“…Artık hatırlamak da istemiyorum.”
Gece, her zamankinden daha soğuktu. Tren raylara sürtünerek ilerliyordu. Tekerleklerden yükselen kıvılcımlar, yapay ışıkları körüklüyordu. Hissizlik, bir veba gibi sinmişti vagonlara. Yolcularda maske değil, taş gibi bir ifadesizlik vardı. Metalik uğultular ve kompartımandaki horlamalar dışında ses yoktu. Makas değişirken, ayak ucundaki bavul bir yandan bir yana devrildi. Ahşabından kuru bir çatırtı duyuldu. Ardından, neredeyse işitilmeyecek kadar hafif bir ses yayıldı çatlaklardan.
“Ne çabuk vazgeçtin.”
Geçmişin kalıntıları, bavulun her köşesinden sızıyordu. Kulpları, ona tutunacak son izdi. Bu ses bavuldan değil belki, ama bir ömrü sırtlayan, geride kalan bir gölgenin yankısıydı. Silik yavaşça mırıldandı, “Böylesi en doğrusu.”
Başını pencereye çevirdi. Camda kendi siluetini fark etti bir an. Net değildi. Tıpkı ona biçilen kaftan gibi: “Silik”. Herkesin üzerinden kayıp geçtiği kalabalıklarda o hep görünmeyendi. Zamanla bir isme de ihtiyacı kalmamıştı zaten. Gözleri kısıldı; dünyayla arasındaki mesafe daha da açıldı. Her şey uzak, her his yabancıydı…
Tam o anda, kompartımanda bir çocuk kıpırdamaya başladı. Elindeki oyuncak trenin düğmesine bastı, şarkı söylercesine bağırdı.
“Büyükler neden hep böyle sıkıcı?”
Kimse duymamış gibi yaptı. Ne yanında oturan kadın ne de çaprazdaki adam. Çocuk, ‘Cufff, cufff.’ diye sesler çıkararak boşlukta koştururken, yanından geçen yolcular göz ucuyla bile bakmıyordu ona. Ne adıyla hitap ediliyor ne de varlığı fark ediliyordu. Tavan hoparlöründen metalik bir anons sesi yükseldi.
“Sayın yolcularımız, öndeki hatta yaşanan kaza nedeniyle trenimiz ani fren yapacaktır. Lütfen yerinizden kalkmayınız ve sakin olunuz.”
Ses, sanki hiç duyulmamış gibi vagonun içinde yankısız kaldı. Herkes uykudaydı; sadece Silik nöbetteydi. Sırtını rengi solmuş döşemeye yaslamış, gözlerini camdan ayırmadan oturuyordu. Anonsun ardından bir şey oldu içinde; gözbebekleri büyüdü, soluğu değişti. Başını kalabalığa çevirdi. Yan yana dizilmiş insanlar, başları düşmüş, nefesleri derindi. Silik alt dudağını ısırdı, gözleri buğulandı. Yutkundu, kelimeler boğazında tortu gibi kaldı. Yardım gerekiyorsa, neden kimse kımıldamıyordu? Bir kıpırtı bekledi. Ama sadece homurtu. Kimse başını bile kaldırmadı. Vagon hafifçe sarsıldı. Silik, sola doğru yalpaladı. Yerin soğukluğunu hissetti, belli ki henüz boşalmıştı.
Yıllardır bu trendeydi; ama ne tam içindeydi ne de bütünüyle dışında. Tüm istasyonlar bulanık, tüm duraklar sarsıcıydı. Usulca bulmaca kitabını açtı. Gözleri, üçüncü sıradaki soruya takıldı.
“Her duygu yıpranmış, her bakış anlamsız.” Bu sözler kime aitti?
Bu cümleyi bir yerden hatırlıyor gibiydi. Ama hafızası, silik bir harita gibi parçalıydı artık. Tıpkı bileğindeki dövme gibi. Solmuş bir pusula. Parmak uçlarıyla bileğindeki dövmeyi yokladı. Pusulanın ibresi silinmişti— hangi yöne gitse, aynı karanlığa çıkacaktı besbelli. Dövmesinin altına mürekkepli kalemle yazdığı notu okudu: “Zihnini meşgul edecek şeylerle uğraş.” Doktorun tembihiydi. Bulmacadaki soru bilakis onu daha da uzaklara taşıdı. Cevabını aramaya çalışmadan, kitabı elinden bıraktı.
