Irvin D. Yalom: Din ve Psikiyatri

“Ama hissettiğim başka duygular da oldu: daha karmaşık, bulanık, karanlık, iade etmesi güç duygular. “Din mi? Ben mi? Bir hata olmalı.” Bu yüzden Dr. Harding’e verdiğim ilk cevap, “Emin misiniz? oldu. Benim ateist olduğumu biliyorsunuz, değil mi?” Hemen cevap verdi:” Biz kendinizi dini meselelere adadığınıza inanıyoruz.” Cevabının zarafeti şüphelerimi giderdi. Eski terapistim ve daha sonra da değerli bir arkadaşım olan, Varoluşçu Psikoterapi kitabımı dini bir kitap olarak görmekte ısrar eden Rollo May’le aramda geçen çok sayıda konuşma geldi aklıma. LouSalome’ nin, Nietzsche’den din karşıtı perspektiften bakan dindar bir düşünür olarak söz ettiğini de hatırladım. Bugünkü konuşmam, bu çelişkili duyguların ortaya çıkardığı bazı konular, özellikle de Dr. Harding’ in işaret ettiği gibi genellikle dini yapıda olduğu düşünülen bazı varoluşsal terapötik temalar üzerine olacak.“

Yukarıdaki alıntı, Irvin D. Yalom’un Din ve Psikiyatri kitabını oluşturan, onun bir ödül konuşmasından alınmıştır. Alıntıda “bugünkü konuşmam” diye devam ederken ben de bu yazıda “bugünkü yazım” diyerek bir planlama yaptım. Konuşmada geçen o temel soru —“Din mi? Ben mi?”— beni de harekete geçirdi. Yazımı kitaptan alıntılarla bu konu üzerine kurgulamaya karar verdim. Yazarın yaptığı gibi, “ben” üzerine varoluşsal bir sorgu yapıp “Din mi, ben mi?” sorusuna kendi penceremden cevap aramak istiyorum.

Yalom bu kitapta açıkça ateist olduğunu vurgularken, bir hocasının “Biz kendinizi dini meselelere adadığınıza inanıyoruz” yorumunu aktarır. Bu cümle beni düşündürdü. Aslında bu zıtlığın, bu içsel gerilimin her insanda bir şekilde mevcut olduğunu fark ettim. Belki de Yalom, bu soruyu çalışırken iki kavram üzerinde ısrarla durdu: din ve benlik. Ve yazdıklarında analiz yoluyla bu iki kavramı her yönüyle inceledi. “Bunu nereden anladın?” diyebilirsiniz. Çünkü kendisi varoluşçu terapiyle derinlemesine çalışmış bir terapisttir. Ve bana göre, varoluşsal sorgulama, danışanların kendi iç dünyasında dini inançlarla da kesişebilir. Neden mi? Çünkü varoluşsal psikoterapi gibi tüm terapiler, temelde ‘ben’ kavramı üzerinde çalışır. Ve bu ‘ben’in inanç boyutuyla birlikte düşündüğümüzde, din kavramı bireyde çok farklı duygular yaratabilir.

Karmaşık ve Gerilimli Bir İlişki

Tüm terapiler, bu çelişkili duygularla ilgilenir. Ve “din mi, ben mi?” sorgusunda konu ister istemez dine de, kişisel inanca da dayanır. Yalom bu iki yaklaşım arasında şöyle bir tanım yapar:

“Bu iki yaklaşımın karmaşık, gerilimli bir ilişki olduğuna inanıyorum. Bir bakıma aynı atalara ve endişelere sahip kuzenler sayılırlar: insanlığın doğasında bulunan umutsuzluğa çare bulmak gibi bir görevi paylaşıyorlar. Bazen ortak yöntemler kullanıyorlar: birebir ilişki, itiraf etme, içe bakış, başkalarını ve kendini bağışlama.”

Burada yazar benzerliklerden söz ederken, ardından şu cümleyi kurar:

“Hatta ben yaşlandıkça psikoterapiyi bir meslekten çok, ulvi bir tutku olarak görür oldum. Ama yine de temel inançlar ve psikoterapinin belli başlı pratik yaklaşımları ile dini tesellimin taban tabana zıt olduğu da bir gerçek.”

Bu satırlar, psikoterapinin bilimsel yönüyle dinin teselli sunan yönü arasındaki farkı da açıklar. Yine kitapta şöyle bir pasaj yer alır:

“Dini kurumların felsefi sorgulamayı teşvik edip desteklemesi, hatta yüzyıllar boyunca felsefi sorgulamanın tek destekleyicisi olması olumlu; neyin düşünülebileceğini ve hangi problemlerin incelenebileceğini sınırlandırması ise olumsuz olarak görülebilir.”

Kendiyle Sorgulamak

Burada şöyle diyebiliriz: Aslında kutsal kitaplara bakıldığında, özünde hepsi kişiye kendiyle bir sorgu yapmayı önerir. İnsan hem bilimle hem dinle bir üst bakış geliştirebilir. Ancak bunu yapabilmek için, sürekli kendiyle ve evrenle bir bilgi alışverişi içinde olması gerekir. Ben de Yalom’un söyleminden yola çıkarak böyle bir öneri geliştirdim kendimce. Fakat bu bakışı geliştirmek isteyen birinin, sinir sisteminin ona sunduğu otomatiklikten çıkarak, derin bir bilgeliğe doğru yönelmesi gerekir. Bunun için de sürekli öğrenmeye ve içsel dönüşüme açık olmak şart.

Kitapta geçen şu cümle bu noktada önemli bir eşik sunuyor:

“Sizin, sevinçlerinizin, kederlerinizin, anılarınızın, hırslarınızın, bireysel özgür irade dediğiniz şeyin aslında geniş bir sinir hücresi ağının ve onlarla bağlantılı moleküllerin davranışından daha fazlası olmaması, şaşırtıcı bir varsayım.”

Yani özgür irade dediğimiz şey, hem genetik kodlarımızda yazılı hem de inançlarımızla örülü. Bu yüzden insanlık, tarih boyunca çok tanrılı inanç sistemlerinden tek Tanrı fikrine evrilen bir yolculuk yaşadı. Bu yolculuk, kutsal kitaplardan bile önce başlamış olabilir. Ve bu yolculukta yapılması gereken şey, derin bilgeliği hedef edinmektir.

Belki de artık tüm bilimler ve ruhsal öğretiler birlikte çalışmak zorundadır. Zihin ve kalp, analiz ve sezgi, din ve psikoloji… Hepsi aynı anda konuşabilmeli.

Felsefe, Din ve Terapi: Aynı Kökten Beslenir mi?

Son olarak Yalom’un şu cümlesiyle bu çözümlemeyi tamamlayabiliriz:

“Şimdiye kadar var olan bütün büyük felsefelerin ne olduğu benim için yavaş yavaş açıklığa kavuştu: yazarlarının kişisel itirafı, bir tür istemsiz ve bilinçdışı hatırat gibiydiler; ayrıca bütün felsefelerdeki ahlaki (ve gayriahlaki) yönelimler, yaşamın gerçek tohumlarıydı ve koca bir bitkiye dönüşüyorlardı.”

Sonuç olarak şunu söylemek mümkün; tüm yönelimler, bütün sorgular birer tohum olarak içimizde zaten var. Yapmamız gereken, o tohumlar ağaca dönüşürken onları yüzeysel deneyimlerle değil, derin bir içgörüyle beslemek. Gerçeğin peşinden gitmek.

Yayınevi‏: ‎Pegasus Yayınları, Sayfa Sayısı: ‎64
Irvin David Yalom (d. 13 Haziran 1931, Washington, DC), Yahudi asıllı Amerikalı psikanalist, psikiyatrist, psikoterapist ve yazardır. Profesör unvanına sahip olan Yalom, Standford Üniversitesi’nden emekliye ayrılmış olup, alanında oldukça zengin bir yapıya sahip, bilimsel kitapların ve romanların sahibidir. Yalom, varoluşçu psikoterapinin en önemli yaşayan temsilcilerinden biridir. Aynı zamanda Uluslararası Sigmund Freud – Psikoterapi 2009 ödülünün de sahibidir.
Nurhayat Kayar

 

Önceki İçerikPatch Adams: Mizah ve Sevginin İyileştirici Gücü
Sonraki İçerikÖYKÜ: Son Kalıntı
Nurhayat Kayar
Nurhayat Kayar Eğitimci yazarım. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Biyoloji öğretmenliği mezunuyum. 30 yıldır biyoloji öğretmeniyim. Aynı zamanda AÖF Yönetim Bilişim mezunuyum. Bunun yanında AÖF felsefe öğrencisiyim. Profesyonel koçluk eğitimleri aldım. Son dört senedir yazarım. Genesis ve Saklı Gerçekler (kişisel gelişim), Zamanı Uyandıran Saat (ortaokul roman), Varoluşun Sesi(yetişkin roman), Nefs Cevher (Deneme), Filozof Narval (ilkokul hikaye ) kitaplarım yayınlandı. Eğitim her yerde sitesinde Deliler Teknesi dergisinde yazarım. Yazarlık serüvenim Luna yayınevinde başladı. Daha sonra Aydın Şimşek yaratıcı yazarlık atölyesi ile Kanguru yayınevinde devam ettim yazarlığa. Halen çeşitli deneme, çocuk ve yetişkin kitapları yazmaya devam ediyorum. Geçtiğimiz yıl Gelişim Enstitüsü kurucusu, eğitmen, yazar Yasemin Sungur’dan Kitap ile Sohbet Liderliği eğitimi aldım. Martı Dergisinde yazılarım yayınlanmaya devam ediyor.