Değişimi Yönetmek

Değişim, hayatımızın değişmez bir parçasıdır. Yine de değişim gerektiren bir durumla karşılaştığımızda ilk tepkimiz direnmek olur. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, herhangi bir değişim yaşadığımızda 4 aşamadan geçeriz.

İlk aşama inkâr aşamasıdır. Buradaki bilinçaltı mesajı “Aslında bir değişim yok” şeklindedir. İkinci aşama itiraz aşamasıdır ki buradaki mesaj ise “Değişim var, ama beni etkilemez. Bu yüzden beni ilgilendirmiyor” şeklinde olur. Üçüncü aşama kabul aşamasıdır ve buradaki anlayış “Değişim var ve beni etkiliyor” şeklinde ortaya çıkar. Dördüncü aşama performans aşaması şeklinde kendini gösterir. Bu aşamada “Değişim var ve beni etkiliyor. Değişimin gerektirdiklerini yapıyor ve avantajlarını yaşıyorum” şeklinde bir anlayış gelişir.

değişimi yönetmek

Yeni bir durum aslında, yeni aldığımız bir ayakkabı gibidir. Önce ayağımızı sıkar belki, ancak sonradan alışır, ayağımıza uyum sağlar. Ayağımız nasıl ise ayakkabımız da bu kalıba uygun hale gelir. Diğer taraftan ayakkabımız da ayağımızın şeklini etkiler, onu biçimlendirir. Ayağımızı acıtan bir yeri varsa, o kısımda sertleşen deri tabakası bir süre sonra acıyı hissetmemizi engeller.

Acıyı hissetmediğimiz için kendimizi iyi hissederiz, ancak aslında temel sorun giderilmemiş olduğu için uzun vadede bedenimizin farklı yerlerinde arazlar çıkmaya başlar. Mesela diz ağrısı, bel ağrısı gibi sorunlarla karşılaşırız. Yere düzgün bir şekilde basamadığımız için, dizimize ve belimize fazla yük binmeye başlar. Bel ağrısına çözüm bulmaya çalışırken kimi zaman başka yerlere zarar veririz. İlaç kullanır, midemizi hasta ederiz. Kök sebebi unuttuğumuz için aslında sorunumuzu hiç bir zaman tam olarak çözemeyiz.

Benzer şekilde yeni bir işe veya departmana alışma durumunda, başta yaşadığımız sorunların farkına varıp çözüm bulmaya çalışmak yerinde bir yaklaşım olacaktır. Hissettiğimiz acının neden olduğunu doğru bir şekilde anlamak, yolun yarısıdır. Doğru teşhis koyamazsak, doğru çözümler bulmamız söz konusu olmayacaktır. Gerçekten bize uygun olmayan bir işle mi karşı karşıyayız, yoksa bu gelişmemiz için bir fırsat mı? İş arkadaşlarımla yaşadığım çatışmalar kazan-kazan yaklaşımı ile çözülebilir mi? Sorun olduğunu düşündüğüm durumlara farklı bir açıdan bakabilir miyim? Bütün bu yaşadıklarımı hayatıma neden çektim? “Ne ekersen, onu biçersin” diye bir atasözü vardır, sadece Türkiye’de değil, farklı kültürlerde de kullanılan. Acaba bu yaşadıklarıma neden olacak bir şeyler yapmış olabilir miyim?

Hayatımız aslında bir enerji akışından ibarettir. Biz genellikle iyi davranışlarımızın aynı kaynaktan bize dönmesini bekler, hatta talep ederiz. Birisine yardım ettiğimizde onun da bir gün bize yardım etmesini isteyebileceğimizi düşünürüz. Bazen yanlış bir davranışımız karşısında herhangi bir sorun yaşamadığımızda, ucuz kurtulduğumuzu düşünür, yanlış davranışlarımızın hayatımızı etkilemediğine inanırız. Örneğin markette alışveriş yaptıktan sonra ödeme için kasaya yaklaşırken başka birinin daha yaklaştığını fark eder ve acelemiz olduğunu düşünerek önüne geçmeye çalışırız. Bir süre sonra, otobüse binerken veya arabayla yolda giderken veya kalabalık içinde yolda yürürken birileri de bizim önümüze geçmeye çalışır, ancak biz çoktan ilk başta yaptığımız davranışı unutmuş oluruz.

Bir sorunla karşılaştığımızda iki tip davranış sergileriz: Reaktif veya proaktif. Karşılaştığımız olayları değiştiremeyeceğimize göre, değiştirebileceğimiz tek şey vereceğimiz tepkidir. Bunu “Olay x Tepki = Sonuç” formülüyle de anlatabiliriz. Reaktif davranan kişilerin ortak özellikleri şikâyet, mazeret ve suçlayıcılıktır. Proaktif davranan kişiler ise sorumluluk alırlar. İstediğimiz sonuçları elde etmek için uygun tepkiyi seçerek davrandığımızda ise proaktif bir davranış sergilemiş oluruz.

Duygularımızı yönetemediğimizde “şikâyet”, düşüncelerimizi yönetemediğimizde “mazeret”, ikisini birden yönetemediğimizde ise “suçlama” üretiriz. Buna en güzel örnek yelkenli teknedir. Yelkenli tekne ile yarışa çıktığımızı ve fırtınaya yakalandığımızı varsayalım. Teknedeki aşırı kötümserler “Ben size demiştim. Keşke hiç çıkmasaydık. Burada öleceğiz” gibi tepkiler verirler. Aşırı iyimserler “Bir şey olmaz. Yelkenli tekne kolay kolay batmaz. Zaten 4 saat sonra hava açacakmış. Selfie çekelim, hatıra olsun” gibi şeyler söylerler.

Her iki davranış da aslında reaktiftir ve olayı çözmeye değil, olayın bizde yarattığı duyguları yatıştırmaya çalışmaktan ibarettir. Oysa proaktif kişiler olayın sorumluluğunu alır, durumu derhal kabullenir ve net olarak tanımlarlar. Çözüm için seçenekleri hızlıca değerlendirip öncelikle yelken ayarı yaparlar. Tekneyi ve içindeki insanları sağ salim kıyıya ulaştırmak için gerekenleri yaparlar. Bilimsel araştırmalar reaktif davranışların özgüveni düşürdüğünü, proaktif davranışların ise özgüveni yükselttiğini göstermektedir.

Aslında kural basittir: Ne ekersen, onu biçersin! Neden ile sonuç arasında geçen zaman, zaten unutkan olan biz insanlara aradaki bağlantıyı iyice unutturur ve telafi etmemize imkân vermez. Yine de yapılabilecek bir şey vardır. Ne ektiğimizi hatırlamıyor olabiliriz, ama eğer yaşadığımız her şeyin bizim davranışlarımızın birer sonucu olduğunu hatırlarsak, zor bir durumda kaldığımızda, buna geçmişte bir zamanda bizim neden olduğumuzu kabul edebilirsek farklı çözümler bulma şansımız olacaktır. Yaşadığımız her olayın %100 sorumluluğunu almak, bizi güçlendirecek yegâne davranıştır.

Kerem Şenoğlu


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: