Beylerbeyi’nden Ortaköyü’ne

Kako Ali ile Zühtü Amca tekrar İstanbul yollarında. Bu sefer de Boğaziçi Köprüsü hakkında bilmediğimiz ayrıntıları konuşuyorlar.

-Kako Ali, nerelerdesin evlat? Kaç zaman oldu Zühtü Amca’nı arayıp sormuyorsun. Biz ihtiyarlar alıngan oluruz her geçen gün. İhmal etme beni.
-Zühtü Amca ne desen haklısın hepsi benim hatam. Çok uzun zaman oldu evet ama senin ihtiyarlaman konusuna katılmıyorum. Bu dinçliğinle nice gençlere taş çıkarırsın doğrusu.
-Eksik olmayasın Alicim. Seninle birlikte kendimi daha dinç hissediyorum. Gezip, dolaşmak eski anıları ve bildiklerimi genç bir dimağ ile paylaşmak beni çok bahtiyar ediyor. Bugün, Acıbadem’den fazla uzaklaşmadan Beylerbeyi sahilinde bir çay içelim diyorum. Sen ne dersin?
-Çayın yanında tatlı muhabbetin eksik olmayacağını bildiğim için “Seve Seve” derim Zühtü amca.

Gideceğimiz yere karar verdikten sonra, havanın da güzel olmasından faydalanarak önce dolmuşla Üsküdar sahiline indik ve devamında yürüyerek Beylerbeyi’ne vardık.

Hafta içi bir gün olması ve sabahın mesai yolculuğu hengamesi bittiği için hem trafik hem de etrafımız bir nebze de olsa tenhaydı.

Yolda gördüğümüz bir simitçinin yanında durduk.

– Genç,  bize oradan iki simit verir misin?
– Vereyim bey amca, hangisini istersen?

Aksanından İstanbullu olmadığını anladığımız simitçi güler yüzle karşılamıştı bizi.

Gözüyle seçtiği iki simidi işaret eden Zühtü Amca bir yandan da Simitçi ile sohbete başlamıştı.

– …çocuğum yok bey amca hiç evlenmedim. Ama memlekette yavuklum bekler.
– Nerelisin bakalım sen?
– Urfalıyam bey amca.
– Şimdi senin sesin de yanıktır.
– Bizim oralarda kimin sesi yanık değildir ki bey amcam?

Hep birlikte gülüştük.

Bu ufak diyalogdan sonra yanık sesli simitçimizin yanından uzaklaştık ve az ilerideki çay bahçesinde lebi derya bir masaya oturduk.

Zühtü Amca eliyle işaret ederek;

– Bak Kako, şu gördüğün köprüde ilk yürüdüğüm günü hatırlarım ben.
– Yürümek mi?
– Evet Alicim, yürümek.
– Sen , Boğaz Köprüsü’nde yürüdün mü Zühtü Amca?
– Elbette, hatta ilk yürüyenlerden biriyimdir. Köprü faaliyete geçmeden önce inşaat aşamasındayken yani iki yakayı birleştirdiği gün Asya’dan Avrupa’ya yürüyerek geçen kafilede ben de vardım.
– Ah be Zühtü amca, sen gerçekten İstanbul tarihine mal olabilecek birisin. Nasıl oldu peki bu?
– Açıkçası, şansımın yardımıyla oldu diyebilirim. Boğaziçi Köprüsü’nün inşaatı yanlış anımsamıyorsam 1970 yılında başlamıştı. Köprünün yapımı biri Alman biri İngiliz olan iki firma tarafından üstlenildi ve 3 yılda tamamlanarak Cumhuriyetin 50. Yılına yetiştirildi.

İngiliz firmasında çalışan bir mühendisi benim çok sevdiğim müşterilerimden biri olan Faruk Bey vasıtasıyla tanımıştım.

Faruk Bey’in birkaç gömlek diktirtmek için terzihaneme getirdiği bu Mühendisin adı David idi. Bir gün İstiklal’de yürürken karşılaştık ve üzerinde benim diktiğim gömleklerden biri vardı. Güle oynaya yanıma geldi, sevinçle birşeyler söyledi anlamadım ama ben de gülümseyerek ve yarım yamalak İngilizce birkaç kelime ile mukabele ettim sözlerine.

– Acaba ne söyledi Zühtü Amca çok merak ettim.

Daha sonra Faruk Bey’den köprüyü tamamlayacak son bloğun yerleştirileceği gün, Faruk Bey ile beni köprünün üzerinde yürümeye davet ettiğini öğrendim.

– Çok kıskandım seni Zühtü Amca şimdi.
– Velhasıl 1973 yılının yazıydı yanılmıyorsam, bir gün Faruk Bey beni Taksim meydanından otomobiliyle aldı ve Sirkeci’den Harem’e geçtik. Oradan da Beylerbeyi’ne vardık.

Köprünün ayaklarındaki asansörleri kullanarak köprü üstüne çıktık.