Melun homurtu tekrar duyuldu. Bugün kaçındıydı? Tren durdu, kapılar açıldı. Düdük her çaldığında o homurtu yankılanır, ardından ölüm kokan bir belirsizlik başlardı. İçi ürperir, her şeyin yerini korku alırdı. Kanla pasın karıştığı o keskin kokuyu soludukça, yüreği dağlanırdı. Ardından bazı yerler- yitip gidenlerin izleri- saydamlaşır, kaybolur, geride koca bir boşluk bırakırdı. Sonra yine buz gibi sessizlik. Ve uyku vakti. Ama o hâlâ nöbetteydi.
İkinci anons geçildi.
“Sayın yolcularımız, lütfen yerinizden kalkmayınız ve sakin olunuz.”
Silik, gözleri sabit kıpırdamadan cama bakmaya devam etti. Camdaki yansıma, aklıyla oynuyordu adeta. Bulanık görüntülerin arasında çocuk yine belirdi, titreyerek elindeki oyuncağı göğsüne bastırıyordu. Ürkekçe bir kadının önünde dikildi.
“Anne, tren çarpacak mı? Düşer miyiz”
Alçıpan suratlı kadın bir moda dergisinin sayfalarını karıştırıyordu. Saçları iri dalgalı, burun kemeri hâlâ yerindeydi. Ve kırılgan olmayan duruşuyla, oğlunun sorusuna kayıtsız kaldı. Çocuk korkusunu gizleyemiyordu, ısrarla sormaya devam etti.
“Ya kötü bir şey olursa? Yardıma ihtiyacı olan biri varsa?”
Kadın, derginin yapraklarını çevirmeye devam etti. Dudakları kıpırdadı ama gözleri hâlâ sayfadaydı.
“Otur yerine. Geçer birazdan.”
Çapraz koltuktaki adam gözlüğünü hafifçe yukarı kaldırdı. Telefonundaki savaşta ölen çocuk videolarına dalmıştı, göz ucuyla kadına bakarak mırıldandı.
“Ne zaman büyüyecek bu velet!”
Çocuk gözlerini yere indirdi.
“Ama ben gerçekten…”
“Ama’sı yok.” dedi baba sesini yükselterek “Abartıyorsun her şeyi!”
Sesler trende çoğaldı, parçalandı, dağıldı. Bir anda ortalık sütliman kesildi. Duvarda asılıymış gibi kalan tek cümle vardı: “Abartıyorsun.” O sert, duygusuz ses. Yıllardır bu kompartımanda asılı kalmış gibiydi. Tren karanlık bir tünele girdi. Tekerlekler rayları döverken bir uğultu yükseldi. Kıvılcımlar parladı, karanlıkta anlık bir ışık oyununa dönüştü…
Silik’in nabzı hızlandı. Ayağa kalktı, kompartımanı taradı. Çocuğu aradı. Yoktu. Kadın yoktu, adam yoktu. Hiç kimse yoktu. Yerde paslanmış bir kulp, cansızca uzanıyordu. Camdaki kırık yansımalar arasında kendi yüzünü seçmeye çalıştı. Gördüğü, binlerce sessizliği ardında saklayan karlı tepelerdi. Geçmişin tortusu, trenin homurtusuna karışarak en uzak tepenin ardına saklanmıştı adeta. Kirpiklerinin altından giderek silikleşti görüntüler. Eli cebine uzandığında, parmakları sağlam bir şeye dokundu. Oyuncak. Minik bir oyuncak tren. Ve hâlâ sıcaktı.
Bulmaca kitabını tekrar açtı. En üstte yeni bir soru vardı.
“Büyüyünce her şey sıkıcı mı olur?”
Silik kalemi eline aldı. Düşünmedi bile. Altına yazdı.
“Olur. Ve sen hatırlamazsın bile.”
Nezihat Keret






















