef her aile bunu iyi değerlendiremiyor. Kendi bildiği yollarda çocuğunun sanki daha iyi devam edebileceğine inanıyor. Mesela, baba doktorsa çocuğu da tıp okumalı gibi… Belki çocuk sanatçı olmak istiyor ve orada bir ışık var fakat ailenin değerleri, alışkanlıkları ve inançları içinde eğer çocuğun o ışığı aykırı geliyorsa o zaman aile orayı desteklemediği gibi köstekleyebiliyor. Büyüme sürecinde çocuk aileye bağımlı olduğu için ya kabul ediyor ya da ışığını söndürüyor ve çocuk içinde kalmış çok yetenek ve meziyetlerle kalıyor. Okullarda da buna dikkat edilmeli. Çocukların özel yeteneklerini keşfeden, destekleyen ender öğretmenler var. Buna önem verilmediğinde aynı kulvarda yürüyen aynı çocuklar yetişir.

“Hasetin ve rekabetin çok tehlikeli, can alıcı ve can yakıcı etkileri olduğu kadar aynı zamanda ilham veren ve insanı hareketlendiren tarafları da var.” 

-Haset ve kıskançlık kavramlarını hepimiz bilebiliriz ancak kitabınızı okurken, “haset edilmekten korkmak” diye bir şeyin olduğunu öğrendim. Buradan yola çıkarak sormak istiyorum: Hasetten korkmak ne demek? Haset ve Kıskançlık arasında nasıl bir fark var?

Haset ve kıskançlığı birbirinden ayırabiliriz. Haset, iki kişi arasında yaşanır ve hasetin temelinde, “sende var bende yok” vardır. Kıskançlık ise üçgen içinde olur: “Bende vardı ama diğer üçüncü kişi girdi diye bu benden alınacak” düşüncesiyle yaşanır.

Sevgi ya da dostluk temasında anlatalım. Diyelim ki sizle ben çok yakın arkadaşız ve birbirimizi çok seviyoruz ve bir üçüncü kişi aramıza geliyor ve siz onunla da arkadaşlık yapıyorsunuz. İşte o an, ben sizinle olan yakınlığımı bir başkasının alacağı ve bana duyduğunuz sevgi azalacak korkusuyla kıskançlık yaşarım. Var olanı kaybetme korkusu kıskançlık oluyor. Bu özellikle özel ilişkilerde çok yaşanıyor. Devreye üçüncü kişi girince sevgisini, özenini, yakınlığını kaybetmek, cinselliği kaybetmek gibi… Üçüncü kişi çocuk da olabilir. Aileye ikinci bir çocuk geliyor mesela, anne -babanın dikkati bebeğe yoğunlaşınca çocuk korku yaşıyor, “anne ve babamın ilgisi benden gidiyor” diye düşünüyor. Kıskançlıkta kayıp korkusu var, hasette ise “bende yok onda var” bakışı var. Haset eden, kendini küçük düşmüş, utanmış hissediyor ve canı çok yanıyor. Bunu ona yaşattığınız için -siz yaşatmıyorsunuz ancak o öyle düşünüyor- kızmaya başlıyor ve “onda da olmasın ki ben de rahat edeyim, eşit olalım” diye düşünüyor. Bu ya gerçekten doğrudur; karşısındakinde vardır kendisinde yoktur ya da onda da vardır ama o durumla karşıdaki birden bire parlamıştır. Böyle bir durumda da neden o öne geçti düşüncesiyle rekabet oluşuyor. Bunlar zor durumlar. Yaşanan bu duygular öfke ve kızgınlığa açıyor ve “onda da olmasın” düşüncesiyle  yok etme ihtiyacı devreye giriyor.

Ben çocukluk anılarımdan birini anlatırım hep, saçlarım hep kısadır benim. İlkokuldayken yakın arkadaşımın da saçları uzundu ve iki örgü yapardı. Ben bayılırdım onun örgülerine, benim saçlarım kısa olduğu için iki yandan ördüğümde komik bir görüntü oluyordu. Önümde oturuyordu ve çok kıskanıyordum onu. Çantasından bir şey almaya eğildiği zaman o örgülü saçları harika bir şekilde aşağı sarkıyordu. Ben eriyordum, imreniyordum. Bu hikâyeyi dinleyen insanlara, “Sizce ne yapmış olabilirim?” diye sorduğum zaman çoğu insan, “Makasla saçlarını kestin” diye yanıt verdiler. Zarar vermek, onu elinden almak gibi düşünülüyor fakat ben annemin perde püsküllerini birer firketeyle saçlarıma takmıştım ve artık benim de örgülerim var gibi davranıyordum. Dolayısıyla hasedin ve rekabetin çok tehlikeli, can alıcı ve can yakıcı etkileri olduğu kadar aynı zamanda ilham veren ve insanı hareketlendiren tarafları da var. Yani her şeyin artısı eksisi var. Suç o duyguda değil, hani “kızma” deriz ya, kızmak çok normaldir, kızgınlığını nasıl kullandığındır onu kötü yapan. Dolayısıyla haset de aynı şekilde normal, bunu nasıl kullandığın önemli, zarar veren şekilde de kullanabilirsin sana ilham veren bir şekilde de. Seçim bize, değerlerimize, kişisel gelişimlerimize bağlı. Bu nedenle önemli olan duyguyu yok etmek değil, o duygunun enerjisini nasıl kullanacağıma karar vermektir.

-Sizin anlattıklarınızı düşündüğümde şunu fark ettim; bütün olumsuz duygular sanki bize hizmet eden ve bizi yapmamız gereken şeylere, potansiyelimize itekleyen birer araç gibi sanki…

Evet, o duygunun enerjisini yelkenli gibi kullanmak gerek, kullanırsanız o enerji pupa yelken gider. Mesela kızgınlık can yakıcı bir duygu ama kızgınlıkla devrimler, değişimler olur, kızmasanız değiştiremezsiniz. Kızdığınızda o anı rüzgâr gibi yelkeninize üfler ve siz yol alırsınız. Dediğim gibi bunu nasıl kullandığınız çok önemli. Genelde de kötü kullanılıyor.

-Zorlu bir yolculuk hocam. O duygulara zaten negatif duygular olarak bakıyoruz ve bunun kabulünü de yaşayamıyoruz bazen. Mesela ben birine biraz kızsam pişmanlık yaşıyorum ve bu defa pişmanlık duygusuyla baş etmeye çalışıyorum. Benim gibi kızgınlık sonrası pişmanlık yaşayanlara için ne söylersiniz?

Pişmanlık ve suçluluk… Bunu da konuşalım. Kızmak konusunda kendinize izin vermelisiniz. Kızgınlık aslında bir şeylerin ruhumuza iyi gelmediğini söylüyor, onu dinlersek onun altında daha derin duygular olduğunu anlarız. Kızgınlık ikinci bir duygudur, mesela kaygı duyduğumuz zaman “ben kaygılandım” demeyiz, “kızgınım” deriz.

-Daha çok korktuğum zamanlar kızdığımı fark ettim hocam.

Kızmak yerine, “ben korktum” deseniz daha doğru olur. O zaman daha yumuşak geçişler olabilir. Mesela kapıyı açıp, “Nerede kaldın?” diye bağırınca büyük bir kavga çıkıyor. Bunun yerine, “korktum” dediğinizde karşınızdaki de sizi anlar. Nedenlerinin farklı olduğunu görebilirsiniz mesela, “yemek yiyemedim, kitabımı okuyamadım” gibi nedenler olabilir kızgınlığınızın sebebi. Bunu insanca dile getirince olumsuz durumlar ortadan kalkacaktır. Kızgınlığı, ikinci bir duygu olarak düşünebiliriz, altında temel duygular var. Kaygı, merak, endişe, can sıkıntısı gibi duygulardan da kızabilir insan. Örneğin karşınızdaki kişiye anlatıyorsunuzdur ama sizi duymuyordur, bu da engellenmişlik duygusu yaratır. Tam bir şey yapmaya hazırlanıyorsunuzdur ama o anda çağrılıyorsunuzdur mesela…

“Şöhret çift taraflı bıçak gibidir, keser.” 

-Rekabetle ilgili olarak, “Kaybetmek zor ama bazen kazanmak da zor oluyor” demişsiniz kitabınızda bunu da biraz açabilir misiniz?

Kazanmanın sorumluluğunu bir apolet gibi omuzlarında taşımak çok büyük bir stres. Diyelim ki, kitabım çıktı çok iyi karşılandı, ondan sonraki kitabı yazarken zorlanabilirim, çünkü “eyvah, ya onun kadar iyi olmazsa!” düşüncesi oluşabilir ve bu durum bende kaygı ve endişe yaratabilir. Kazanmanın yükü ağırdır ve o başarıyı aynı seviyede tutabilmek, muhafaza edebilmek çok zordur. Şöhret çift taraflı bıçak gibidir, keser. Bir süre şöhret sarhoşluğunu yaşayabiliriz fakat bu duyguyu iyi tanımlamaz ve iyi hesaplamazsak ve o şöhret kaftanını üzerimize giyersek kendimizden uzaklaşmış oluruz. Çünkü kendimize hep dışarıdan gözlerle bakmaya başlarız. “Onlar beni nasıl görüyor, beni nasıl değerlendiriyorlar ya beni beğenmezlerse, ya tökezlersem!” iç sesleri insana hakim olur ve insanın kendisiyle olan iç dünyası, iç barışıklığı sekteye uğramaya başlar. Şöhret çok aldatıcıdır, biraz tadına varıp şiar edinmemek gerek.

“Mükemmel bir anne, mükemmel bir çocuk yapmaz ama mutlu bir anne mutlaka mutlu bir çocuk yapar.”

-Özellikle toplumsal cinsiyet farklılıklarıyla ilgili kitabınızda yer alan bir konuyu da gündeme getirmek istiyorum izninizle. Ondan önce kitabı kadın ve erkek herkesin okumasını çok isterim çünkü kadın ve erkek ayrımının nerede başladığını, çocukluk döneminde nasıl koşullandığımızı çok güzel örneklerle anlatıyorsunuz. Kitabınızda yer alan şu söz de çok ilgimi çekti: “Kızlar öncelikle başkalarının duygularını algılayıp, korumada ustalaşırlar.” Biz kendi duygularımıza değil de başkalarının duygularına daha çok ustalaşıyoruz. Bu bölümü de biraz açalım mı?

Kızlar, duygu ve empati gösterdikçe aile tarafından onaylanıyor ve seviliyor. Bunu küçük yaşlardan itibaren anlıyor, benimsiyor ve zaten duyarlı olduğu ve duyarlılığı bir şekilde ödüllendirildiği için bu konuda epeyce usta oluyorlar. Bu defa da bu rol onların üstüne kalıyor. Bütün ailenin fertlerinin bakımını, sorumluluğunu üstlenen kişi kadınlar. Hatta eşine, eşinin ailesine, çocuğuna, kardeşine önce kadınlar koşuyor, bakıyor ve daha duyarlı oluyorlar. Dolayısıyla kızlar ve kadınların üzerinde böyle bir duyarlı olma, bakım yapma, ilgilenme sorumluluğu var ama erkeğin üzerinde yok.

-Sizin kitapta yer alan tabirinizle cici kız olma durumu oluşuyor.

Cici kız olma ve bu nedenle de takdir görme, sevilme ve icabında pohpohlanmak o kadar çok benimseniyor ki bu sefer de kadın olarak kendi duygularımız, kendi ışığımıza bakmaktansa “başkasının saksını sulayayım,” “başkasının çiçeğini yetireyim” istiyoruz ayrıca bunları yapamadığımızda “ay ben yapamadım” diyerek suçluluk duyuyoruz. Suçluluk, kadınların çok yaşadığı bir duygu ve kadınlar bu suçluluk duygusuyla kendini çok fazla yönlendiriyor. Dolayısıyla kendine yer kalmıyor ve sonra bir bakıyor ki yıllar geçmiş, yaş almış. Kendine hiçbir alan tanımamış sadece fedakârlık yapmış tabii mahzun ve üzgün. 

“Suçluluk duygusu, doğru bir şey yapmadım düşüncesiyle başlıyor.”

-Son olarak suçluluk duygusunu sorayım hocam. Bu duygu üzerimizde bir etiket gibi duruyor adeta. Nasıl oluşuyor, neden hissediyoruz ve ne yapmalıyız bu duyguya karşı?

