Ruteba Doğan ile Yersiz Yurtsuz Olmak Üzerine

 “Nereye gitmeliyiz son sınırdan sonra, 

Kuşlar nereye uçmalı son semadan sonra?”  

Edward Said

Epeydir yersiz yurtsuzluk üzerine düşünüyorum. Yanı başımızdaki ve dünyanın başka uzak köşelerindeki savaşlar, zorla yerinden edilenler, kimi nedenlerle ülkeden göçüp gidenler, gitmek isteyenler, bir de “Doğduğun yer değil doyduğun yerdir vatanındır” şiarıyla beş şehir, iki ülke arasında gidip gelen kendimi de işin içine katınca konuyu enine boyuna konuşmak istedim.

Türk Dil Kurumu, yersiz yurtsuz olmayı “barınacak bir yeri bulunmamak, oturacak yeri olmamak, bütün varlığını yitirip, çok zor durumda olmak” şeklinde açıklıyor. Edward Said’in ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı eseri hakkında yazılanları okuyunca, yersiz yurtsuzluğun barınacak yerinin olmayışından çok başka bir şey olduğunu kavrıyorsunuz.

Stefan Zweig, “Artık hiçbir yere ait değilim, her yerde bir yabancı ya da en fazla bir misafirim” demiş. Böyle bakınca, kişinin yersiz yurtsuzlaşmasının onda yaratacağı değişimleri, yeni yerindeki hayatının belirsizliğinin psikolojik etkilerinin neler olabileceğini, kök salmanın insan hayatındaki anlamının ne olabileceği üzerine de düşünüyorsunuz.

Bütün bu kafamdan geçenleri kurduğu tiyatroya ‘Yersiz Yurtsuz’ adını veren yazar-dramaturg Ruteba Doğan’la konuşmak istedim. 

“İnsan yer yurt aramaya başladığında yersizin yurtsuzun hikayesi de başladı.”

Edward Said, otobiyografik eser mahiyetindeki ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı kitabında, çatışan kültürlerin arasında kalan kimliksel belirsizlikleri, yersiz yurtsuzlaşma ile özdeşleştiriyor. Bir yanda da dünyanın çok değişik yerlerinde savaşlar ya da ekonomik nedenlerle başka ülkelere göç hareketleri sürüyor ve o çatışma alanı yerli yerinde duruyor.  Herkes biraz yersiz-yurtsuz mu bu çağda, ne dersiniz?

Bence insan hep yersiz yurtsuzdu. Bunu kabul ediyor ya da etmiyor. Ancak asıl hikâyede şu var: Nietzsche, Heidegger, Arendt ve tabii ki Deleuze, yersiz yurtsuzluktan söz ederken mülteci sorunu, insanların yerinden yurdun edilmesi yoktu. Kısmen Yahudi soykırımıyla vardı. Onların o zamanlar sözünü ettikleri ‘varoluşsal’ bir yersiz yurtsuzluktu. James Joyce, “Yaşadığım coğrafyaya kendimi ait hissetmiyorum” demiştir. Şimdi geldiğimiz noktada da kendi yaşadığınız coğrafyada, kendinizi yersiz yurtsuz hissediyorsunuz. Birisi sizi sürgüne göndermeden de bunu hissediyorsunuz. Öte yandan sürgün hep vardı. Antik Çağda da Eski Yunan’da da, sürgün halinde olmak aslında Ortaçağ’daki coğrafi hareketlilikle ortaya çıkıyor. İnsanın yerinden yurdundan olması Kavimler Göçüyle başlıyor. Yeni bir şey değil.  Sanayi Devrimi’yle birlikte, kırsaldaki toprağını bırakıp kente gitti. İnsan yer yurt aramaya başladığında yersizin yurtsuzun hikayesi de başladı. Bu tarafıyla son derece iktisadi bir konu. İktisadi değişimin odağında gerçekleşen bir yersiz yurtsuzlaşma var. Bizim coğrafyamız üzerinden baktığımızda, Almanya’ya gidişimizde, İstanbul’a gidişimizde de bu var. Her coğrafyanın kendine özgü dinamikleri olsa da daha çok iktisadi nedenlerle yersiz yurtsuz kalınmış.  

Bir yere ait olmak aslında nedir?

Toprakla kurduğunuz ilişki, mülkiyet ve varlıkla kurduğunuz ilişki çok sorunlu. Ne zamanki aidiyetiniz mülkiyetle zorunlu hale geliyor ya oradan gitmek zorunda kalıyorsunuz ya da gitmeye zorunlu bırakılıyorsunuz.

 “Göbek bağının nerede olduğunu insan hep bilmek ister.”

İkisinin kişiye yaşattığı his ayrı mı?

Gitmek zorunda kalmanızın daha makul nedenleri var. “Doymuyoruz daha büyük bir yere gidelim” diyor. Ancak diğeri “beni gönderiyorlar” diyor. Gidenler de yine maddi gücü olanlar. Bizim o botlarda gördüğümüzle, sokakta gördüğümüz mülteci, kalana göre avantajlı olanlar. Bir mülteciyle tanışmıştım. Bana şöyle dedi: “Ben Suriye’nin fakiriydim buraya kadar gelebildim. Zengin olanlar Fransa’ya gitti. Bir de bizim ‘kalanımız’ var, siz onları hiç bilmiyorsunuz.” Göçemeyen ‘yersiz yurtsuz’ değil mi? Savaşın sonunda onlara, biyolojik olarak neredeyse artık bir canlının son 30 yıl boyunca kök salamayacağı, kimyası değişmiş bir toprak kaldı. Dolayısıyla bu çağın insanı, psikolojik olsun, sosyolojik olsun, felsefi olsun, ekolojik olsun birçok şekilde yersiz yurtsuzluğa zorunlu bırakılıyor.

Göbek bağının nerede olduğunu insan hep bilmek ister. Doğduğu evi, şehri bilmek ister. Ancak bunlar da çok arketipsel bir göstergedir. Ne kadar da siz dönüp dolaşıp baba ocağına gelseniz de yine oradan gitmeye zorunlu kalabilirsiniz ya da zorunlu bırakılıyorsunuz. Çünkü geldiğiniz baba ocağı sizi şu anki halinizle karşılayan bir baba ocağı olmayabilir değil. “Sen bana yabancısın, ben de sana” diyor.

O zaman yersiz yurtsuzluk birkaç türlü diyebilir miyiz?

Evet, bunu en iyi aile yemeği örneği ile açıklayabilirim. Bir masa etrafında hep bir aradasınız. Ait olduğunuz yerdesiniz ancak kendinizi ‘ayrık otu’ gibi hissediyorsunuz. Bu nasıl kök salma? Bir kök var ama düşünsel olarak, his olarak kendinizi oraya ait hissetmeyip sürekli -mış gibi yapıyorsunuz. Sabah kalkıp işinize gittiğinizde orada da aynını yapıyorsunuz.  Hatta ve hatta bir sanatçı olarak çalıştığınız yapı içinde bile bunu yapıyorsunuz.

Yani sonuç olarak şuraya geliyoruz: Yersiz yurtsuzluk aslında kimin diliyle konuştuğunuzla ilgili bir şeydir. Çok sevdiğim bir tanım vardır: ‘İlk yer-yurt bedendir.” Kendi mekânınız, bedeninizdir. Siz bu mekâna, bedeninize, kalbinize, vicdanınıza, aklınıza yurtsuzlaşmaya başlarsanız, istediğiniz kadar baba ocağında olun, kendi vatanınızda olun, beden diyor ki “ben buraya ait değilim”, oradaki yersiz yurtsuzluk başka bir sorun. Bir de “ben buraya aidim” derken sizi birinin kolunuzdan tutup atması da başka bir yersiz yurtsuzluk ama çatı aynı çatı. Aynı yersiz yurtsuzluğun altındayız. Bir yandan da büyük bir özgürlük, eğilip bükülmeyi, değişmeyi, esnemeyi öğreniyorsunuz.

“Yersiz yurtsuzlukta biat yoktur. Bu da size özgürlük sağlar.”

Yersiz yurtsuz bırakılırken mi? Yeni yurt edinmek biraz da böyle bir şey midir?

Evet. Göçebelik aslında kötü bir şey değildir. Göçebenin kurulu bir kültürü yoktur ama kendi içinde en fazla kültür biriktirendir. Çünkü o kadar çok yer görmüş, o kadar çok insan hatta tat tanımıştır ki, herkesten daha zengindir. Siz de bir yere ‘kalenizi’ dikip orada durmuşsunuzdur. Bir kökünüzün olmaması gelişemediğiniz anlamına gelmiyor. Tam tersine daha çok gelişiyorsunuz. Bu aynı zamanda bir boyun eğmeme biçimidir. Çünkü bir şekilde ‘kök’ için boyun eğmek zorunludur. Kökün olduğu yerde iktidar vardır. İktidar eninde sonunda ‘biat’ etmenizi ister. Yersiz yurtsuzlukta biat yoktur. Bu da size özgürlük sağlar.

“Değişimi görebilmek için gitmek ve dönmek gerekir.”

Biat etmeyip gittiğinizde, toprağı bıraktınız belki ancak belleğiniz yanınızda. Giden belleğinde neyi götürür? Gittiği yerde neyi biriktirir. Edward Said’in deyimiyle ‘iki yakasını bir araya’ nasıl getirir?

Bence, iki yakasını bir araya getiremez, bu getirememe hali de onu var eder, yersiz yurtsuzluk bir oluş biçimi. Edward Said de otobiyografisinde bunu anlatır. Kendisine, İngiltere’de akademide profesör unvanını aldığında, “Hangi ülkenin marşını çalalım?” diye soruyorlar. “Bilmiyorum” diyor. O bilmememe/bilememe halinde neler düşündüğünü düşünsenize. Bellekten o an geçenleri. Yersiz yurtsuzun belleği çok daha dinamik. Çünkü kalan, neyin değiştiğini, merkezde, içerde olduğu için fark edemeyebiliyor. Değişimi görebilmek için gitmek ve dönmek gerek. Yersiz yurtsuz bitmeyen bir hatırlamanın içinde. Hatırladıkları, onun düşünsel varlığını oluşturuyor. Bu nedenle yersiz yurtsuz için hatırlamak nostaljik bir yaklaşım değildir. 

Kalanların durumu ne oluyor?

Bu süreçten sadece giden etkilenmiyor. Kalanlar da etkileniyor. Belki onu hemen göremiyorlar ancak içsel olarak herkes bu süreçten etkileniyor.  Otorite, yersiz yurtsuzu hep ait olmak isteyene karşı bir silah olarak kullanmış.

“Kendi içinizde yeni bir yer yurt yaratabilmenin gücüne de sahip olmalısınız.”

Kendi giden yersiz yurtsuz için ne dersiniz?

Burada donanımlar çok önemli. Donanımlı olan, -bunu sadece akademik ve kültürel donanım olarak almayalım, kendine duyduğu güven de bunun içinde- bizim büyüklerimizin dediği gibi “Simit satarım yine geçinirim, boyun eğmem, minnet etmem” diyenin duruşu, yersiz yurtsuz için kaçınılmaz olması gereken bir duruş. Kendi içinizde yeni bir yer yurt yaratabilmenin gücüne de sahip olmalısınız. 

Bize öğretildiği şekliyle yerimiz yurdumuz belli desek bile, içten içe hep başka yer arıyorsak, buna ne demeli?

Bir şey doğru gitmiyordur. İnsan doğduğu an itibariyle kucak istiyor. İlk yer yurt aslında ana kucağı. Onu ölümde de istiyor. Tabut istiyor, külünün atılacağı yeri belirlemek istiyor. Doğduğu ve gömüleceği yeri bilmek çok insani bir istek. Çünkü mekânsal olarak bir döngüyü tamamlamak istiyoruz. O nedenle yaşamının içinde insan hep bir yerinin olmasını istiyor. Çok güzel bir soru vardır: “Peki neredeyken kendini evinde gibi hissediyordun?” Bu da çok değişken bir şey, siz ne kadar orayı kendinize yuva yapmaya çalışsanız da hala bir şeyler size oraya ait olmadığınızı hissettiriyorsa, oraya verdiğiniz bütün emek anlamını kaybetmeye başlıyor. Bu daha da acı çünkü büyük de bir emek var. Bu emeğe rağmen doğru gitmeyeni gördüğünüzde, başka bir şeye başlama cesaretini göstermelisiniz. Ve yıkmadan uzaklaşacaksınız. Belki de hayal ettiğiniz o değildi. Düşünsel olarak da eylemsel olarak da güç burada.

 

Çok teşekkür ederim

İlginize ben teşekkür ederim.

Röportaj: Seher Özen Karadeniz


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikMonet’nin Rüya Gibi Evi ve Bahçeleri
Sonraki İçerikAnne Baba Okulunda Eğitim Başladı
Seher Özen Karadeniz
İletişimci /Eğitmen. Okur, yazarım. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünde lisans, Gazetecilik bölümünde de yüksek lisans eğitimi aldım. İstanbul’da gazeteci olarak başladığım çalışma hayatımı, halkla ilişkiler sektöründe medya ilişkileri yöneticisi olarak sürdürdüm. Yavaş kent olduğunu düşünerek 2007 yılında Antalya’ya yerleştim. Büyükşehir Belediyesi’nin Tarih Vakfı’nın danışmanlığında sürdürdüğü Kent Müzesi Projesi’nde görev aldım. Proje vesilesiyle hem kenti, hem de insanın geçmişle olan ilişkisini nereden kurması gerektiğini öğrendim. Belleğin kıymetini, tarihin sadece kahramanların hayatı üzerinden yazılamayacağını/yazılmaması gerektiğini kavradım. Bu kavrayışla kentimle ilgili fullantalya ve businessantalya kent bloglarında röportaj yapıp kent yazıları yazıyorum. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde iki yıl süreyle ‘Kurum Kimliği’ ve ‘Medya Planlama’, yaygın eğitim merkezlerinde ‘İletişim’ dersleri verdim. Halen kent içindeki en büyük yeşil alanı olan Zeytinpark’ta ‘Doğada İletişim, Doğayla İletişim’ başlılığıyla iletişim eğitimleri veriyorum. www.martidergisi.com’da 2012 yılından beri kitap yazıları, insan hikayeleri, kent yazıları, zaman zaman da gezi yazıları yazıyorum. Yaşam boyu öğrenme tam bana göre deyip AÖF Sosyal Hizmetler bölümünü bitirdim. Halen Sosyoloji bölümü 4. sınıf öğrencisi olarak öğrenim hayatımı sürdürüyorum. Evliyim ve 13 yaşında bir oğlum var.