Türk Futbolunun Delikanlı Ağabeyi: Semih Yuvakuran

Türkiye’nin eski milli futbolcusu, önce Galatasaray’da sonra da Fenerbahçe’de sol bek mevkiini oynadı.  90’lı yıllar Türk futboluna “kayarak müdahaleyi” kazandırmış, futbol tarihinin en başarılı oyuncularından. Kimine göre,  futbol dünyasının delikanlı ağabeyi, kimine göre futbolun yakışlı efsanesi. Sadece giydiği formanın taraftarlarının değil, her taraftarın gönlüne taht kuran Semih Yuvakuran ile dünden bugüne futbol hayatını, aile yaşamını ve hayata bakışını konuştuk…

Milli Takım

Çocukluk dönemlerinizi biraz anlatabilir misiniz? Nasıl bir aileniz vardı? Kaç kardeştiniz? Anneniz ve babanız nasıl ebeveynlerdi?

Bursa’da doğdum. İki kız bir erkek, üç kardeşiz ve en küçükleri benim. Babam Kapalı Çarşı’da çeyiz üzerine çalışırdı; bilirsiniz işte, yorgan, nevresim vb. çeyizlik ürünler satardı. Sanat okulunda okudum ve marangozluk bölümünden mezun oldum. Annem 45 yaşında hayata veda etti… Daha çok gençti.

Bir hastalığı mı vardı annenizin?

Astım hastasıydı ve o dönemler tam teşhis koyamamışlar ve farklı ilaçlar kullanmış bu da hastalığın daha da ilerlemesine neden oldu. Annemle çok zaman geçiremedik…

özl

Babanız size hem annelik hem de babalık yaptı o zaman…

Babam bizi kimseye muhtaç etmeden büyüttü. Allah razı olsun; her dediğimizi, istediğimizi yerine getirmeye çalıştı. Ne çok fakirdik ne de çok zengin orta halli mütevazı bir ailemiz vardı. Sağ olsun babam sayesinde okuduk, çalıştık ve evlendik.

“Keşfedilmeme en büyük sebep lise hocamdır.”

Küçükken futbolcu olabileceğinizi ve hatta futbol tarihinde önemli bir isim olabileceğinizi hayal ediyor muydunuz? Küçük bir çocukken nasıl hayaller kurardınız?

Kendimi bildim bileli “Ben futbolcu olacağım” diyordum. Sabah evden bir çıkıyordum, öğle yemeğine eve geliyordum. Annem ekmeğimize tereyağı ve şeker ya da tereyağı – salça sürerdi, on – on beş dakika ekmeğimizi yer, tekrar oynamaya dışarı çıkardık. Gece yarılarına kadar da futbol oynardık.  Sokak futbolu çok önemli bir şey. Bizler sokaklarda oyuna doyduk. Şimdi caddeler var, çocukların oynayacağı sokaklar, araziler yok.  Sokak aralarında top oynayabiliyor mu insanlar; sadece kafeler, internet ve telefon var her yerde. Futbol da bitti, futbolcu da bitti. Biz sokaklardan gelen oyuncularız. Bizi sokaklarda keşfettiler. Mesela benim keşfedilmeme en büyük sebep lise öğretmenim. Lise 1. sınıfa gidiyordum,  hocam sokakta futbol oynarken görmüş bizi, başarılı bulmuş. Bizi hemen spora yönlendirdi. Lisedeyken, hem okulun futbol takımındaydım, hem basketbol takımında hem de atletizmdeydim düşünebiliyor musunuz?

Semih fb 2

Öğretmeninizin sizi izlemiş, takip etmiş ve yönlendirmiş olması ilgili bir öğretmen olduğunu gösteriyor. Bu şahane…

 Evet, bizi fark etmişti… Okullar arası Atletizm Turnuvası düzenlenmişti. Manisa’ya gittik, ilk defa orada engelli koştum. Hiç unutmuyorum; 5 seri koşuydu, 5 serinin en iyisi de bendim ve finalde altın madalya aldım. Biliyorsunuz Atletizm her sporun başıdır. Önce atletizm yapacaksın. Dayanıklılık, hızlılık, güçlü olman hepsi atletizmle mümkündür… Futbola 15 yaşında Bursa Spor Gençlik Takımı’nda başladım. 17 yaşında Bursa Spor forması giydim ve 19 yaşında Galatasaray’a transfer oldum. 1990- 1996 yılları arasında da Fenerbahçe’ye transfer oldum ve sonra da 1997’de futbolu bıraktım.

“İngiltere maçında orlon forma giydik.”

O dönemin şartları ve bugünkü şartlar arasında nasıl farklar var?

Şimdi harika sahalarda antrenman yapıyorlar. Biz bayır sahada antrenman yapıyorduk. Düşünün, hasat zamanı köylüler samanlarını yayarlardı bayıra, biz samanların arasında maç yapmaya çalışırdık. Nerelerden nerelere gelindi. Ayakkabı, forma, eşofman bunların hiçbiri yoktu. A takıma çıktığımızda bile yerli malları falan giyerdik. Milli Takımda giydiğimiz kıyafetler dâhil yedinci sınıf falandı. Hatta bize bir seferinde örme kıyafet verdiler.  İngiltere’de yağmuru bir yedik, formanın kolları ağırlaştı Apachi gibi olduk. Formalarla uğraşırken 8 gol yedik zaten. Mesela; İnönü Stadında orta yapacağım zaman, korner bayrağının orada çimler vardı oraya gider oradan keserdim. Şimdi halı gibi sahalar var ancak futbol yok, futbolcu da yok.

Semih Yuvakuran Galatasaray Resim 1

“Bazı aileler çocuklarını dolar olarak görüyorlar.”

Sizin döneminizde imkân yok ama sokaklar vardı. Şimdi çocukların imkânları var ancak, oyun alanları yok…  Çocukları evlerden çıkaramıyoruz. İnternet, bilgisayar oyunları çocukları eve kilitledi.

Bizde oyuncak yoktu ki, oyuncak olarak futbol topu vardı bir de arabalar vardı.  Ya da misket oynardık. Şimdi çocuklar nerede misket oynayacak, misketi bilmezler ki! Misket oynamaktan ellerimiz yara bere içinde kalırdı. Misketten sıkılınca top oynamaya, toptan sıkılınca misket oynamaya koyulurduk.  Şimdiki çocuklar için çok üzülüyorum, bilgisayarlaştılar.

Peki, sizin çocuklarınızla aranız nasıl? Sizin evde internet kullanımı nasıl, evde çocuklarınızla iletişim kurabiliyor musunuz?

Ben babalık görevimi iyi yaptığımı düşünüyorum.  Çocuklarımı 7 yaşından beri antrenmanlara taşıyorum. Beylerbeyi’nde başladılar oynamaya, buradan Beylerbeyi’ne onları her hafta sonu götürdüm. Üst takıma çıkınca oynamaya başladılar, yarışmacı grup oldular.

Üçüzleriniz var sizin değil mi? Üçü de futbolcu mu?

Evet, üçüzlerim var. Üçü de futbolcu. Biri profesyonel oldu. Beylerbeyi’nden Sancaktepe’ye, Sancaktepe’den de Beylerbeyi’ne geldiler bu sene.  Çocuklarımla ilgileniyorum ve onlara destek oluyorum. Elbette bilgisayar oyunu da oynayacaklar, internete de girecekler ancak hepsinin ölçüsü ve zamanı var. Ben sporcu bir baba olarak çocuklarımın spor yapma olanaklarını sağladım. Ailelere bir önerim var; kendileri spor yapsınlar ve çocuklarına örnek olsunlar. Bazı aileler çocuklarını dolar olarak görüyorlar. Onları koşturuyorlar, benim çocuğum da futbolcu olsun ve ben hemen para kazanayım diye düşünüyorlar. Oysa işinde önce parayı düşündüğün zaman senin çocuğunun futbolcu olma şansı sıfır. Önce para değil, önce sporu sevmesi ve sporcu olması gerekir.

Üçüzler

Yokluk da bir azim, başarı sebebi olamaz mı?

Olmaz, eğer çocuk istemiyorsa ve aile istiyor diye futbol oynuyorsa, o çocuk futbolcu olamaz.

Türkiye’ye kayarak müdahaleyi getirmiş bir sol beksiniz. Bu hareketinizi ilk yaptığınız günü ve sonra bir taktik olan bu hareketinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilinçli mi yapmıştınız?

Benim Yugoslav bir hocam vardı, Ondan öğrendim kayarak müdahaleyi. Hocam bana nasıl kayılacağını öğretti. Tabii ki bu bir yetenekti ve fakat ben bu yeteneği geliştirdim. Şimdikiler kaydıkları an topu taca atıyorlar, ben taca atmıyordum; kayıyordum alıyordum, topu alıp devam ediyordum. Yapılması çok zor bir hareket. Kayarak top almak için, hızlı olmanız ve çabuk olmanız çok önemli çünkü düştüğünüz an hemen kalkmanız lazım. Bu hareket nedeniyle bacaklarımda hiç tüy yoktur benim.  Bacağım 150 kez falan açılmıştır herhalde. Yara daha kapanmadan üstüne bir daha kayıyorsunuz ve diziniz, ayağınız bir daha yara oluyor, içten içe yaralanıyor. Şimdi öyle bir ihtimal çok zayıf, kimse yaralanmaz çünkü her yer çim. Tam benlik sahalar şimdi…

“Rekabetin olmadığı yerde başarı gelmez!”

Galibiyetiniz ve yenilginizde ilk kime sarılmak istediniz ve kimin yanında olmak istediniz?

O dönemler biliyorsunuz eşler, aileler pek fazla maça gelmiyordu. Öyle bir seyirci profili yoktu. Şimdi herkes tiyatroya gelir gibi maça geliyor, çok daha keyifli ve hoş bir tablo var. Ama herhalde aileme, çocuklarıma sarılmak isterdim.

Takım arkadaşlarınızla da aranızda bir rekabet olur muydu?

Rekabet olmazsa belirli bir seviyeye gelemezsiniz. Tekseniz, sizi zorlayacak kimse yoksa olduğunuz yerde kalırsınız ama sizi zorlayan birileri varsa daha çok çalışma ihtiyacı duyuyorsunuz ve daha iyi yerlere gelmeye ve formayı kaptırmamaya çalışıyorsunuz. Yani rekabetin olmadığı yerde başarı gelmez.

“Yeni evliydim ve üç ay eşimi göremedim.”

Hem Galatasaray’da hem de Fenerbahçe’de oynadınız. Kaybetmeye tahammülü olmayan bir taraftar kitlesine oynuyordunuz. Bu sizin için bir stres konusu muydu?

Anadolu takımlarında mağlubiyetler sizi idare eder ama büyük takımlarda hep şampiyonlara oynadığınız için kaybetmek çok büyük bir olay. Kaybettiğiniz an hayatınız bitiyor. Seyircilerle çok kavga ettiğimiz zamanlar oldu. Stattan çıktığımız an direkt seyircinin içine giriyorduk. Şimdi öyle değil, futbolcular ve seyirciler karşılaşmıyor.  Biz maçtan sonra seyircinin içine çıkıyorduk, öfkeli seyirciden tekme tokat yiyor, küfür işitiyorduk. Şimdiki sistem çok güzel. Mesela biz antrenman yapıyorduk, bizi gören taraftar hele mağlubiyet sonrasıysa, ana avrat küfür ediyor, arabaya binip kaçıyorlardı. Çivili sopalarla sahaya girip vuranlar oluyordu. Çivili sopalarla sahaya iniyorlar ve gerçekten vuruyorlar! Ertesi gün, baklava gönderiyorlar özür niyetiyle, artık onun bir hatırı mı olur, sen bir gün önce çivili sopayla saldırmışsın. Futbolcuyuz biz, ekmeğimizi ayaklarımızla kazanıyoruz, çivi bir girse hayatımızdan olacağız. Biz çok badireler atlattık. Şimdiki futbolcular bu yönden çok şanslı, maddi ve manevi her yönden şanslılar. Kamp dönemleri o kadar yoğun geçerdi ki. Yeni evlendim tam üç ay eşimi göremedim. Avrupa kupa maçı oynuyoruz dönüyoruz, milli maç oynuyoruz, dönüyoruz Türkiye kupası maçı kampına giriyoruz, oradan lig maçı… Artık bana futbol topunu göstermeyin diyordum. Neredeyse nefret etme durumuna geldim.

“Maça çıkmadan önce, duşa girip nazar duaları okurdum.”

Yenilgi ve galibiyet sizin dünyanızda nasıl bir anlam taşıyor?

Galibiyet büyük bir mutluluk ve huzur. Mağlubiyet de tam tersi, mutsuzluk ve huzursuzluk. Mağlup olduğumuzda iki- üç gün kendime gelemezdim. Antrenman gününe kadar evimden dışarı çıkmazdım. Gerçekten mağlubiyette çok zor anlar yaşadım ancak galibiyet çok büyük bir mutluluk olurdu.

Siz hem Galatasaray hem Fenerbahçe ‘de oynayan fakat iki takım taraftarlarının da çok sevdiği bir insansınız. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Giydiğim formaların hakkını verdim ve efendi davrandım. Hiçbir zaman havalara girmedim. Semih o gün nasılsa bugün de aynı oldu.

Futbol yaşamınız boyunca ve futbolu bıraktıktan sonra bir taraftar olarak totemleriniz, inançlarınız, ritüelleriniz oldu mu?

Maça çıkmadan önce duşa girip, nazar duaları okurdum. Maça sağ ayağımla çıkardım. Taraftar olarak bir totemim yok. Evde maç seyretmeyi daha çok seviyorum. İçeceğimi, çerezimi alıp, maçımı seyrederim.

Futbolcuların futbolu bıraktıktan sonra hastalık konusunda riskleri var mı?

Vücudumuza o kadar yükleme yapılıyor ki, kalbimiz büyüyor. Kalp krizi riskimiz var bu nedenle özellikle yağlı yememeye dikkat etmemiz gerekiyor. Benim futbolu bırakma nedenim tendonlarımdı, tendinit oldum. Tendinit rahatsızlığı tendonlardaki zayıflıktan ve incelmeden dolayı oluşuyor. Sabah kalktığın zaman yürüyemiyorsun, yaralardan.  Şimdi bu hastalığım ancak top oynadığım sürelerde nüksediyor. Meslek hastalığı değil ama bir de Gut hastalığı çıktı bende,  zengin hastalığı diyorlar. Beslenmenize dikkat etmeniz gerekiyor galiba

Gut hastalığında. Alternatif tıptan da yararlanıyor musunuz?

Evet yararlanıyorum. Bitkilerle tedavi konusuna çok olumlu bakıyorum. Çünkü bütün ilaçlar bitkilerden yapılıyor. Doğalını kullanmak daha güzel. Bir de ben çok faydalarını gördüğüm için alternatif tıptan yararlanırım.

Hangi bitkileri ne amaçla kullanıyorsunuz?

Zerdeçal, keten tohumunu kullanırım en çok. Bir de sabahları mutlaka bal limon, sıcak su içerim, içtiğim zaman kendimi zinde hissediyorum ve acıkmıyorum. Bitkilerle benim hanım daha çok ilgilenir. Gut hastalığım için onun hazırladığı bazı bitkileri kullanıyorum.

Futbolu bıraktıktan sonra hayatınızda artı ve eksi olarak neler değişti?

Futbolu bıraktığımda 33 yaşındaydım.  36 yaşıma kadar daha oynardım fakat bizi çok hırpaladılar, bilinçsiz antrenmanlar yaptırdılar. Şimdi bir futbolcunun sağlığı zarar görmesin diye saniyesini hesaplıyoruz. Bizim zamanımızda öyle değildi, ne kadar çok koşturursak o kadar verim alabiliriz diye düşünülüyordu.

Hala zinde ve genç görünüyorsunuz fakat futbolu bıraktıktan sonra ve diğer zamanlarda hiç “eyvah yaşlandım” diye düşündüğünüz bir zaman oldu mu?

Sormayın, o hep oluyor. Aynaya baktığım zaman “yaşlanıyoruz” diyorum. Evdeki resimlere baktığımda mesela Fenerbahçe’de, Galatasaray’da oynadığım zamanki halimle şimdiki halim arasındaki farkı görüyorum. Çok büyük bir fark yok aslında… Yok, yahu yaşlanıyoruz…

“Hırslı bir insanım, yenilgiyi hazmedemem.”

Hayatta da yenilgiye uğradığınız anlar oldu mu?

Ben hırslı bir insanım. Yenilgiyi hazmedemem bu nedenle de mağlup olacağımı hissettiğim an bile pes etmem. Yenileceğimi hissettiğim anlar oldu ancak hep bir atakla kurtardım. (Maddi açıdan da manevi açıdan da)

Hayatta en güçlü golü hangi amaç uğruna attınız?

Çocuklarım için…

Sinirli bir insan mısınız? Neler sizi bağıracak kadar sinirlendirir?

Öfke kontrolünüzü nasıl sağlarsınız? Çok sakin bir insanım, yaradılışım böyle zaten balık burcuyum. Duygusalım, sinirlendiğim an anında dönerim. Sinirim hemen geçer, uzun sürmez. 3 Numaralı forma 3 çocuk…

Bu bir tesadüf mü yoksa rakamların sihrine inanır mısınız?

Çocukluğumdan beri 3 rakamını çok seviyorum. 3- 11- 21 benim uğurlu numaralarım.  3 sırt numaram, 11 Genç takımda oynadığım forma numaram 21 numara da futbola başladığım ilk yıl bana kampta verilen eşofman numarası. Telefonum da hep 3’le biter.

Yaşlanmak sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

Yaşlanmak demek  “büyümek “ demek. Babam da gençti bir zamanlar ama şimdi yok. Ben de şimdi babamın yaşındayım, ben de bir gün olmayacağım.

Yağmurlu havaları sevdiğiniz doğru mu? Yağmur sizde nasıl hisler uyandırıyor?

Çok severim yağmurlu havaları. Yağmur demek, ıslanmak, temizlenmek ve arınmak demek. Yağmurlu havada futbol oynamanın keyfi çok başkadır mesela.

Türkiye de beğendiğiniz futbolcular kimler?

Gökhan Gönül ve Emre’yi beğenirim. Emre dışarıda çok beyefendi bir çocuktur fakat sahada kendini kaybediyor.  Bazen oluyor öyle, saha içerisinde kaybetmeme arzusuyla sinirlenme durumu yüksek oluyor…


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: