Doğu’nun Paris’i BEYRUT (2)

Geçen ay Beyrut’a çıktığımız yolculuğun ikinci kısmında bakalım nelerle karşılaşacağız?

İkinci bölümümüze kadınlarla başlayalım. Gece hayatına dalmadan önce; Beyrut gecelerinin çok güzel olduğunu, insanların eğlenceye düşkün olduklarını ve genelde akşam 10’dan sonra çıkıldığını, kadınların süse, takıya gösterişe çok önem verdiklerini öğrendik. Ayrıca Doğu’nun estetik merkezi olduğunu ve çoğu kadının estetikli olduğunu gözlerimizle gördük. Ve Türk kadınlarını bakımsız bulduklarını hayretle öğrendik. Ne kadar ilginç değil mi? Kadınların kaşlarının sürmeli hepsinin botokslu oluşu ve yaşlısının gencinin nargile içmeye düşkünlüğü bizi şaşırtmıştı.

 

Meşhur Bekaa Vadisi, Anjar ve Zahle kenti

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Anjar, Baalbek ve Bekaa Vadisi’ne gitmek için yola koyulduk. Rehber otobüste Beyrut’a iki saatlik mesafede bulunan de Ksara’ya gidip Lübnan’ın ünlü şarap mahzenlerinde şarap tadımı yapabileceğimiz söyledi.

Anjar, Emevilerin 8. yüzyıldan kalmış bir Müslüman şehri; 705 yılında Emeviler tarafından kurulmuş. Daha sonra Doğu Roma İmparatorluğu sanatçıları tarafından tekrar kurulmuş. Zaten Bizans etkisini sütunlarda görüyorsunuz. Burada El-Velid Halife’nin ve dört eşinin sarayı var. İçinde cami, mescit ve abdest kuyusu var. Halifelik daha sonra Bağdat’a geçerek Abbasi dönemi başlamış. Kısacası her gelen kavim kendi şehrini inşa etmiş.

Balbeek dünyanın ikinci büyük Roma dönemi harabelerinin olduğu şehir. Burada üç tane tapınak bulunuyor. Bunlar Jüpiter,Venüs ve Baküs tapınakları..En büyükleri Jüpiter M.S. 3. yüzyılda inşa edilmiş. Avlusunda 84 granit sütun bulunuyormuş şimdi bunlardan 6 tanesi ayakta. Diğerleri ya kırılmış ya da tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi bir yerlere götürülmüş. Daha iyi korunmuş olanı Baküs Tapınağı’nınsa hemen hemen hiç bozulmadan ayakta kaldığını görünce şaşırdım. 1200 yılından sonra da Selçuklulara geçmiş ve o dönemde kaleye çevrilmiş. Burayı gezerken insanoğlunun bir önceki dönemi nasıl ziyan ettiğini ve gelecek nesillere bir şey bırakmamak için çabaladığını görmek ve hala bu şekilde davranarak devam ettiğimizi bilmek beni derinden etkiledi.

Bu kadar geziden sonra tabii ki karnımız acıktığı için gözümüzün önünde kebaplar uçuşmaya başladı. Ve Bekaa Vadisi’ne yakın Zahle şehrinde nehir kıyısında yemeğe geçtik ama hava o kadar soğumuştu ki ne yediğimizi anlamadık. Oranın güzelliğinin de tadına varamadık. Zahle şehri Orta Doğu’nun Rum Katolik kilisesinin başı olan yermiş.

Bekaa Vadisiyse Lübnan Dağlarının yer ve tarım burada yapılıyor. İç savaş döneminde Lübnan yönetiminin başıboşluğu yüzünden Hizbullah’ın terörist kamplarının yer aldığı bölge olmuş. Şimdi ise Lübnan yönetimi el koyduğundan yalnızca Hizbullah bölgede partizan olarak kalmış deniliyor. Beka Vadisi’nin oluşumunu da rehberimiz şöyle anlattı: Rivayete göre Gılgamış destanında Gılgamış bu bölgeye gelir. Umbaba adında canavarın ağaçlara zarar verdiğinden dolayı onu öldürür. Umbaba öyle bir çığlık atar ki, dağ ikiye ayrılır ve Bekaa Vadisi ortaya çıkar. Bu vadi tamamiyle tarla olarak kullanılıyor. Çünkü Lübnan’ın tarımı burada yapılıyor.

En son günümüzdeyse Beyrut’un Hamra, Etfal ve souk merkezinden alışveriş yapmaya cıktık. Yürüyerek Etfal Caddesi’ni geçtik. Orada Beyrut lokantasında enfes üzümlü pilav içinde kuzu kaburga yedik. Ve Beyrut gezimizi noktaladık.

Aslında Beyrut’a 1970 yılından evvel gitmek ve Doğu’nun Paris’i olduğu zamanları görmek isterdim. Eminim ki o zamanki Beyrut daha mistik ve şaşaalıydı. Yıllarca Osmanlı’nın egemenliği altında kalmış olmasına rağmen ondan eser bile kalmamış; yıkılmış. Ama Fransızların etkisi hiç silinmemiş, çünkü hem dillerini konuşuyorlar hem de kültürlerini almışlar.

Benim için Beyrut gezisi harikaydı. Doğu’nun Paris’ini hep merak etmiştim. Gözlerimle görünce artık Doğu’nun Paris’i unvanını kaybettiği inancıyla yurduma geri döndüm.

Başka keşiflerde buluşmak dileğiyle,


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: