Yaz(ı) Kampında Polat Özlüoğlu ile Kırılganlıkların İzini Sürmek

Sevgili Yazıdaşlarım ile birlikte kolektif bir yazı yazdık. Konumuz: Polat Özlüoğlu ile Kırılganlıkların İzini Sürmek. Buluşmada “Öykünün Kalbine Yolculuk” sorularını sorduk. Dinledik, yorumladık. Hatırlayın: Yazmak sadece anlatmak değil, anlamaktır da. Hep birlikte anlamak için emek verdik.

Kamp buluşmamızın merkezinde öykü vardı. “Öykünün Kalbine Yolculuk” başlığıyla sorduk sorularımızı: Bir öykü hangi kırılma anından doğar? Karakterlerin suskunluğu bize ne söyler? Yazar, kelimelerle nasıl bir dünyanın kapısını aralar?

Sorularımızın izini sürerken Polat Özlüoğlu’nun Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar kitabını açtık önümüze. Her öyküde, gündelik hayatın küçük ayrıntılarından sızan büyük kırılganlıkları gördük. Bir baba imgesinde otoriteyle sevgi arasındaki çatışmayı, bir çocuk bakışında kaybın sessizliğini, bir atın gölgesinde özgürlük arayışını konuştuk.

Yaz(ı) Kampında hepimiz yazıyoruz. Biliyoruz YAZARsak YAZARız.

Biz de kendi kırılganlıklarımızın peşine düştük. Çünkü biliyoruz ki yazmak, yalnızca anlatmak değil, aynı zamanda anlamaktır. Polat Özlüoğlu’nun öykülerinde hissettiğimiz o sızı, kendi yazılarımızın da kapısını araladı.

Şimdi sıra bizde: Her birimiz kalemimizi alıp kendi küçük öykümüzü yazacağız. Belki bir masa başında başlayan, belki bir yolculukta aklımıza düşen; ama mutlaka içimizde taşıdığımız kırılganlığı görünür kılacak öyküler olacak bunlar. Çünkü kırılganlık, aynı zamanda yazının en büyük gücüdür.

Baba Evinden Çıkamamak

Hani hep baba temalı hikâyeler yazmış ya Polat Özlüoğlu; bu kitabında tam da beni can evimden vurdu. Ben babamı kaybedeli iki buçuk sene oldu ve onun yaşarken hiç fark etmediğim bir şey vardı. Babamı bir ilah gibi görürdüm. Varoluş amacım, yol göstericim, hatta belki de başarılarımın sebebi oydu. Oysa ölümünden sonra, üzerimdeki baskı kalkmış olmalı ki, içime dönüp baktım. Gerçekte kimdim ben? Ne için gelmiştim bu hayata, neler yapmıştım bu yaşıma kadar? Babamın disiplini altında yaşadığım yılların farkında bile değilmişim meğer. Oysa ben otuz beş yıllık evliyim. Baba evinden çıkalı otuz beş yıl geçmiş, ama fikren hâlâ oradaymışım.

Babam, disiplin ile sevgi arasındaki sınırı hiç bilememişti. Sevgi nedir, nasıl gösterilir, hiç bilememişti. O sadece korumuştu. Kötülüklerden koruduğunu sanmış ama aslında “yaşamaktan” korumuş. Bana yaşamama izin vermemişti. Tıpkı yazarımızın öykülerindeki babalar gibi. Ya evladının onun değer yargılarına uymayan bazı şeyler yapmasından ve utanmaktan korkmuş, ya da başarısız olup onun başını eğmesinden. Bense bir çocuk olarak, hiç bulamadığım sevgiyi kaybetmekten korkmuşum.

Benim babam sevmeyi hiç bilememişti. Belki sevmişti ama kendince, göstermeden. İşte bundandır kendimi sevdirmek, kabul ettirmek için yaptığım fedakârlıklar, kendimi parçalamalarım.

