En Uzağından Unutuşun – Patrick Modiano

Edebiyat dalında 2014 Nobel Ödülü’nü veren jüri, Patrick Modiano’yı diğer adaylar arasından ödülü vermek için seçtiklerinde gerekçelerini “II. Dünya Savaş’ı Fransa İşgal dönemindeki en ulaşılmaz ve örtülü insan kaderlerini bellek sanatıyla yansıttığı için verilmiştir.” şeklinde belirtmiştir. Genelde ödül verilen yazarın tüm yapıtlarının incelenmesi sonucunda verilmektedir. Pekiyi, bu gerekçeden yola çıkıldığında okuduğumuz ve tartıştığımız “En Uzağından Unutuşun” bu gerekçeyi yeterince kanıtlayan bir örnek midir?

Patrick-Modiano

selectBazı metinler  daha birinci sayfadan okurunu yakalar, son sayfasına kadar okurunu soluksuz bırakarak büyüler, Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”sı gibi. Bazısı da “En Uzağından Unutuşun” gibi okuru, satır aralarında yazarını ve meselesini keşfetme yolculuğuna çıkarır. Bir okur olarak bir yandan kendi yolculuğumu (1968lerde geçen eğitim hayatımın iz düşümlerini anımsarken- örneğin seyretmiş olduğum ‘Serseri Aşıklar’daki kahramanlar ile paralellik kurarak) yaparken bir yandan da Modiano’nun kendi geçmişine yaptığı yolculuğun “örtülü insan kaderlerinin” ve hüzünlerinin tanığı oldum.

Evet, “örtülü insan kaderlerinin” hikâyesidir “En Uzağından Unutuşun”, doğum belgesinde bile ad-soyad kısmında ne yazdığını bilmemizi istemeyen isimsiz ‘yazar kahramanı’mızın ve aşkı Jacqueline’in hikâyesi. Öyle bir hikâye ki içinde yazar kahramanımız, bir yandan “Gelecek ne sıkıntılar saklıyordu bize, bilemezdik ki.”(s.54) diyerek geleceğin belirsizliğini vurgular bir yandan da “Sanırım, şimdiki zamanda yaşıyordum daha çok, …”(s.33) sözleriyle geçmişi ve geleceği arasındaki gelgitlerini ifade eder. Zira satır aralarında sık sık karşılaşılan “sanmak, belirsizlik, kül rengi” gibi kelimeler ise okura1945 li yıllarda doğmuş insanların 1965 lerde geçmişleri ve şimdiki zamanları arasında bir tür ‘sıkışmışlık’ hissi içinde oradan oraya savrulduklarını düşündürmekte, aynen ‘yazar kahramanımız’ gibi: Evini terk edip Paris’e gelen üniversite öğrencisi olacak yaşta ama öğrenci olmayı seçmemiş, kendini emniyette hissetmek için üniversitelilerin yaşadıkları semtlerde yaşamayı tercih etmiş, geçimini bir şekilde elde ettiği ( kimi zaman ucuz satın aldığı kitapları üzerine kar koyarak) kitapları satarak sağlayan, amacını bir tesadüf sonucu- Michael Savoundra’nın senaryosunu okurken (s.88) yazmaya karar vererek (s.90) saptayan bir genç. Yazar kahramanımızın hayatına girenler de onun gibi savrulan insanlardır, o dönemin özelliklerini taşımaktadırlar: Geçimlerini kumarhanelerde rulet oynayarak sağlayan, Paris’te otelde kalan Gerard Van Bever ve Jacqueline, daha sonra mesleğini hayatında ‘kesin bir şeye yönelmek için’ (s.38) seçen dişçi Cartaud ve anlatıcının da listesini yaptığı daha birçok benzeri  insan. Ancak hikaye ilerledikçe geçmiş ile şimdiki zaman arasında yapılan yolculuğu yazar kahramanımızın sadece ailesi ile Jacqueline’ne doğru yaptığını görürüz. Ailesi ile ilgili anılarına çok az yer vermesine rağmen.

