Uzaklarda okyanus ortasında bir ülke. Haritadan zor bulunuyor. Sislerle örtülü bir ada burası. Adaya her yanaşan gemi, şaşırıyor. Her gelen, buraya gönüllü geliyor ama çoğu uzun süre kalamıyor. Bu adaya ilk adım attığında insan, topraklarının yumuşaklığına aldanıyor. Ayaklarının altındaki kum, hayal tozlarından örülü, bastıkça içine gömülüyor ama batmıyor. Çünkü bu adanın toprakları gelen insanları hep biraz yukarıda tutuyor. Burada yaşayanlar en çok “Belki de olur”, “Belki düşündüğüm gibi değildir” cümlelerini kuruyor. Adanın merkezinde büyük bir ayna var. Herkes bu aynada kendini ve olayları olmasını istediği şekilde görüyor. Kimi ayna karşısında daha cesur, kimi daha güzel, kimi de daha mutlu oluyor. Ada içerisinde aynadan başka bir de patika yollara çıkan tabelalar bulunuyor. İnsanlar bu tabelaların gösterdiği yönlere saptıkça, hep bir şeyleri “olmuş” zannediyor. Adanın batı kıyılarında ise incecik bir köprü uzanıyor: “Umut” ile “Aldanma” yı birbirine bağlayan o kırık dökük tahta köprü… Yürüdükçe köprü biraz daha çatırdıyor. Umutla attığınız her adımda, ayaklarınızın altındaki zemin sağlamlaşır gibi oluyor ama aldanma tarafına fazla yaklaşırsanız, köprü sizi okyanusa bırakıyor. Ve işte o zaman, bu adanın soğuk sularında insan çırpınmaya başlıyor. Adanın karasına çıkıldığında ise buranın umutla hayatta kalmayı bilenlerin sığınağı olduğunu anlıyor.
Uzun süredir aklımda olan bir kavramdı zannetmek…
Çünkü sadece bir kavram olmasının ötesinde bir mesele aslında. İçinde bir sürü şeyi barındıran bir ada. Zengin olduğunu zannetmek, çalıştığını zannetmek, zayıf olduğunu zannetmek, adam olduğunu zannetmek, sevildiğini zannetmek… İnsan neden zanneder? İnsan neden bir durum hakkında emin olmadan kanaat getirir?
Kürk Mantolu Madonna’da çok kıymetli Sabahattin Ali’nin şu satırları hafızamda yer etmiştir: “… Ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız… Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükûtu, ne inkisar kalır… Bu halimizle hepimiz acınmaya layığız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur…”
En Karmaşık Aldatmaca
Arapçada şüphe/tereddüt ve yakîn anlamlarına gelen zan; Türkçede “şek, şüphe, tereddüt, tahmin, varsayım, önyargı, sanı, vehm” olarak karşılanır. Zannın kesin olmayan düşünce veya kanaati ifade ettiğinin söylenmesi mümkündür. Bu kısacık bilgiyi burada verdikten sonra devam edelim.
Zannetmek, beynimizin en karmaşık, en ince aldatmacalarından biri… Üzerine çok şey yazılır. Önce hayatımızdan başlayalım mesela. Çoğumuz aslında kendi hayatımızın başrol oyuncusu olsak da figüran gibi yaşamayı tercih ediyoruz. Hayatlarımızda başkaları daha önemli sanıyoruz. Çevremizdekiler mutlu olsun diye kendi hikâyemizin senaristi olmak yerine, başkalarının senaryolarında küçük roller kapmaya çalışıyoruz. Ve bu karmaşık tiyatronun içinde, başkalarını “bir şey” zannediyoruz. İyi olduklarını zannediyoruz en başta, sonra güvenilir… Bunları birleştirince arkadaş olduklarını zannediyoruz, her şeyimizi paylaşabiliriz sanıyoruz. Aradan yıllar geçiyor. Birçok anı biriktiriyor, birçok mekânda bir araya geliyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı düşmeyecek hâle geliyoruz. Ve daha çok vermek istiyoruz sonra. Zamanla kendimizden daha çok verir hâle geliyoruz. Aramasa da arayayım, gelmese de gideyim, sormasa da ben koşayım istiyoruz. Derdi, derdimiz oluyor, kendimizden çok onunla ilgileniyoruz. Farkında olmadan aslıda alma-verme dengemizi şaşırıyoruz. Sanıyoruz ki o da bizim yanımızda olacak, başarımızı alkışlayacak, düştüğümüzde elimizden tutacak, sırtımızı sıvazlayacak… Yanılıyoruz. Olmuyor, o telefon çalmıyor. Gelecek diye bekliyorsunuz, gelmiyor. Aylar hatta yıllar geçiyor. Tesadüfen bir karşılaşmada “Aklımdan çıkmış”, “Hiç farkında değilim”, “Öyle bir boşluğum olmadı” deyiveriyor size. Şaşırır zannediyorsunuz, üzülür zannediyorsunuz, belki bir özür diler ya da sarılır en azından sanıyorsunuz. Hiçbirini yapmıyor. Çünkü siz onu dostunuz zannetmiştiniz ama öyle olmadı. İşin ilginç yanı siz hayatınızı başkalarına adarken kendi hayatınızı yaşadığınızı zannettiniz fakat bir baktınız zannetmenin o tatlı yanılsamasıyla sarıp sarmalanırken, gerçekler el sallayıp çoktan yanınızdan geçmiş bile.
Zannetmek bazen çok tatlıdır. Sadece ilişkilerde değil hayatın birçok noktasında tutar bizi, çeker kendine. Çünkü insan, bilmediğini bilmek istemez. Beynimiz, belirsizliği sevmez. Hemen doldurur boşlukları: “O beni seviyor galiba” deriz, sevildiğimizi zannederiz. “Ben zaten kilo almadım, bu pantolon çekmiş” deriz zayıfladığımızı zannederiz. Çalışmayan ve hep başkalarına iş yaptıran insanlar, çalıştıklarını zanneder. Böyle böyle zannetmenin sıcak battaniyesine sarınırız; çünkü gerçeğin çıplak hâli bazen çok soğuktur.
Masum Zannedişlerimiz
Doğumla başlar zannetmek. Ölene kadar da devam eder. Yerini zamanla, gerçekleri öğrendikçe “oysa”lı cümlelere bırakır. Çocukken masallardaki gibi olacağını zannederiz mesela. Her şeyin sırayla, olması gerektiği gibi gideceğini, anlatılan masalların gerçek hayata uygulanabilir olduğunu sanırız. Ama öyle olmaz. Her bir ‘zan’, zaman içinde kendini değiştirir. Zaman geçer ve biz büyürüz. Öyle pastadan evler de yoktur, kuleye tırmanarak size ulaşmaya çabalayan prensler de. Kimse kayıp ayakkabımızı bulmaz ya da kurbağalar öpülünce prens olmaz. Bal kabakları at arabasına dönüşmez, gözlerinizi kapattığınızda sizi öpen adam, sizi hayata döndürmez. Ama yine de zannederiz, onun kollarında bir umuda tutunmak isteriz. Aşkımız bitmesin isteriz, aldanmayalım, yalan yakalamayalım, bir gün “Bitti” deyip gitmesin isteriz. Ve öyle zannederiz. Sanırız ki gitmeyecek, hep yanımızda kalacak, sevdiğini söyleyecek zannederiz. Çünkü masallardaki prens ve prenseslerle büyümüşüzdür, bu yüzden bir o kadar da masumdur zannedişlerimiz…
Çünkü insan, çoğu zaman görmek istediğini görür. Ve o “zan” gözlüğünü çıkarmaya cesaret edemez.
Tatlı olduğu kadar acıtan tarafı daha çok zannetmenin. En sızlatan acısı ise özlemde gizli belki. Çünkü genelde uzaktaki insanı özleyeceğimizi zannederiz ama en yakınımızdaki kişiyi özleriz bazen. Aynı evi, aynı yatağı ya da aynı işi, aynı sırayı paylaşıp ruhlarımızın birbirine ne kadar uzaklaştığını fark etmeyiz. Ta ki, zannettiklerimizin sona erdiğini anlayana kadar…
Elimizdeki telefonların ve bilgisayarların ekranları da bize zannetmek üzerine çok güzel dersler veriyor dikkat ettiyseniz. Zannetmenin en yoğun hissedildiği alanlardan biri sosyal medya. Burada herkes en güzel ya da görülmesini istediği hâlini sergiliyor. Fotoğraflar, kullanılan kelimeler, dikkatlice ayarlanmış filtreler… Herkes biraz daha mutlu, biraz daha güzel, biraz daha meşgul görünmek istiyor. Bir yerde hasbelkader çalışıyorsa bunu büyütüyor, nezle olsa abartıyor, tek satır okumayanlar kitapçılarda fotoğraf paylaşıyor. Çünkü onu öyle görsünler istiyor, öyle zannedilmeyi amaçlıyor, kendi vitrininde kendi hayalini satmaya çalışıyor. Oysa yine ‘zannederek’ kısa tatminler yaşayıp koca bir boşluğa düşüyor. Ve bu artık giderek daha tehlikeli bir hâl almaya, bir psikolojik rahatsızlığa dönüşmeye başlıyor.
Her şey “to do list” lerdeki gibi bir sıraya göre gitmez hayatta bazen. John Lennon şöyle der: “Hayat; siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.” Aslında ona ilave etmek istiyorum. Hayat, biz zannetmek ile meşgulken, karşılaştığımız gerçeklerdir.
***
Zannetmek… Hayal kırıklıklarımın yol arkadaşı. Hataların ilk masum adımı.
Zannetmek bir ada, okyanus ortasında. İçinde biraz olsun ümit ve hayal barındıran, bilmemenin konforlu alanı. Aldanmak ve umutlu olmak arasında gidip geldiğimiz o kırık tahta köprüdeki umuda tutunma halatı. Bilmek, sorumluluk istiyor. Gerçek, acıtıyor. Bu yüzden bazen Zannetmek Adası’nda olmak belki de hayatı katlanabilir kılıyor. Ama her şey aslında bu adada başlıyor.
Zannetmek Adası’ndaki “Umut” ile “Aldanma” yı birbirine bağlayan köprüden geçerken insan bir an değişik bir hisse kapılıyor. Köprünün çıtırdayan sesine aldırmadan gerçeği göremeyip hayallere hapsoluyor. Sonra zannettiği duyguların içinde kayboluyor. Köprüden düşmemek için tutunmaya çalışıyor. Hayat bizi aslında zannederken değil, gerçekleri yaşarken sınıyor. Bu yüzden çok bağlanmadan ucundan tutunmak gerekiyor. Böyle yürürsek köprüde, eğer düşersek bir gün, o kadar acıtmıyor.





















