Konuşan Hikâyeler – Zamanın Saçları

0
1

Eylül…

Herkesin koşturmasının başladığı, yaz teranelerinin sonlandığı, başlangıç ve bitişlerin ayıdır. İçinde umut ve hüznü barındırır. Gel-gitlerin ayıdır Eylül. Güneşin rüzgarıyla karıştığı insanları aldatan zamanlardır. Düşünüp durmalarla başlangıç heyecanlarının birbirine karıştığı yılın bu zamanında ben de aynı terane içinde savrulmaktayım. Ne kadar plan yaparsan yap ters bir Eylül rüzgârı gelip yalar hayatını. Küçüklüğümden beri okuduğum yazarların veya şairlerin hemen hemen hepsi Eylül’e dair şiirler veya yazılar paylaşmışlardır. Düşünürdüm… “Nedir bu insanların bu Eylül’le derdi?” diye. Ne zaman ki büyüdüm işte o zaman anladım sebeplerini. Meğer zamanın başa sardığı, eskileri hatırlatıp yenileri başlattığı aymış Eylül…

Zamanın sıkıştırdığı ve yorgun olduğum Eylül’ün bu ilk pazar gününde dinlenmek için çıktım yürüyüşe. Kafam dağınık, biraz da ruhum bulanık bir vaziyetteydim. Yalnızlığın ve özlemin dem vurduğu, ilişki bozgunu bir haldeydim. Yeni işler biten şeyler derken bir plan oturtmaya çalışarak yürüyorum. Şanslıyım ki evimin yakınlarında kocaman bir park var. İstanbul’da oturanlarınız bilir, bu şehirde yeşili mumla arar olduk! (‘Her neyse bu konuyu başka bir yazıda ele alacağım’ notunu şuraya bırakıp esas konuma dönüyorum.)

Parka girdiğimde akşam üstü saatleri olmasına rağmen hava ağır bir nemin tutsağı olmuş nefes almakta zorlanır durumdayım. En ufak bir esintiye hasret her canlı gibi, maskemin izin verdiği sürece oksijen almaktayım. Kafamı boşaltacağım derken oksijensizlikten bayılma riskini göze alarak ağır ağır ilerliyorum parkın yürüyüş yolunda. Düşünmek insanın kendi kendiyle konuşmasıdır diyerek hesaplaşıyorum kendimle. Parkın içinde yarım saat tur attıktan sonra maskeyi indirip çimlere attım kendimi. Hem nefeslenip hem de etrafı gözlemek için. İnsanların koşturma telaşlarını oturup izlemek bana her zaman Einstein’ın izafiyet teorisini çağrıştırır. Onlar hızlı sararken hayatı ben ağır çekimde yaşarım o anı. Oynayan çocuklar, oturup sohbet edenler, yürüyenler… Derken az ilerideki ağacın altında bankta oturan bir yaşlı çift takılı gözüme. Onlar da benim gibi hayatın ağır çekiminde. Fakat tek farkımız ben etrafa bakınıp soluklanırken onlar kendilerini etraftan soyutlamış sadece birbirleriyle sohbet etmekte. Bu manzara karşısında efsunlanmış gibi onlara kilitlenip kaldım. O kadar hoşuma gitti ki birbirlerine bakışları, kıskanmadım dersem yalan olur. Zaten vurgun yemiş haldeyken onları görmek içimi burkmadı değil hani. Yaşlı amcanın ve teyzenin üstü başı pak tertemiz giyinişlerinden tutun saçlarındaki beyaz tellerin güneşin altında dans edişi bile hayran bırakmıştı beni. Gayri ihtiyari iç geçirdim. “Ah be…” dedim, “dünyada kaç çift bu kadar şanslıdır acaba?” Bu zamanda böyle bir çift görmeye hasret pür dikkat izlemeye başladım. İçimden geçenleri tarif etmeye kalksam mutluluk, hüzün, aşk, yalnızlık, sevgi, emek, sadakat, değer… Ve daha nice sıfatın yer aldığı uzun bir cümle kurmam gerek. Ama özetlersem içimin sevinç ve hüzünle burulduğu bir andaydım. Onlar adına seviniyorum; kendim ve dönemin akışında duygularımızın köreldiği genel geçer sevgilerle avunan akranlarım adına içim buruk. O kadar dalmışım ki onları izlemeye, beyaz saçlarını karavel yapmış teyzenin bakışlarıyla göz göze geldiğimde bana gülümsediğini geç fark ettim. Silkelenip başımla selam vermek aklıma geldiğinde bir on saniye kadar wi-fi’i kopmuş telefon gibi donuklaşmıştım. Kısa bir tereddüttün ardından bana gönderilen gülümsemenin verdiği cesaretle beni parkta gezinen sapıklardan sanmasınlar diye yavaşça yerimden doğruldum ve yanlarına doğru ilerledim. Yanlarına vardığımda ikisi de merak içinde bana bakıyordu. Sıcak bir “merhaba” ile söze başlayarak durumu ve onları gördüğüm zaman içimde oluşan o hüzün ve mutluluk hislerimden bahsettim. Uzun uzun cümleler kurmadan onları yormadan yanlarından ayrılmaktı niyetim ama yaşlı amca yanlarına oturup sohbete eşlik etmemi söylediğinde ikiletmedim. O kadar aç o kadar susuzdum ki samimi sohbetlere, hemen karşılarındaki banka ilişiverdim. Adları Emel ve Sait olan bu harika çiftle sohbete başladım. Genel geçer günümüz olaylarından bahsettikçe sohbet giderek derinleşti ve vefa, sevgi gibi yerlere geldi. Merak ediyordum yıllar sonra nasıl hâlâ içten bir şekilde birbirlerine bu kadar aşık bakabiliyorlardı.

Gülümseyerek özetlediler durumu. “Emel’i bana vermediler. O zamanlar asker bir gitti mi dönmezdi. Biz birbirimizi o kadar kaybedip bulduk ki, inanamazsın!” dedi Sait Amca ve ekledi “ben bu saçları boşuna ağartmadım kızım.” Hikayelerini dinlerken birbirlerine olan bağlılıklarından ve cümleleri bile göz göze kuruşlarından çok etkilendim. Biri konuya girdi mi diğeri muhakkak tamamlıyordu sonunu. Tanıdığım böyle biri var mı? diye düşünmeden edemiyor insan… Eğer varsa sıkı sıkı yapışın derim. Kaybedince çok eksik kalıyor insan.

Sait Amca emekli askerdi. Emel Teyze de kız enstitüsünde okumuş elinde dikiş nakış gelen becerikli bir hanım. Başlarda asker diye evlenmelerine karşı çıkan Emel Hanım’ın babasının onay vermesini beklemişlerdi. Zor bela evlenebilmişlerdi. Kaçmayı bile düşünmüşler ancak ülke ve zamanın şartlarından becerememişler. Sait Amca aktif görevli asker olunca kıyamamış sevdiğine, onu uzaktan sevmeyi göze alıp beklemiş. Tam üç yılın ardından kavuşabilmişler. Yine de ayrılık bırakmamış yakalarını. Görev yüzünden sık sık uzaklara atanmış Sait Amca. Sınır ötesi operasyonlara karısını sürüklemek istemese de Emel Hanım ısrar etmiş onunla tüm haritayı dolaşmaya.  Hayatları boyunca yaşamın getirdiği tüm zorlukları ayrıyken de beraberken de birbirlerine olan bağlılıkları ve sevgileri sayesinde aşmışlar. Bir evlatları olmuş. O da şimdi yurt dışında, uzaklarda. “Ama olsun” diyor Emel Teyze özlem dolu bir sesle “İyi olsun da bana o da yeter!” Emel Teyze mahzunlaşınca Sait Amca hemen karısının elini kibarca okşuyor ve sözü devralıp devam ediyor. İkisinin de sırtında yılların ağırlığı, ak düşmüş saçlarında da zamanın eli var ama yine de gülümseyerek bakıyorlar etrafa.

Sait Amca yıllar içinde pek çok operasyonda görev almış, ölümle burun buruna gelmiş ama her seferinde sevdiğine söz verdiği için hayatta kalıp ona geri dönmüş biriydi. Emel Teyze de eşini asla yalnız bırakmamış elinden geldiğince destek olmuş bir kadın. Onlar birbirlerinin kıymetini çok iyi bilen iki aşık ruhtu.

O kadar anlayışlı ve hoş sohbetlerdi ki yaklaşık iki saat süren uzun bir sohbetin ardından yanlarından ayrılmak için kalktığımda içimde umut vardı sevgiye dair. İster istemez günümüz ve yaşadıklarımızla kıyasladım. Onları görüp konuştuktan sonra etkilenmemek mümkün değildi.  Şimdiki zamanda yaşanan çabuk tüketilen sabırsız sevgiye acıdım. Değer bilmeyen bir zamanda kıymet arama gafletinde miydik acaba? Hayır. İster eski kafalı deyin ister romantik dinozor ama ben bunu kabul edebilenlerden değilim. Bu romantizm falan değil inanın, bu sevginin kıymetini bilmek. Bu kadar vurdumduymaz olmamalıydık. Tüketimin hızlı aktığı bir yaşamda yaşasak dahil bazı şeyler değerli ve özel olmalı hayatta. Bize ait olmalı. Bizi biz yapmalı. Ruhunu doyuran insanları tüketmek ve yok etmek için yaşamamalıydık. Emek ve özveriyi göstermek bu kadar zor olmamalı. Tamam zaman hızlı akıyor kabul ve bizler ayak uydurmakta bazen zorlanıyor olabiliriz ona da lafım yok ama bu çiftin bana öğrettiği bir şey varsa o da gerçekten değer veriyorsan her şeyiyle, her koşulda kabul edeceksin sevdiğini. Korkakça değil cesurca sahip çıkmalı insan sevdiklerine. Yok öyle umudu yitirip vazgeçmek. Saçların beyazlamış olsa da elini tuttun mu sağlam tutacaksın… En büyük cesaret en çok korktuğu anda gelir insana. Vazgeçmek kolaydır. İnadına savaşmalısın sevdiklerin uğruna.

Hayatın koşturması içinde zaman en değerli şey olsa da unutuyoruz bazen. Yazık ki o geçmeyi ve eliyle bize dokunmayı unutmuyor. Gün gelip durduğunuzda aynaya bakıp saçlarda veya sakallarda beliren beyazları görünce fark ediyor insan. Anlatıyor tüm hikâyeyi. Sadece büyümeyi bırakıyor insan, yaşlanmayı ve yaşamayı değil. Ömür dediğimiz bu yolu yürürken bizimle olanlara da gerekli zamanı ve değeri vermek gerekir. Kısaca arkadaşlar sevmeyi bilmemiz gerekir. Öğrenmek bu kadar da zor değil!

Eylül…

Hep zor gelmiştir bana. Ne zaman Eylül gelse atlatmak için içimdekileri sakinlik arar ruhum. Eylül başlangıç ve bitişlerin hikayesidir çoğumuz için. Ve ben yine Eylül’ün ilk haftasında manidar bir zamanda, parkta bu tatlı çifti arkamda bırakıp yürürken istemsizce maskemi taktım. Onlar farkında olmadan yüreğimdeki ağırlık yapan taşı alıp denize fırlattı. Rahatlamıştım. Hiç kimse fark etmedi ama ben maskemin altında kendi yaşantımı düşünüp ruhumu dinlendirmiş bir vaziyette gülümsüyordum. “Kim bilir belki bir gün” diyorum içimden, “zamanın akları saçlarıma düşse de bende böyle huzurlu bir şekilde anlatmak isterim kendi hikayemi günü gelince…”

Ps: “Nereden çıktı bu Eylül hikayesi”, demeyin. Sağı solu belli olmayan yaprak dökümü gibi bizim de hayatımızdaki değişimlerinin başladığı, bitişlerin yaşandığı aydır.

Eylül, yılın geri kalan tüm hikayesini bize anlatır…                  

 Sevgiyle,

Burcu Ertürk

İnstagram: @burcuerturkofficial

Web: yazarburcuerturk.com

E-posta: burcuuerturkk@gmail.com

Önceki İçerikEkolojik Yaşam Uzmanı Erkan Şamcı ile Yangınlar ve Doğal Afetler Üzerine
1980 yılında İstanbul’da doğan Burcu Ertürk, Uludağ Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi mezunudur. Londra’da iki yıllık eğitim aldıktan sonra özel bir firmada bütçe ve finans konsadilasyon dairesinde uzman yardımcısı olarak çalıştı. Yıllar boyunca hobi olarak araştırma ve deneme yazıları yazan Ertürk aynı zamanda toplumsal dayanışma derneklerinde gönüllü yardımlaşmada bulundu. Bu süre zarfında şahit olduğu ve dokunabildiği hayatların seslerine daha fazla kayıtsız kalamayıp 2017-18 yıllarında radikal bir karar vererek kadın ve toplumsal şiddet olaylarını inceleyerek topladığı gerçek hayat hikayelerinden yola çıkan romanlar yazmaya başladı. Şu an için dört romanı bulunan Burcu Ertürk, insanların hayatlarına daha yakından dokunabilmek ve seslerini duyurabilmek adına özellikle kadın meselelerini konu alan ilk romanı Yade’yi 2020 de yayımladı. Yakında ikinci romanı yayımlamak üzere çalışmalarına devam etmektedir. İdeali gerçek hikayeleri kaleme alarak okurlara ulaştırabilmek olan Burcu Ertürk hala İstanbul’da yaşamaktadır. “Çok istedim kalemi kırmayı ama o inatla yazdı.”