İyi ki Doğdun Zeki Müren

Yazın bıktıran sıcaklarından sonbaharın tatlı esintisine teslim olmaya hazırlanırken manolya kokulu bir bahçede buluyorum kendimi. Döktüğü yapraklara rağmen kokusu burnumda, kulağımda ise “koklamaya kıyamam benim güzel manolyam” sözleri dolaşıyor.

Yazın uzun gecelerinin sonunda insanların önünden geçip gittiği, belki fark ettiği, belki de hiç farkına varmadığı; bahçesi manolya ağaçları ile dolu şirin, sade iki katlı bir ev. Zeki Müren Sanat Müzesi.

iyi-ki-dogdun-zeki-muren

İlk kat onun yaşadığı zamandaki gibi restore edilmiş. Sanki odalardan birinden çıkıp bize “Hoş geldiniz Efendim” diyecekmiş hissi veriyor.  Her eşyanın ayrı bir anısı olmalı, camın önündeki sedirde ne sohbetler olmuştur kim bilir. Köşedeki gramofonun, ortadaki sininin dili olsa da konuşsa. Aynalar! En çok da aynaların anlatacakları vardır herhalde, geleni gideni görmüş, sohbetleri dinlemiştir o aynalar…

Dost sohbetleri, şarkılar sinmiş evin duvarlarına, ilk katın büyüsünden ağır adımlarla sıyrılırken ikinci kata çıkıyorum. Burası Zeki Müren yaşarken kullanmadığı bir alan olduğu için 2000 yılında Kültür Bakanlığınca Restore edilirken daha çok eserlerinin, fotoğraflarının ve ödüllerinin sergilendiği alan olarak düzenlenmiş.

zeki-muren-fotograflari

Şimdi Müzeye girdiğim hissi ağır basıyor işte. Her odanın duvarları ayrı bir zaman tüneli gibi. Dostlarla birlikte, konserlerde ve ödül alırken çekilen fotoğraflarla dolu her yer. Her fotoğraf kendi içinde anlam yüklü, anın güzelliğini siyah beyaz yansıtmış benim renkli dünyama.

Plakları, ödülleri tek tek hepsini inceliyorum, Yaptığı besteleri ve güfteleri gördükçe hafızam kendini tazeliyor onun sesinin güzel tınısı kulaklarıma bir kez daha geliyor.  

zeki-muren-1953-konser

Duvarlarda Zeki Müren imzalı eserleri görünce doğrusu biraz şaşırıyorum.  Tüm sahne kostümlerini kendisinin tasarladığını biliyordum ancak desen tasarımı ve resimler yaptığını ve dahası bu konuda eğitim aldığını ve sergiler açtığını bilmiyordum. 

Duvardaki desen çalışmasından biri çok dikkatimi çekti adıda en az desen kadar ilginç “Ağlama- Gülme- Düşün” başka söze gerek yok desen anlatır her şeyi…

On parmağında on marifet. Odalar yetmiyor verdiği eserleri kategorize etmeye.

zeki-muren

1950 yılında henüz üniversite öğrencisiyken TRT İstanbul Radyosunun açtığı ve 186 adayın katıldığı solist sınavını birincilikle kazanmış.

İlk sahne konserini 1953 tarihinde vermiş ve sahne kıyafetlerini kendi tasarlamakla birlikte saz heyetine tek tip kıyafet giydirmek ve sahneyi T podyum şeklinde kullanmak gibi yeniliklerle 11 yıl aralıksız sahne almış.

Yirmiye yakın filmde rol almış.

1965 yılında 100’e yakın şiirinin yer aldığı “Bıldırcın Yağmuru” adlı şiir kitabını çıkarmış.

1976’da Londra’daki Royal Albert Hall’da konser vererek bu mekânda sahne alan ilk Türk sanatçı olmuş.

Bütün servetini TSK Mehmetçik Vakfı ve Türk Eğitim Vakfı’na bağışlayacak kadar da gönlü zengin insan, Zeki Müren, sayısı 600’ü aşan plak ve kasetleri ile yaptığı beste ve güftelerle gönüllere taht kurdu ve birden “Sanat Güneşi” olarak parlayan bir yıldız oldu gökyüzünde.

Ama ben sevdiklerimi ölüm yıl dönümünde değil de doğduğu günün yıl dönümünde anmayı istiyorum.  6 Aralık 1931 de dünyaya merhaba dediği ilk günden bu yana varlığıyla, eserleriyle hayatlarımıza dokunmaya devam ediyor.

İyi ki doğdun Zeki Müren


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikArno Fischer Fotoğraf Sergisi 8 Aralık – 7 Ocak Arasında Millî Reasürans Sanat Galerisi’nde
Sonraki İçerikBedri Rahmi Eyüboğlu Sergisi Aralık Ayı Boyunca IMOGA ART Gallery Kızıltoprak’ta
Hüma Oktay
Bir işletme bölümü mezunu olarak kurumsal hayattaki misyonumu tamamlayıp artık özüme döndüm. Yazarak yaşamaya... Hayat boyu bitmeyen bir öğrenme arzusu çok kitap okumaya ve kitapların yayına hazırlanması sırasında işin mutfağında olmaya yöneltti beni. Bazen görme engelliler için kitaplara ses verdim, bazen basılmadan önce kitapları çocuklarla birlikte irdeledim. Böylece çocuklar için eğlenceli kitaplar yazma serüvenim başlamış oldu. Her kitap yaşamımda bir iz bıraktı. Kafka’nın Dönüşüm’ü beni Prag’a sürükledi, Gülşah Elinkbank’ın Yalancılar ve Sevgililer’i Romanya’ya... Antoine de Saint-Exupéry’in Küçük Prens’i beni koleksiyoner yaptı, Orhan Veli’nin Şiirleri benim de duygularımı şiir ile ifade etmeme vesile oldu. Kitaplar ve seyahatler yeni şehirleri, yeni kültürleri ve yeni yazıları da beraberinde getirdi. Bu seyahatlerdeki yol arkadaşım kardeşim Baobab ve ben Albatros 2013 den bu yana kendi web sitemizde yazmaya başladık. Etkilendiğim kitaplar, doğal yaşam, geri dönüşüm, çocuklarla iletişim, çocuklarla hayata dair kaleme aldığım konuları 2015’den bu yana Martı Dergisi’nde paylaşıyorum. Dünyanın geleceğini bugünden görmek isterseniz bir eliniz çocuklara bir eliniz toprağa dokunur olsun... Sevgiyle kalın daima... Hüma Oktay