– Bir dakika bir dakika, köprünün içinde asansör mü var?
– Elbette Kako, her iki yakadaki ayakalarda da asansörler var. Köprünün faaliyete geçtiği ilk senelerde, sanırım ilk dört sene, köprü yaya trafiğine de açıktı. Buradaki asansörlerin belli bir süre insanları köprü üzerine taşıdığı bir dönem de oldu anlayacağın.
– Vay bee..
-Neyse, sarı sarı baretleri kafalarında belli bir intizam içerisinde küçük ve heyecanlı bir kafile olarak Beylerbeyi’nden Ortaköy’e yürüyerek geçtik. Yolun sonunda bir kıtadan diğer bir kıtaya yürüyerek geçmenin ve bu aşık olduğum şehri böylesine bir manzaradan seyretmenin verdiği heyecanı şu an bile yaşıyorum.

Sanki o anları yeniden yaşarmışçasına bir süre heyecanlı heyecanlı köprüye bakakaldı Zühtü Amca.

Çaylarımızı tazelemek için gelen garsonla birlikte ben söze girdim.

– Zühtü Amca, İstanbul gibi renkli bir şehrin sembollerinden biri olan bu köprü sence de biraz renksiz durmuyor mu? Tamam, akşamları yaşattığı ışık şöleni bence şehre farklı bir hava katıyor ama gündüzleri için de bir şeyler yapılamaz mı?
– Ne gibi Alicim?
– Misal köprünün alt tabanı devasa bir tuval olamaz mı? Türkiye ve İstanbul’u betimleyen çok güzel resimlerle süslenebilir. Ya da teknolojinin yardımı ile kocaman bir sinema perdesi gibi kullanılabilir diye düşünüyorum.
– Çok mantıklı geldi kulağıma bu fikrin Kako. Gir sen bu işe, hazırla projeni sunalım yönetime.

Sanki biraz alay eder gibi geldi ilk başta bu sözler. Ancak devamında projeyi kime ve nasıl sunmam gerektiğini detaylıca anlattı Zühtü Amca.

-Ne kadar yüksek bu köprü Zühtü Amca?
– Bildiğim kadarıyla denize en yüksek noktası 64 metre Ali.

Ali, sen İstanbul Boğazı’na ilk köprünün ne zaman yapıldığını biliyor musun?

-Zühtü amca sen dedin ya 1970’li yıllardı diye. Hatta Boğaziçi Köprüsü ilk olduğu için halk arasındaki adı da Birinci köprü değil mi?
-Evlat isim konusunda haklısın ama 1970’ten öncede tarihte iki yakayı bir araya getirmeye düşünen  çok kimse olmuş. Haydi bir tahmin yürüt bakalım.
-Osmanlı zamanında olsa muhtemelen okulda bize öğretilirdi. Demek ki Osmanlı’dan önce.
-Evet Osmanlı’dan önce.
-O halde şansımı deneyeyim 800-900 arası yıllar olabilir mi?
– Alicim, İstanbul boğazına ilk köprüyü M.Ö 511’de seferde olan Pers kralı donanmasındaki tüm gemileri yan yana getirerek üzerinden yedi yüz bin askeri Anadoludan Trakya’ya geçirmek suretiyle yapmıştır.
Kaba bir hesapla 2200 yıl önce yani.

İşte görüyorsun İstanbul’un her yanı binlerce yıllık bir tarihi barındırıyor.

– Bu tarihi seninle öğrenmekte ayrı bir keyif Zühtü Amca.

Çaya katık ettiğimiz simitleri bitirirken yaptığımız sohbetin lezzeti gerçekten zor bulunacak cinstendi. Devam eden zaman boyunca İstanbul, Boğaz ve köprüler hakkında çokça sohbet ettik Zühtü Amca’yla. Artık eve dönme vakti yavaş yavaş yaklaşırken:

-Söyle bakalım Kako, sen hiç yürüyerek geçmedin mi Boğaz’ı?
– Hayır Zühtü Amca.
– Evlat o halde bir sonraki Avrasya Maratonu’nda birlikteyiz. Ama peşinen söyleyeyim ben koşmam. Sen de benim hızımda yürüyeceksin.
– Büyük bir zevkle Zühtü Amca. Hem ilk boğaz geçişimi, boğazı bu köprü üzerinde ilk defa yürüyerek geçen kimselerden biri ile yapmak benim için de ayrı bir mutluluk olur.
– Bak unutmadan, Maraton günü termosta demli çay da isterim ona göre.
– Ne demek Zühtü Amca sen iste yeter.

Gene çok güzel bir günü çok keyifli bir şekilde tamamladık diyordum ki, Zühtü Amca sonradan hatırlamış olacak ki bir anda aceleci bir tavırla:

– Ah Alicim bak neredeyse unutuyordum. Sana ufak bir hediyem var.
– Hediye mi?
– Sen para koleksiyonu yapmıyor muydun?
– Evet Zühtü Amca.
– Bak sana bugünü hatırlatacak bir armağan getirdim. Koleksiyonuna eklersin.

Cüzdanından 1000 TL’lik bir banknot çıkarttı ve elinde tutarak bana paranın arka yüzündeki Boğaziçi Köprüsünü gösterdi.

– Al bakalım evlat.
– Çok teşekkür ederim Zühtü Amca, eşsiz birisin sen.
 
-Ayhan A.Birlik  

Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: