Her Şey Ters mi Gidiyor?

Her şeyden kendimizi sorumlu mu tutuyoruz?

Her şeyin tüm sebebi biz miyiz?

Eğer bu bakış açısı içerindeysek, hayatınızdaki güzel gelişmelerden aşırı gurur duyarken, olmayanlar için de ya kendimiz ya da başkalarını veya çevreyi suçlamaya başlarız. Herkesi suçlamaya başlarsak zamanla ne olur? Gayretimizi daha artırırız, her şeyi kontrol etmeye çalışır, daha fazla çalışır, daha fazla mücadele ederiz. Bazen abartır, tartışmalar, kavgalar ve hatta savaşlar çıkartırız.

En sonunda pes eder, kendimizi kurban gibi hissederiz. “Kaderim böyle demek ki” demeye başlarız. Kaderle hiç mücadele edilir mi? Kapanır kendi kabuğumuza, söylene söylene sabrederiz belki de…

Artık yapmayız bir şey… Ne hayattayızdır, ne de ölü. Zombi gibi gezeriz. Ama demiyorlar mı “kontrolü bırak, akışta kal” diye. Belki bu deyiş, hiç bir şey yapmamak değil. Öte yandan çılgınlar gibi koşturup her şeyi yapmak da olmamalı…

Belki de en güzel örneklerden biri ağaçlardır bizim için. Ne kadar sert gövdeleri, toprağa diş geçirmiş kökleri varsa, o kadar esnektir dalları bir ona yana bir bu yana yatarak, yaprakları ise vakti geldiğinde belki bizimde bırakmamız gereken şeyler gibi en ufak bir rüzgarla bırakır gider ağacı…

Belki evrende her şey bir şekilde birbirine bağlı, sanki birçok sistem var etrafımızda, dolayısıyla biz de bir sistemin parçası isek, ne sistemin tamamından sorumluyuzdur, ne de hiç bir şeyinden. O sistemi anlayıp o sistem içerisinde o andaki rolümüz ile uyumlu bir dalgalanmadır belki de gereken. Aynı okyanusun her bir su damlacığı gibi; kimi zaman fırtına vardır, kimi zaman huzur… Sistemin ta öbür tarafında olan bir küçük etki belki fırtınalar yaratır bu tarafta. Biz de bir yandan anlayışımızı geliştirirken, gereksiz yere taşıdıklarımızı atıp, dalgada salınmalı ve olumlu/olumsuz beklentilerden kurtulup olanı olduğu gibi kabul ederken, belki de ilginç çiçekler açacak tohumlar serpebiliriz.

Ya Yunus Emre gibi karış karış ararız hakikatı her taşın altında, ya da Budha gibi bir ağacın altında sadece otururuz kırk gün, öyle buluruz gerçeği… Doğrusu, yanlışı yoktur bunun ama her değerli öğretinin ardında şu yatar: Zihin, ego, nefs vs. bedeni hayatta tutmak amacıyla başladığı yoldan sapar, bizi (kişiyi) sözde mutlu edecek şeylerin peşinden koşturur; para, itibar, başarı, sosyal ve politik güç ve daha fazlası… Tüm bunların hepsi birer illüzyon olduğu için zamana tabidir. Zamana tabi olan her şey ise başlamaya veya bitmeye mahkumdur. Çok uzun sürse bile artıp zihin körleşir ve o durum artık ona farklı gelmez ve o ilk mutluluk/haz kalmamıştır.

Zamana bağlı olmayan ise ancak anlayış ile keşfedilir; ortada ne keşfeden ne de keşfedilen vardır.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikTutkunun Peşini Bırakma: Kitap, Kahve ve Çikolata Festivali
Sonraki İçerikTersine Dünya
Deniz Öztaş
TED Ankara Koleji, ODTÜ Makine ve ODTÜ İşletme Yüksek Lisansı ile 18 senelik eğitim hayatında öğrendiklerini 2006 sonrasında unutma sürecine girip, yeniden öğrenmeyi seçti, yeniden bir yolculuğa başladı. Bir nefeslik mola verilen durakta kendini öğrendiklerini uygulama ve paylaşmak amacıyla araştırmaya ve yazmaya başladı… Önce insanoğlunun hayatında önemli bir yeri olan bilinçaltını inceledi. Daha sonra bireylerin de ötesinde onları derinden yönlendiren kolektif bilinçaltına merak sardı… 2014 yılında Bilgi Üniversitesi İşletme Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak dersi vermeye başladı. 2011 yılında tanıştığı Psikolog Bert Hellinger’in çalışması Aile ve Organizasyon Sistemi Terapisi konusunda eğitimleri Svagito Liebermeister ve Ralph Willmann‘dan aldı. Hem şirketlere hem de bireylere uygulanabilen Aile ve Organizasyon Sisteminin Uygulayıcısı olarak çalışmaya devam ediyor. Yasemin Sungur ile tanıştığı 2010 yılından beri ondan aldığı ilhamla MARTIDAŞ Öztaş olarak yazılarını paylaşmaya devam ediyor. Gezmeyi, kitap okumayı ve film seyretmeyi çok seviyor.