-Sedef Cenk

Çocukluktan Kovulanlar

Yaz(ı) Kampında sevgili Polat Özlüoğlu ile sohbetimizde “çocukluk” üzerine konuştuklarımız beni çok etkiledi.
“Çocukluktan kovulduğumuz zamanları yazıyorum” diyen yazar, bu durumu şöyle özetledi:
“Bazı ailelerde siz çocukluktan çok çabuk kovuluyorsunuz. Çok çabuk, çocuk olmaktan çıkıyorsunuz. Çok çabuk büyüyorsunuz. Ve bu ülke çok çabuk büyüyen çocuklarla dolu.”

Bu tanımlama bana yıllar önceki bir olayı hatırlattı. Hatırlayanlarınız var mı bilmiyorum: Babasının borçlarına karşılık pazarda satışa çıkarılan küçük Ayşe’nin öyküsü. O gün bugün kaç kez pazara sürüldü umutlarımız. “Altı yaşımda büyüdüm. Altı yaşımda boynuma asılı bir yafta ile çaldılar çocukluğumu” diye haykıran Ayşe’nin çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Ne ilkti ne de son oldu Ayşe.

Yoksul ve yoksun düşleri, süt içemeyen kardeşlerinin diyetine berdel edilen çocukların hiç oyuncağı olmadı. Simgesel ya da sembolik, hiç fark etmez. Bu ülkede hâlâ çöpten beslenen, açlıktan ölen, ucuz insan pazarlarında satılan çocuklar var. Beyanı esas kabul edilmeyen, yaşadığı travmaya hapsedilen çocuklar var.

Şimdi hüznümü çoğaltırken, çocukluğuna veda eden Ayşe’ler; isyanım çığ gibi büyümeye devam ediyor. Karanlığı parçalayan yıldızları birlikte parlatacağız Ayşe’m. O zaman gözleri ışıltılar saçan çocuklar halaya duracak meydanlarda. Sana söz Ayşe’m, sana söz…

-Nesrin Aksu Bektaş

Ters Köşe Bir Karşılaşma

Polat Özlüoğlu’nun kitabını okurken duyduğum acıdan ötürü ona öfkelenmiştim. Hatta zihnimde, başkalarının acısından beslenen, ondan haz duyan biri olarak çizmiştim portresini. Oysa yanılmışım. Onun naifliği, inceliği, insanları bütün yazar egosundan sıyrılmış saf bir dikkatle dinleyişi beni apansızca ters köşe yaptı. İtiraf etmeliyim ki bu karşılaşma yüzüme bir gerçeği çarptı; yazarlık yolculuğuma da çok kıymetli öğretiler bıraktı.

Beni çarptığı gerçek şuydu: Ülkemizdeki onca şiddet ve talihsizliğe vicdan borcunu ödemek için yazıyordu o, canımızı acıtmak için değil. Haberlerde adlarını bile duymadan hapse düşen, öldürülen, hayatı karartılan insanları sıradan birer istatistiğe indirgediğimiz gerçeğini hatırlattı bana. Onların hikâyelerini unutmaya hakkımız olmadığını, sadece “mavi bulutların yumuşaklığında” bir hayat yaşamadığımızı gösterdi.

İkinci ders ise yazma yolculuğumda bambaşka bir kapı araladı. Bazen kendimi kaybolmuş hissederim. Ona metaforlarını ve benzetmelerini nasıl kurduğunu merak edip sorduğumda gülümseyerek, “Hayattaki her şeye hikâye yazılabilir,” dedi. “Kayıp düşen bir perdenin intiharını da yazabilirsin, yıllardır bir tarağın dişleri arasında sıkışıp kalmış saç tellerinin hikâyesini de…” O anda anladım ki ilham yalnızca insanlardan ve onların hikâyelerinden değil; çevremde sessizce var olan ama unutulmayı hak etmeyen her şeyden alınabilir.

Bu tanışmaya giren Gamze ile çıkan Gamze aynı insan, aynı yazar adayı değil artık.

-Gamze Seda

Sessizliğin ve Yası Yazmak

Polat Özlüoğlu, çağdaş öykücülüğün en kırılgan damarlarından birine dokunuyor: kaybın, yasın ve sessizliğin dili. Onun metinlerinde ölüm yalnızca bireysel bir acı değildir; modern çağın araçlarıyla biçim değiştiren, teknolojinin gölgeleriyle kuşatılan bir deneyimdir. Telefonun sürekli çalan melodisi, bildirimlerin sahte umutları, ekrana düşen boşluk… Özlüoğlu, bu ayrıntıları yalnızca dekor olarak değil, öykünün kalbine yerleştirir.

Fakat onun yazın evreni yalnızca çağın teknolojik gürültüsünden ibaret değildir. Öykülerinde sık sık karşımıza çıkan baba figürü, bu evrenin en güçlü odaklarından biridir. On bir öykünün onun da babalar vardır: kimi zalim, kimi şefkatli, kimi kritik bir anda çocuğun hayatını geri dönülmez biçimde değiştiren… Üvey babanın karanlık tacizi, faili meçhule giden bir evladın ardından babanın yaşadığı özlem ve acı, yahut bir bakışın yıllara yayılan izleri… Özlüoğlu, çocukların yaşadığı travmaları görünür kılar; baba figürünü hem bireysel bir deneyimin hem de toplumsal belleğin aynası hâline getirir.

Bu çizginin en çarpıcı örneklerinden biri “Gardiyan” dır. Ölümün sessizliğini değil, ölümden sonra bile susmayan bir çağın gürültüsünü anlatır. Diğer öykülerinde ise aynı duyarlılıkla aile içi ilişkilerin görünmez çatlaklarını, kuşaktan kuşağa taşınan yaraları ve yüzleşmeleri işler. Böylece bireysel hikâyeler toplumsal kırılmalarla birleşir; okur, kendi hayatının izlerini bu metinlerin arasında bulur.

Yazarın doğaüstü empatisi ve olağanüstü farkındalığıyla bireyin toplumsal acılara karşı geliştirdiği savunma mekanizmaları saf dışı kalır. Fark ettiklerini usulca insanın kalbine akıtır; geride ise “Neden bize bu kadar acı çektiriyorsunuz?” diyen okurlar bırakır. Böylece, toplumsal acılara kayıtsızlık zırhı giymiş olan okur, onunla politik yasını tutmaya başlar.

-Eda Özbalkan

Bu satırlar, Yaz(ı) Kampı’nda Polat Özlüoğlu’nun öykülerinden bize kalan kırılganlıkların izleridir. Her birimiz kendi penceremizden baktık, kimi babasına, kimi çocukluğuna, kimi yazarlık yolculuğuna döndü. Ve gördük ki, yazmak yalnızca anlatmak değil, aynı zamanda anlamaktır.

Birlikte yazdığımızda, birbirimizin yankısı olduk. Birimizin açtığı yarayı öteki fark etti, birimizin kurduğu cümleyi öteki tamamladı. Böylece hem bireysel hem kolektif bir hafıza kurduk.

Yazmak, aslında budur: Kırılganlıklarımızı saklamak yerine paylaşmak. Birlikte bakabilmek, birlikte susabilmek ve en sonunda birlikte konuşabilmek.

Bu yazı da işte o ortak suskunluğun ve ortak sözün tanıklığıdır.

Hatırlayalım Yazarsan Yazarsın…

Sevgiyle kucaklarım…

Yasemin Sungur

 

Önceki İçerikŞikâyetten Çözüme: Fark Yaratan İnsanlar
Sonraki İçerikYasemin Sungur’la “Kitap ile Sohbet” Podcast’i Radyo Gedik’te Başlıyor
Yasemin Sungur
Hayat Öğrencisi... Aşk ile evrende hayat bir başka güzel. Şükür...