Suçluluk duygusu aslında “Doğru bir şey yapmadım” düşüncesiyle başlıyor. Bu doğru şeyler kime göre doğru?  Bize öğretilmiş değerler ve davranışlar var, bunları yapmadığımız zaman kendimizi suçlu hissederiz fakat bir süre sonra o suçluluk duygusu öyle bir hükümdar olur ki, her şeyimizi suçluluk duygusu yönetmeye başlar. Suçluluk hissi bir yere kadar olmalı, doğru. Mesela gerekeni yapmamak insanı kötü hissettirir, eksik kalması kötü hissettirir, bir yemek yapamadığımızda kötü hissedebiliriz. Suçluluk hissetmemiz gereken yerler de var. Diyelim ki çocuklarınız var ve çocuklar okuldan eve geldiğinde evde olacaksınız. Bunu her zaman yapıyorsunuz ve onları her zaman karşılıyorsunuz diyelim. Bir kez de arkadaşlarınız sizi bir yerlere davet etti ve gitmeniz gerekiyor ve siz içinizden “gidersem suçluluk duyacağım” diyorsunuz. Gitmeden önce çocukları karşılayan ve evde olan siz ile arkadaşlarının yanına gidip eve geri dönen siz arasında fark vardır.  Eğer gitmezseniz çocuklara karşı daha sabırsız davranırsınız ve mutsuzluğunuz onlara yansır ama gidip de nefes alırsanız döndüğünüzde, ruhunuzu da doyurmuş olduğunuz için o çocuklara harika davranırsınız. Benim her zaman söylediğim bir söz vardır: “Mükemmel bir anne, mükemmel bir çocuk yapmaz ama mutlu bir anne mutlaka mutlu bir çocuk yapar.”

-Önce ben ile sadece ben arasında bir fark var. Kendimize ayırdığımız zaman sadece bizi değil sevdiklerimizi de mutlu edecekse eğer “önce ben” diyebilir miyiz?

“Ben de demek daha iyi olur. Kendine zaman ayırmayı, kendini mutlu etmeyi öğrenmek bencillik değil, “benliliktir.”

-Çocukların ışığını görebilmek ve onlarda var olan o ışığı söndürmemek için ebeveynlere düşen görev nedir? Neler yapılmalı bu konuda?

Çocukların neye yatkın olduğunu gözlemlemek çok önemli. Yapılan en büyük yanlışlardan biri anne ve babanın kendini bir heykeltıraş gibi görmesi. “Çocuğumu şekillendirebilirim” diye düşünüyoruz aslında bu çok yanlış, biz heykeltıraş değiliz. Aslında biz ona şekil vermek için değil, “çocuğun hamurunda, özünde ne var” diyerek onu keşfetmek üzere yola çıkmalıyız. “Bu çocuk hiçbir şey bilmiyor, ben ona öğreteceğim” düşüncesi çok yanlış. Aslında çocukları gözlemleyebilirsek onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Gözlemleyerek neye yatkın olduklarını anlayabiliriz. Onların yeteneklerini keşfedip, onların yolunda ilerlemek çok önemli.

-Son olarak ne söylemek istersiniz hocam?

Kendi ışığınıza odaklanın. Işığınız size neyi gösteriyor, nereyi gösteriyor gözlemleyin. O ışıkta kalıp, onu çoğaltmanın ve ışığı yanınıza mihmandar olarak almanın çok önemli olduğuna inanıyorum. İnsanın potansiyelini keşfetmesi ve onu hayata geçirmesi yaşamına anlam katar. Bunu herkesin yapmasını diliyorum.

Röportaj: Sevilay Acar

Önceki İçerikOkurun Gözünden: Kendiyle Dost Olmak Hayatı Nasıl Kolaylaştırır?
Sonraki İçerikÇiçekler, Botticelli ve Biraz Şiir
Öğrenim Üyesi / Okur- Yazar. En büyük deneyimim çocukluğumda oynadığım oyunlar ve kurduğum hayaller oldu. Her ne yapıyor olursam olayım, iki etken her zaman yolumu belirler: hayaller ve dualar. Çocuk merakı ve heyecanıyla öğrenmeye çalışıyor, okuyor, yazıyorum. Babalardan Babalara adlı bir röportaj kitabım var. Babaların ayak izlerinden oluşan ve hikayeleriyle iç dünyaya yolculuk yaptıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yolculuğu seviyorum çünkü her şeyin yolda şekillendiğine inanıyorum. Bu yolda en çok da öğrenciyim; kapsayan, içine alan, öğrendikçe çoğalan ve var olan. Karşılaştıklarımı, hissettiklerimi, öğrendiklerimi yazarak paylaşmaya çalışıyorum.