“Yaşamımın bu döneminin öteki ayrıntılarını zar zor anımsıyorum. Annemle babamın yüzlerini neredeyse unuttum.”(s.17)

“On beş yıl öncesine gitmeye çalışıyordum. O zamanda da bir şeyler sona ermişti. Ana babamdan uzaklaşıyordum. Babam, kafelerin arka salonlarında, otel girişlerinde ya da istasyon kafetaryalarında randevular veriyordu bana sanki benden kurtulmak ve gizleriyle birlikte kaçmak için seçiyordu bu geçit yerlerini. Birbirimizin karşısında, sessiz sessiz oturuyorduk öyle. … Anneme gelince, gittikçe daha yüksek sesle konuşuyordu, dudaklarını kesintili devinilerinden anlıyordum çünkü aramızda sesini boğan bir cam vardı.”(s. 113)

“… yaşamımın ilk yirmi yılı toz olup dökülüverdi; bir gün kurtulacağıma hiçbir zaman inanmadığım bir ağırlık, bir kelepçe, bir semer gibi. İşte böyle, bütün bu yıllardan hiçbir şey kalmıyordu artık.”(s.119)

Yazar kahramanımızın ailesiyle en sonunda hesaplaşabildiğine tanıklık ederiz.

Ama bir yandan yazar kahramanımızın böyle bir yükten kurtulduğuna sevinirken “Onun için her şeyi yapardım.”(s.51) diyerek hırsızlık yapacak kadar aşık olduğu Jacqueline ile üç dört ay süren birlikteliğine ve onun hayatından aniden çıkışına dair yaptığı bellek yolculuğu bizi hüzünlendirir. Yazar kahramanımızla yaptığımız bu yolculukta kâh 1964 ler kâh 1980 ler kâh 1994lerde Paris’in sokaklarında gezerek bir yolculuğa çıkarız. Neredeyse o dönemleri yaşamış oluruz, kafeleri, sokakları, bulvarları ve meydanları ile öyle canlı bir Paris’tir ki. Romanımız bittiğinde böyle bir yolculuğu yapmaktan memnun olan okur bir yandan da içinde bir burukluk hisseder: yazar kahramanımız, çok ama çok aşık olduğu Jacqueline’i bir türlü unutamamış, kendisini neden aniden terk etmiştir bir türlü anlamlandıramamış, Londra’dan Paris’e döndükten sonra bile yıllarca – 15 yıllık aralarla Jacqueline ile karşılaşmasına rağmen ikilinin hikayesi hep muğlaktır, belirsizdir – Jacqueline’i aramaktan vaz geçmemiştir. Belleğine doğru yaptığı yolculukta yazar kahramanımızın Jacqueline ile yaşadığı aşk Paris’te başlamışsa da asıl Londra’da yoğunlaşmış ve isimsiz kahramanımızın bir nevi yazmaya karar vermesine bile vesile olmuştur. “Anladım ki, ikimiz birlikte gidelim istiyorsa, yaşamının bir dönemiyle ilgiyi kesmek için istiyordu. Ben de bu zamana dek yaşadığım kül rengi ve belirsiz yılları geride bırakıyordum.”(s.69) Acaba ailesi ile ilgili geçmişini kastettiği anıları geride bırakırken başka bir belirsizliğe doğru yol almıyor muydu yazar kahramanımız? Bu sorunun yanıtı belki de şu satırlardadır:

“Ama daha yeni başka anıları ne denli bir araya getirirsem getireyim, hepsi de yaşadığımdan iyice emin olamadığım eski bir yaşamın malıydı.”(s.112)

“Şimdiye kadar karşılaştığım tüm insanlar içinde, belleğimde en canlı kalan oydu.”(s.130)

Yukarıdaki satırlarla yazar kahramanımız, Jacqueline ilgili anılarını bir türlü tanımlayamadığını ifade etmekteyse de aşağıdaki satırlarda:

“Dudaklarını boynumda duydum. Saçlarını okşadım. Eskisi kadar uzun değildi ama hiçbir şey gerçekten değişmemişti. Zaman durmuştu. Daha doğrusu, orada kapanıştan hemen önce buluştuğumuz zaman, Dante Kafe’nin saatinin akrep ve yelkovanının belirttiği saate geri dönmüştü.”(s.131)

Onunla yaşadıklarının somutluğunu, canlılığını hiç yitirmemiş olduğunu fark eder. Ancak bu durum yazar kahramanımızın yolculuğunu “ama o öğle sonu, sokağı [Jacqueline ile gezindikleri] bulamadım.”(s.133) diyerek muğlak bir ifadeyle bitirmesini de engelleyemez.

Yazının başındaki soruya dönersek: “En Uzağından Unutuşun” yazarın diğer yapıtlarından sadece biri olarak, 1960lar Fransa’sı sıradan genç insanlarının sıradan yaşamlarından kesitler sunarken bellek ve yaşananların arasındaki ilişkiyi en sade, az ve öz bir anlatımla sunan iyi örneklerden biridir şeklinde yanıtlayabiliriz. İyi ki bu ödül verilmiş de Patrick Modiano’yu tanıma fırsatı bulur okur.

Ayşe Zeliha Yılmaz


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: