Çağrı

dua etmekYayınlanmadan önce, fikirlerine danıştığım, bu yazıyı okuyan bir kaç arkadaşımın ortak görüşünden bahsetmek istiyorum size. “Yazı çok güzel ama böyle bir dönemde yayınlamamalısın bence.” dediler. Akabinde ben de tekrar tekrar, o gözle okumaya çalıştım. Yazıyı yayınlamama konusunda haklı olduklarını düşünmesem de, korkmakta haklıydılar. Özellikle bugünlerde; yanlış anlaşılmaya çok müsait bir zaman, ortam ve çevre içinde yaşıyoruz maalesef… Kimilerimiz bir açık yakalamak için köşebaşında beklerken, ötekiler susturuluyorlar. Açıkçası ben de konunun farklı taraflara çekilmemesi için “Allah” kelimesini çokça kullanmamaya özen gösterdiğimi itiraf edebilirim. Ne hale geldiğimizin en açık göstergesi sanırım bu.

Ancak korkmuyorum. Her işin kendi içinde biraz da cesaret gerektirdiğine inanıyorum çünkü. Bu yazının konusu ne siyaset içeriyor, ne de din. Yazılmasının ise tek amacı, diğer yazılarımda da yapmaya çalıştığım gibi “Kişisel Gelişim”e naçizane katkı sağlamak. O yüzden, yazıyı okurken kendi hikayenizi yorumlamanızı çok isterim ancak benim hikayeme yorum katmayacağınızı umuyorum.

İlk kez dua ettiğimde küçücük bir kızdım. Sanıyorum 7–8 yaşlarımdaydım.  Salonumuzdaki ikili koltukta dedemle birlikte oturuyordum. O ibadetine pek  düşkündü. Ne zaman görsem ya namaz kılıyor ya da camiye gidiyordu. Evde olduğu  zamanlarda da, fonda TRT Türk sanat müziği radyosu çalarken dudaklarını  kımıldatıyordu. Önceleri şarkı söylediğini zannetmiştim ama biraz dikkat edince,  ağzından çıkan kelimelerin Türkçe olmadığını fark ettim. Türk sanat müziği eşliğinde  dua edemez herhalde diye düşünmüş olmalıyım. Mantıklı bir çocukmuşum ama  hakikaten de dua ediyordu. Demek ki, işin özünde sadece mantık yoktu…

 Bir gün müzikten rahatsız olup olmadığını sorduğumda bana “Dua ederken  duymuyorum ben onu” diye cevap vermişti. Hemen inanmıştım söylediğine. Çünkü  namaz kılarken de duymuyor hatta görmüyordu da. Adamcağızın başı secdedeyken  arkasında ne işler, ne şaklabanlıklar çeviriyorduk, gözlerini dahi ayırmıyordu yerden.

Dedem yeterince büyüdüğüme karar vermiş olmalıydı ki, Kadir gecelerinde artık benim de dua etmem gerekiyordu. Elime tutuşturulmuş yeşil kaplı, koca kitabın işaretli sayfasından kafamı kaldırıp “Bitirdim dedeciğim” dediğimde, benim değil dedemin yüzüne nur yağdı sanki. Gururlu bir ifadeyle “Aferin sana. İşte hep böyle dua et Allah’a. O, sen dua ettikçe, seni koruyacaktır” dedi. Bir paragraftan daha kısa olan Arapça bir yazıyı okumamdan sonra bu kadar mutlu olmasını hiç beklemiyordum. “Hiç bir şey anlamadım ki bundan, ne demiş oldum ben şimdi?” diyemedim hevesi kırılmasın diye. Sadece o anda, bir başka sefere Türkçesini bulup, anladıktan sonra okumaya karar verdim. Anlamamış olabilirdim ama garip bir haz duymuştum nedense. Dedemin mutluluğu muydu buna sebep olan, yoksa doğuştan gelen bir içgüdü mü taşıyordum içimde, çözememiştim. İleriki yıllarda, yokluğunda eksikliğini yaşayacağım bir duyguyla işte böyle tanışmıştım.

1213074-bigthumbnail

O yaşımdan genç kızlığıma kadar olan süreçte, ilgi duyduğum farklı konuları araştırırken, bir taraftan da “İnanç” mevzuunu hiç bırakmadım. Safi duygularımla Allah’a sık sık dua ederken, diğer taraftan hep mantıklı cevaplar aradım kendimce. Nasıl dua ettiğimi, beynimde neler gevelediğimi bir tek ben biliyordum, o Allah’la aramızdaydı. Lakin etrafımda gördüğüm inançlı insanların ibadeti, monolog bir duadan daha öte bir şeydi.

O insanlara sordum önce, öğretmenlerime danıştım, kitaplara başvurdum. Neydi bu işin büyüsü? Neden bu kadar bağlı oldukları bir inançtan bu denli korkuyorlardı mesela? Allah’tan korkulur muydu hiç? O bize zarar vermezdi ki… Kimisi, içimden nasıl geliyorsa öyle yapmamı öğütlediyse de, çoğu ezberinde ne kadar cümle varsa, oturup anlattı bana. Sorsam sayfa ismini bilecek kadar yalayıp yutmuşlardı kaynakları. Ancak teneffüs aralarında duyuyordum ben onların başkaları hakkında atıp tuttuklarını, dedikodu yaptıklarını. İronikti. İroni kelimesi ilk kez o zamanlar hafızama girdi.

Her ne kadar kendi çapımda bu konuda kendimi geliştirmek istediysem de, bir türlü din konusunda önüme gelen sınav kâğıtlarına alışamadım. İnsanın dini hakkındaki somut gerçekleri öğrenmesi güzeldi elbette ama inancın sınavı yapılır mıydı? Hep bunu sorguladım. Okul beni ve arkadaşlarımı; anlamını hiç bilmediğimiz dua ezberlerini bilmeye, tahta önünde ayakta dikilip İslamiyet’in kurallarını sırasıyla saymaya zorlayınca, farkında olmadan konudan soğudum. Dinden değil, dersten değil, okuldan değil, en kötüsünden… Merak etme duygumu yitirdim. Böylelikle, en doğal insani haklarımdan birini okula feda etmiş oldum.

yaradılış

Bir öğrencinin en kritik yıllarıdır lise yaşları. Müthiş bir potansiyelin ve zekâ parıltısının içinde yaşar. Soruları vardır bir kere. Nasıl soracağını çoğu zaman bilmez, cesaret de edemez belki ama illa ki arar cevaplarını bir yerlerde. Ancak matematik formülleriyle, tarihteki savaşlarla, üç tarafı denizlerle kaplı bitmek tükenmek bilmeyen kara parçalarıyla dolup taşar kafası… Haliyle de “Ben kimim, ne için hayattayım, amacım ne?” diye sormak yerine kendine, bu soruların aklına gelmemesi için kafasını dağıtacak saçma sapan hobiler arar çevresinde. Ve maalesef bulur da…

Ben de tam olarak böyle bir dönemin içindeyken; müfredat dâhilinde olmayan konuları anlattığı için kendiyle gurur duyan, hayat tecrübesinden yola çıkarak anlattığı hikâyelerde kendimizi sorgulamamızı sağlayan bir felsefe öğretmeni girdi hayatıma. O, sınıfın kapısından girdiği anda bırakın not almayı kalemi, kâğıdı, yanımdaki arkadaşımı unutup; sadece ağzından çıkanları dinledim. İyi ki de dinlemişim. Çünkü yitirdiğimi zannettiğim inancımla, o derslerde yeniden buluşmuş oldum.

Bir gün Sokrates’i anlatırken, ertesi gün bizlere söz verirdi. Tek tek fikirlerimizi dinlerdi. Deli saçması gibi görünen düşüncelerimizi bile nasıl benimseyerek sahipleneceğimizi öğretti. Bizler o günün felsefecileriydik çünkü. Bizden iyi düşünen beyinler mi olurdu? Bizi bize anlattı, beynimizi şöyle bir sarsıp önce içini boşalttı; sonra da en çok ihtiyaç duyduğumuz özgüven duygusunu aşıladı taze bünyelerimize. Hatta o kadar çok güvendik ki kendimize, bir gün aramızdan bir arkadaşımız çıkıp; “Hocam” dedi “Ben Allah’a da, kitaba da, dine de inanmıyorum yaa. Niye herkes bir inanç tutturmuş gidiyor?”

5.0.2
5.0.2

Çocuğun cümlesi biter bitmez, sınıfta hemen bir uğultu başladı. İnsanın en temel alışkanlığı olan “Yargılama” evresine sazan gibi atlamıştık hepimiz. “A-aa inanmıyor Allah’a… Yuh, saçmaladı! Yok artık!” gibi cümleler duyduğumu hatırlıyorum. Cabbar bir tiptim ama o an kahramanlık yapıp kendimi ortaya atmanın bir manası yoktu. Aksine bu, müthiş bir sorgulama fırsatıydı kendim için. Zaten ne biliyordum da, söyleyecektim ki? Ben inanıyor muydum hala, inanıyorum demekle oluyor muydu? Zaman öylesine geçiyordu. Yiyip, içip, eğleniyordum ve hayatımda değişen hiç bir şey yoktu. İlla ki yol kat ediyordum ama acaba yeterince çabalıyor muydum hayatta? Anam, babam sağlıklıydı. Derdim, tasam yoktu. O gün başıma bir şey gelse, ne tepki verirdim? İsyan mı ederdim yoksa O’na olan inancımı mı hatırlardım? diye kara kara düşünürken, cevap verdi hoca.

“Sen şimdi, senden daha yüce bir varlığın olduğuna inanmadığını söylüyorsun değil mi? Bence inanıyorsun. İnandığın şeyin adını koyamıyorsun sadece. Neden ısrarla inandığını söylüyorum biliyor musun? İnanmamak da bir inançtır çünkü. İnanmak, insanın doğasında olan bir ihtiyaç. Sen şimdi inanmadığını söyleyerek, aslında inandığını doğruluyorsun.” dedi ve sınıftaki sessizliği, çalan zil bile bozmaya yetmedi.

O gün bugün, hiç çıkmadı aklımdan bu cümleler. Bir şeylere inanma isteğim vardı ve bunu neye yoracağım, inandığım şey her neyse, onunla aramda nasıl bir iletişim kuracağım benim seçtiğim yolu belirleyecekti. İster tasavvufa yönelecektim, ister hacca gidecektim. Önemli olan çizdiğim yoldan çok, o yolda nasıl ilerleyeceğimdi. Çünkü yaptığım her şeyin bir sebebi vardı ve pek tabii bir de sonucu olacaktı. Öyleyse, önce babamın yıllar boyunca öğütlediği gibi: Kalbimi ferah tutacak, iyi düşünecek ve inandığım güçten güzellikler isteyecektim. Ancak ben istersem olacaktı ve neyi çağırırsam hayatıma, benim için hayırlı olan kalacaktı yanımda. 

Bu düşüncelerin temelini attıktan hemen sonra, yurt dışında tek başıma yaşamam, büyük bir fırsat oldu bu duygunun pekişmesi için. Hâlbuki o kadar uzaklaşmama da gerek yokmuş kendime olan mesafeleri kat etmem için. Bütün engelim, kendimle arama koyduğum bariyerlerden ibaretmiş. Başkalarıyla konuştuğum kadar kendimle konuşmamam, yeni tanıdığım insanlara verdiğim değerin onda birini kendime vermeyişimmiş mesele. Sağlıklı olduğuma şükretmek yerine, “O da olsun, bu da olsun”lara ruhumu kaptırmakmış meğerse…

Ne büyük ego! Kötü giden her şeye mızmızlanmak, sorulduğunda “Her şey aynı işte, değişen bir şey yok” deyip değiştirmemek. Modadan geri kalmayıp, süslenmek için saatlerimizi harcayıp, arkadaş ortamlarında içi boş konuları kurtarıp, kendimizi aynada çıplak gözlerle görememek ne büyük eksiklik. Ama sorsan bazısına; hayatımız dopdolu. Hâlbuki bomboş işte, o yüzden de o hayatlar tabii ki bombok işte…

Konuşmadan dinlemeyi, dinlediklerini ölçmeyi, hareketlerini biçmeyi, sivri kenarlarını yontmayı ancak kendi kendine kalabildiğinde öğrenir insan. Yalnızca dara düştüğünde değil, en güzel anlarında da hatırlar şükretmeyi. Kendi kendine konuşana deli diyorlarmış; boş verir. Çünkü kendinle konuşmak, O’na ulaşmak demektir. O’na ulaşınca insanın yüreği, bilir ki önüne ne kadar zorluk çıkarsa çıksın, alayı ona vız gelir.  

Güç Yaradan’dan alındıkça, insan içini sevgiyle doldurmaya başlar. O sevgi bir gün o kadar dolup taşar ki, illa ki bir başkasına bulaşır. En çok da kendini küçücük hissettiğinde büyür kişi. Egosu söner, hiç olduğunu kabul eder, en çok o zaman her şey olmaya en yakın olduğunu hisseder. İçgüdüleri uyanmıştır bir kere, zamanla şahlanır ve barışır kendisiyle. Çünkü ancak o zaman güzelleşir hayat; insanoğlu kendinden daha büyük bir gücün varlığını fark ettiğinde. Çünkü ancak o zaman duyulur duası, kelimeler ağzından çıkmasa bile. 

hayatın dengesi

Aldığımız kararların temelinde, hep iki yol olduğuna inanırım ben. Ya beyaz tarafından bakarsın olaylara ya da oturup karalar bağlarsın. Ya inanırsın kendine, ya da reddersin Yaradan’ı bile. Ya iyisindir, ya kötü. Ya hayatın basit döngüsünü kavrayabilmek için zor zamanlar geçirmeyi tercih eder, emek verir ve aşarsın problemlerini. Ya da kolay yollardan mutlu olmaya bakarken, hayatını karmakarışık bir hale getirirsin.

Hayat ve seçimler

Tüm bu gel-git’lerin sonucunda, verdiğim emeğin karşılığını görmemiş olsam anlatmazdım belki bunları. Ama insan bulaştırmak istiyor işte hayata dair iyi olanları, bir başkasına da iyi geleceğinden emin olduklarını. Her şeyin kötü gittiğini düşündüğüm anlarda bile, O’na ve kendime olan inancıma sıkı sıkıya bağlı kalmış olmam, bana hiç ummadığım güzellikleri yaşattı mesela. Bir başkası anlatsa, inanmayacağım mucizevi anlara tanık oldum sonra. Yapmamam gereken bir şeyi yaptığımda hemen arkasından olmasa da, hayatın bir bölümünde mutlaka o hatanın bedelini ödedim isyan etmeden, karşı koymadan. Çünkü konunun özü hep aynıydı. O, çok güçlüydü ve ben O’nun bir parçasıydım. O yüzden benim içimde var olan güç, hepsini aşmaya yeterdi.

Seçtiğimiz yön hangisi olursa olsun, biliyorum ki illa bir sonucu olacak. İşte o yüzden benim yolum yıllardır hep aynı, öyle de kalacak.

Kalbimi ferah tutacak, iyi düşünecek ve inandığım güçten güzellikler isteyeceğim. Ben istersem olacak ve neyi çağırırsam hayatıma, benim için hayırlı olan kalacak yanımda.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: