Martının Kanatlarında Şehirler ve Mimarlar “Viyana’ya Bakış”

Bir şehri gezmek, öğrenmek, onu okumak, onu görmek, onu anlamak, mesleki olarak ayrılmaksızın hepimizin seyehatlerinin ana temasıdır. Şehri gezen bir mimarsa, şehrin dünü, bugünü ve yarınını bildiği için, bizlerden daha farklı bir bakış açısıyla şehri izler. Farklı bakış açısı ve mimari bilgisiyle Yüksek Mimar Kurtul Erkmen ile ilk söyleşimizi Viyana, Viyana mimarisi ve şehrin izlenimleri üzerine gerçekleştirdik.

“Güneşin altın pırıltıları,
Yüksek binaların arasından süzülen,
Kalabalık mı, yalnızlık mı, alışkanlık mı?
Kaldırımlarda sürüklenen,
Gezdikçe öğrendim, nasıl bakılacağını,
Bakmanın bir adabı varmış,
Görmek kadar anlamlı…”

Bu küçük şiirle başlamak istedim, şehirleri anlatmak için, başlayacağımız yazı dizisine.
Yüksek Mimar Kurtul Erkmen ile ilk söyleşimiz, kendisi 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nden, 1983 yılında ise Mimar Sinan Üniversitesi’nden mezun olmuş, mesleki kariyerinde hayranlık uyandıran işlere imza atmıştır. Halen Mimar Sinan Üniversitesinde Mesleki Temel Eğitim derslerine öğretim üyesi olarak katılmakta ayrıca mimari proje dersleri vermektedir. Mimarlığın dışında, sanat ve tasarım tarihine olan ilgisine keyifli sohbetimiz sırasında sık sık tanık oldum. Kendisiyle Avusturya’nın başkenti, ekonomik anlamda en büyük ancak yüzölçümü olarak dokuz eyaletinden en küçük şehri olan Viyana hakkında konuştuk. Orta Avrupa’ nın önemli şehirlerinden biri olan Viyana, coğrafi olarak, kuzeydoğu Alplerinin etekleri ile Viyana havzası arasında, çoğunlukla Tuna nehrinin güneyinde yer almaktadır. Viyana hakkındaki bu kısa bilgilendirmeden sonra Kurtul Bey ile söyleşimize başlayabiliriz.
 
Bir şehri gezmek, öğrenmek, onu okumak, onu görmek, onu anlamak, mesleki olarak ayrılmaksızın hepimizin seyehatlerinin ana temasıdır. Ancak mimarların geçirdikleri eğitim süreçleri doğrultusunda bir şehirle ilgili fikir sahibi olurken bazı noktalarda mimar olmayanlara nazaran daha duygusal davrandıklarına, biraz da bakış açılarının daha geniş olduğuna inanıyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bir şehri turist olarak gezen bir kişi yapacağı gözlem ve algılamayı kendi kişisel donanımları doğrultusunda yapacaktır. O bakımdan bir doktorun, bir politikacı ya da bankerin şehri nasıl algıladığı konusunda olsa olsa bazı tahminlerde bulunabilirim. Ancak şehri oluşturan binaların, onların yer aldığı cadde, sokak, meydan, geçit gibi mekanların, bunları süsleyen çeşme, heykel  gibi  tasarımların tam da biz mimarların uğraşı alanına girmeleri nedeniyle bir mimarın daha derin duygular, farklı tatlar alacağını söylemek yanlış olmaz. Mimar hayranı olduğu bir yapıyı belgelerken üretim sürecini yeniden yaşar adeta. Mekanlar geçmiş süreçlerin ürünü, var olan ilişkilerin taşıyıcısı ve toplumsal güç ilişkilerinin kurulmasına yönelik birer araçtır da aynı zamanda. Bunları okuyabilecek, şehrin bugününü izlerken geçmişini, tarihsel gelişimini de dikkate alabilecek donanıma  sahip kişidir mimar diye düşünüyorum. Hatta o şehrin geleceği ile ilgili tartışmalar yapılıyorsa yani şehrin ilerde uğrayacağı değişim bugünün kararları ile belirlenecekse , konu hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak da mimarın sorumlulukları arasında sayılır. Bu ayrıcalıklı durum mimarın bir şehrin dünü, bugünü ve yarını hakkındaki süreci bildiğinde o şehri  başkalarından farklı bir biçimde görebilmesini olanaklı kılar.

Viyana’yı bir çok kez gezdiğinizi biliyorum. Viyana’yı sizin için diğer Avrupa şehirlerinden ayıran özellikleri nelerdir?
Tarihe biraz ilginiz varsa, hele bir de sanat ve mimarlık tarihiyle, tasarım tarihiyle ilgileniyorsanız Viyana vazgeçemeyeceğiniz bir şehir. Bu  şehrin sanat ve mimarlık tarihinin çeşitli üsluplarını kendine uyarlamak , kendine özgü kılmak gibi farklı bir yeteneği var. Sıradışı bir Art Nouveau, farklı ve çok etkileyici bir modern . Postmodern mimarlığın en yetkin örneklerini de gene bu şehirde buluyoruz . Bugün kültür, sanat ve rekreasyon birlikteliğini en yoğun yaşayabileceğimiz şehirlerin başında geliyor Viyana. Avusturya sanatının belki de en etkileyici dönemi, çağdaş sanatta hala izlerini takip edebildiğimiz 1900’lü yılların başlarından Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreçtir. Şehir, bu dönemde edebiyat, müzik, plastik sanatlar,mimarlık ve felsefe açısından radikal kırılmalara ve  avangard çıkışlara sahne olmuştur. Viyana özellikle de geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Paris’le birlikte Avrupa’nın kültür alanında en yüksek düzeyde yaşantısına sahip şehridir. Avusturyalı yazar Stephan Zweig Viyana’nın  I.Dünya Savaşı öncesi için “huzur dolu bir güvenlik çağı” ifadesini kullanırken şehrin bu dönemde aşırıya varan bir istekle sanat ve kültüre olan düşkünlüğünü, politik ve askeri hayattaki durgunluğunu, sanatta öncülük ederek telafi etme çabasına bağlar.

Rainer Maria Rilke, Hugo von Hofmannsthal, Stephan Zweig, Karl Waggerl, Karl Kraus, Egon Friedel gibi edebiyatçıların, Straus kardeşler, Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven, Franz Schubert, Johannes Brahms, Anton Bruckner, Hugo Wolf, Gustave Mahler, Arnold Schönberg, Anton Webern ve Alban Berg gibi müzik dehalarının, Witgenstein’ın, Sigmund Freud’un mekanların da dolaşmak, onların yürüdükleri sokaklarda yürümek herkes için etkileyici olmalı.

Şehrin tarihsel gelişimi ve mimari bütünlüğünden bahsedecek olursak, gotik, barok, eklektik etkilerin görüldüğü yapılardan bahsedebilir misiniz?
Elbette. Mesela Viyananın merkezinde yer alan Stephansdom  1300’lü yılların başında yapımına başlanmış gotik bir katedraldir. Avrupa’ daki en önemli gotik katedrallerden biridir. J. B. Fischer von Erlach’ ın eseri  Karlskirche önemli Barok yapılardan, Peterskirche ise Geç Barok yapılardan sayılabilir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz ama yeri gelmişken 19.yy’ da İmparator Franz Joseph tarafından yaptırılan Ringstrasse’den de bahsetmeli. Yapımı 30 yıl süren inşaat faaliyetinin ardından bu geniş bulvarda yer alan binalar işlevlerine uygun tarihselci üslupları ile neo-gotik, neo-barok, neo-rönesans  gibi çeşitli eklektisist  yollara saparak 19. yy. Eklektisizmi’nin Viyana’daki  resmi geçidini oluştururlar. Sanat tarihi ve doğa tarihi koleksiyonları için yapılan ikiz müzeler bu dönemin görkemli yapılarındandır. 

Viyana’nın kentsel kimliğini oluşturan en önemli özelliklerinden bir tanesi şehrin tarihi gelişimi sırasında bir çok sanatsal akıma öncülük etmesi demek yanlış olmayacak sanırım. Hatta öncülük etmenin yanında bu akımların da kendi içlerinde birbiriyle bütünleştiğini de görebiliyoruz. Modern mimarinin Viyana’daki yansımalarıyla ilgili ne söyleyebilirsiniz? Bu yapılar şehrin tarihi bütünlüğünde nasıl algılanıyor?

Bir mimar için, bir tasarımcı için, heyecan verici olan bu şehrin mimarlık, plastik sanatlar ve uygulamalı sanatlar söz konusu olduğunda avangardın sözcülüğünü yapmış ve daha da önemlisi, daha da ilginci bütün bu alanlarda kendine has bir üslup geliştirmiş olması…Çok uluslu bir imparatorluğun sanatı zaten kozmopolit bir bünyeye sahiptir. Bu nedenle Viyana sokaklarında Prag’ın yerel baroğunun adeta  Art Nouveau’ laştırıldığı örneklere rastlarız, aslında Art Nouveau’nun özüne  ters olan bu üslup Orta Avrupa’ya özgü, pitoresk ve melez bir tada sahiptir. Tanınmış mimar Otto Wagner de söz konusu üslubu imparatorluk yapıları için kullanmıştır. Viyana atölyelerinin modern desenlerinde, Klimt’in en cesur tasvirlerinde bile Orta Avrupa halk sanatına ait gelenekten oluşan kolajlara rastlarız.

Bir mimar olarak ben bu şehirde sanat ve mimarlık alanındaki akımların mücadelesinin enerjisini  hala hissedebiliyorum, Loos’un radikal pürizmi  için 19.Yüzyıl mimarlığı ve hatta Art Nouveau’ya karşı sürdürdüğü kavgaya tanıklık edebiliyor, Wagner gibi önemli bir imparatorluk mimarının, adım adım nasıl Modern’in  öncüsüne dönüştüğünü izleyebiliyorum. Mimarlık tarihinin çeşitli üsluplarının birbirine çok yakın mesafelerde kah uzlaşıp, kah karşılıklı gerilim yaratarak kentsel mekana kattıkları estetik değer bu şehirde çok güçlü.

İç kent olarak tanımlayabileceğimiz tarihi çekirdekte bugün küçük kitapçılar, caz klupleri, zanaatkar atölyeleri, sanat objesi satan dükkanlar bulunmakta ve irrasyonel, organik yapısı, geçit ve avlularıyla ortaçağ’a ait mekansal özelliklerini hala muhafaza etmektedir

Bu bölge bugün daire planlı Ringstrasse tarafından bir kuşak gibi sarılır. 19.Yüzyıl aristokrasisine, Habsburg hanedanının otoriter simgelerine ayrılmış  bu geniş bulvar için daha önce de söylediğim gibi Franz Joseph’in emriyle Avrupa’nın en tanınmış mimarları çalışmış. Geniş parklar, bahçeler ve boşluklarla sarılı bu saraylar, malikaneler, parlamento, opera, belediye sarayı, üniversite gibi binalar her biri kendi fonksiyonunu yansıtan bir neo stilde ele alındığı için izleyebilene bir maskeli balonun gizemini yaşatır.  Asıl önemli olan ise bu caddenin tarihselciliğinin temsil ettiğine karşı bütün sanat dallarında başlayan başkaldırı olmuştur. Viyana, 19.Yüzyıl sonları ve 20.Yüzyıl başlarında, sanatta eklektisist davranışa karşı mimarların ve plastik sanatlarla uğraşanların ortak mücadelesine sahne olmuştur. İmparatorluğun muhafazakar sanat kurumlarına karşı 1897’de Sezession -Ayrılıkçılar- adıyla kendi birliğini kuran sanatçıların Joseph Maria Olbrich tarafından tasarlanan binalarının girişine yazdırdıkları cümle sonraki dönemlerde Modern Sanat ve Modern Mimarlığın sloganı haline gelmiştir. “Her çağa kendi sanatı,sanata da özgürlüğü”

Burada Viyana’yı farklı kılan, Modern’in Viyana’ya özgü aldığı tavırdır. Adolf Loos gibi sadeleşmenin en radikal savunucusu bile Alpler, Barok ve Biedermeier’ den oluşan Avusturya geleneğine kolay kolay sırt çevirememiş, Gustave Klimt Art Nouveau’ya has o yaldızlı hafifliği, uçarılığı, insan ruhunun derinlikleri ve travmalarıyla ağırlaştırmıştır.

Egon Schiele’nin, Oscar Kokoschka’nın ifadeci anlatımları ekspresiyonizmin en sarsıcı örneklerini kazandırmış sanat tarihine.  Resmi ideolojiye ve burjuvanın ahlaki çöküşüne yönelik isyan, eskiye, muhafazakar olana bu denli güçlü bir başkaldırı Avrupa’nın diğer şehirlerinde kolay rastlanır bir şey değil. Zweig’ın da yazdığı gibi, İmparatorluğun siyasi çöküşü, düşünce ve sanat dünyasında büyük bir yükselişi alevlendirmiştir Avusturya’da.

Otto Wagner gibi bir İmparatorluk mimarının “Modern Mimarlık” adında bir kitap yazmış olması, mimarlıktaki dönüşümü göstermesi açısından çok önemli. Wagner ve öğrencisi Joseph Olbrich’in birlikte Tuna nehrinin ıslahı, demiryolu ve metro ağının genişletilmesi gibi alt yapı çalışmalarında görev almış olmaları, gündelik yaşantıyı sürdürürken bu dehaların tasarımlarının kullanılması gibi büyük bir ayrıcalık sunuyor Viyanalı’ya.

Ve Joseph  Hoffman’ın kurduğu Wiener Werkstatte -Viyana Atölyeleri- yine yüzyıl başında bu kez sanat ve zanaatı birleştirme ve sanatı gündelik kullanıma yayması açısından Alman Wekbundu ve Bauhaus’tan çok daha erken aynı fikirlerle tasarım hayatına başlamıştır. Bugün modadan, mimarlığa yayılan geniş bir yelpazede, bu üslubun Arc deco sanatına özgü çizgilerini izliyebiliyoruz.

(Fotograf http://en.wikipedia.org/wiki/File:Karl-Marx-Hof_2009.jpg )
(Fotograf http://en.wikipedia.org/wiki/File:Karl-Marx-Hof_2009.jpg )

Bu gelişmeler Paris’te Art Deco üslubuna isminin konmasından 23 sene öncesine aittir. Bu tasarımların örnekleri, Viyana Atölyelerine ait taslakları, bugün MAK’da görülebilir, bu Uygulamalı Sanatlar Müzesi’ni Viyana’ya her gidişimde ziyaret ederim, aynı müzede Charles Rennie Mackintosh ve Henry Van de Velde gibi Viyana Atölyelerine davet edilmiş avangardların tasarımlarını da görebilirsiniz. Müzenin diğer bölümleri de dönemsel kalıcı ve etnik geçici sergilere ev sahipliği yapar.

Sizi en çok etkileyen, mimari uslübunu en çok beğendiğiniz Avusturyalı mimar ve bu mimara ait eser hangisidir? 
Viyana’ da birçok bina gezdim, fotoğrafladım, kitaplarını aldım okudum. Her gidişimde de yeni birşeyler bulurum. Ancak içine ilk girdiğimde – 20. yy. Başında yapıldığı da gözönüne alınırsa – beni en etkileyen yapı  Postsparkasse’ dir. Malzeme kullanımı, detayları hatta mobilya tasarımları ile o günkü genelgeçer  anlayışın çok ötesinde zaman ötesi değerlere sahip, çağa özgü yeni malzeme ve teknoloji bu yapıda sembolleştirilmiş gibi..

Oysa mimarı olan Otto Wagner tüm işleri bağlamında benim favori mimarım  sayılmaz. Çelişkili değil mi? En etkilendiğim binanın mimarı en beğendiğim mimarlar arasında değil! Viyana böyle bir şehir işte, bir İstanbullu mimar için ise bu çelişki yadırganacak bir durum değil galiba.

Viyana’ da en beğendiğim tek bir mimar ismi vermek yerine Viyana mimarlığının beni en etkileyen döneminin, 20.yy başında ki modern akımın öncüsü konumunda olan dönemi  ve o dönemin eserlerini  saymak daha doğru olur. Yüzyıl Dönümü’nün Wagner ve Olbrich gibi mimarları ve Viyana Modernizmi’nin iki karşıt temsilcisi.

Loos ve Hoffman. Bu arada şunu da belirtmeliyim ki bu ülkede mimarlar çok sık değişen politik sistemlere, sürekli farklılaşan ideolojik, kültürel ve estetik zihniyete maruz kalmışlar, bu  üslupların dönüşümünü izlemek de bir mimar için ayrı bir keyif. Örneğin 1927’ye tarihlenen dev sosyal konut bloğu Karl Marx Hof “Kızıl Viyana” diye adlandırılan dönemin  en etkileyici simgelerinden biri.

Şehirde ulaşım ağı nasıl? Toplu taşıma ihtiyaçları karşılayacak niteliktedir mutlaka diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi ama biraz bahseder misiniz?   
Ulaşım sorunu pek yok. Benzer birçok Avrupa şehri gibi maksimum 2 milyon nüfus, harika işleyen bir metro ağı ve otobüs – troleybüs hizmeti. Evet troleybüs var ve biz İstanbullular için biraz nostaljik. Şimdiye kadar şehri gezerken taksiye neredeyse hiç ihtiyacım olmadı diyebilirim.

Viyana ile İstanbul arasında bir ilişki kurmak istesek, ortak bir noktaları, benzerlikleri, ya da iki şehrin ayrıştıkları özellikleri sizce neler?
Her iki şehir de 20. yy başında çöken ve dağılan imparatorlukların başkentleri. Kaderleri bu anlamda ortak. Stephan Zweig’ın “Dünün Dünyası” ve Robert Musil’in “Niteliksiz Adam” adlı yapıtlarında şehrin siyasi ve ahlaki çöküşünün öyküsünü okuyabiliriz. Ancak Viyana’da bu çöküş sanatta büyük bir yükselişe yol açmış. Bugün İstanbul nüfusu sürekli artan, kullandığı alanları genişletmeye ihtiyaç duyan, çok dinamik çok canlı bir şehir ve bu yanı ile Viyana’ dan ayrılıyor.
 
Viyana artık dev bir müze. Açık hava müzesi. Bu konumuyla Avrupa da yalnız olduğu da söylenemez. İstanbul ise tam ters bir yönde ilerliyor ve gerek sorunları gerek tartışmalı hali ile çok farklı diye düşünüyorum.
 
Coğrafi, tarihi,fiziki ve mimari yapıları haricinde bir şehrin kimliğine orada yaşayanların da etkisi yadsınamaz. Sizce bu anlamda Viyana’lılarla ilgili belirgin bir özelliği ile ilgili söylemek istedikleriniz var mı ya da Viyana’yı kişiselleştirsek, en belirgin özellikleri sizce nelerdir?
Aristokrasi. Soylu bir hüzün, nezaket ve entellektuel hava. Kafeleri, kitapçıları, müzeleri, sergileri , insanların uygar tutumu ilk aklıma gelenlerden. Başka yerlerde de vardır belki şimdi hatırlayamadığım ama Viyana sokaklarında, başında görevli olmayan ve  kilit altına alınmamış pleksi kutular  içinde paranızı bırakıp alabileceğiniz günlük  gazeteler sizi bekler.


 
Viyana’dan bahsederken kafelerini, kahvelerini anlatmamak mümkün değil. Son olarak, ünlü kafelerinden, özellikle de okuyucularımıza gitmelerini tavsiye edeceğiniz mekanlardan nedenleriyle bahsedebilir misiniz?

Evet, Viyana kafeleri Avrupa’nın en ünlülerindendir. Gerek Leopold Hawelka gibi işine vurgun sahipleri -Kafe Hawelka- gerekse müşterileri arasında yer alan dönemin müzik, edebiyat, felsefe ve mimari konularındaki etkili şahsiyetleri ile Viyana sosyal ve entellektüel hayatının önemli buluşma noktaları olagelmişlerdir. Bu kafelerde en sevilerek tüketilen ve Wiener Melange denilen kahve Avusturya’lılara aittir. Sadece kahvesi  için değil, sizi saran huzurlu ve dost canlısı atmosferi, hakim olan entellektuel havayı görmek için bile gidilebilecek kafelerin arasında Hawelka, Landtmann, Opern Kafe, Cafe Central  veya  Kafe Sperl sayılabilir. Tabii Adolf Loos ‘un ünlü Goldmann & Salatsch binasının karşı köşesinde yer alan Griensteidl’ı ayrıca öneririm. Orada Wiener Melange’ ınızı yudumlarken pencereden Michaelerplatz ve Hoffburg Sarayı’nı  seyredebilirsiniz.

Hem belki benim yaptığımı yapar, yanıbaşınızda Loos Haus diye de bilinen Goldmann & Salatsch binasının adeta Modern Mimari’nin manifestosu olarak kabul gören  cephesini  beğenmediği için sarayın ona bakan kapısından çıkmayı reddeden  İmparator Franz Joseph  ve mimar Adolf Loos  şerefine bir kadeh kaldırabilirsiniz.

Okuyucularınıza, Museumsquartier’da yer alan binaları ve sergileri gezmelerini  özellikle çok kapsamlı bir Egon Schiele koleksiyonuna sahip, Leopold Museum ve yine burada olan Mimarlık Merkezini -Architekturzentrum  Wien- atlamamalarını öneririm. 

Süheda Atılgan


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: