Modernizmin öncelikli derdi, doğanın köleleştirilmesiydi.
Modernizm, köleliği ortadan kaldırmıştı. Ama her devrimcinin yeni bir köle efendisine ihtiyacı olması gibi, o da, yıktığı eski köleciliğin, modernist yeni kölecisi olacaktı. Köleciliğin deterministik kölecilik anlayışı, yeni bir kölecilik doğasında buluşacak ve doğanın köleleştirilmesi, yeni devrimciye, köleciliği yıkmış olan yeni devrimci burjuvazinin zafer hanesine yazılacaktı. Artık yeni savaş, burjuvazi ile doğayı karşı karşıya getirecekti…
1866 yılında yazılan Das Kapital’e göre tarihsellik ve bu tarihselliğin ürettiği deterministik savaşın burjuvazi ile proletarya arasında geçmesi beklenirken, Marx – felsefesinin bütün zamanlarında haklı çıkmasının yanında, pratiğinin ise bütün coğrafyalarda yanılma rekorları kırdığı gibi- burada da kim bilir kaçıncı kez yanılacak ve bu tarihsel savaşın sınıflar arasında geçmesi gerektiğini öngörürken, bu öngörü yine gerçekleşmeyecek ve savaş, iki düşman arasında değil, iki dost arasında geçecekti; Burjuvazi ve doğa…
Özne ve tecavüz
Burjuvazi, cogito ergo sum (düşünüyorum, öyleyse varım) ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvaziyi var eden cogito ergo sum, zamanın doğru zamanında, doğanın insana verdiği cennetin anahtarıydı. Fakat burjuvazi, zamanın doğru zamanında kendisine emanet edilen cennetin anahtarını, emanet edilen o cenneti mahvetmek için kullanacaktı.
Tarihte belki de en haksız ihanet yaşanmaktaydı…
Emanet edilenin emanete ihaneti!
Emanet edilenin emanete tecavüzü!
Cogito ergo sum’un (düşünüyorum öyleyse varım’ın) , cogito’ya (düşünmeye) vahşice saldırısı…

Descartes’ın 1637 yılında Metot Üzerine Söylevler kitabında yazdığı “cogito ergo sum”dan 2. Dünya Savaşı’na kadar geçen süre içinde, doğanın tecavüzü, hiçbir ahlâki değer kısıtlaması ile sorgulanmaksızın ve yargılanmaksızın büyük bir şehvetle yaşanmaya devam olunacak ve doğa, tecavüz edilmenin bütün imkânlarını, hazzını ve zenginliğini yaşamış yaşlı bir fahişe gibi, 21. yüzyılın post-modern yorgunluğuna, post-truth erdemsizliğine adım atacaktı. Ağır makyajı ve yüzünde sahte bir gülümseyiş ile…
24 yaşındayken Paris’te bir otel odasında intihar ederek yaşamına son veren Comte de Lautréamont ölümünden iki yıl önce1866 yılında yazdığı Maldoror’un Şarkıları‘nda sürrealizme şok edici bir giriş yapar. Maldoror’un 5. Şarkısı adlı şiirinde “varsam, bir başkası değilim (si j’existe, je ne suis pas un autre)” der. Bu söyleyiş, elbette yaklaşmakta olan yeni bir devrimin işaret fişeğidir… Yeni bir devrimin ve yeni efendilerin …
Hemen ardından bir başka genç Fransız şair Arthur Rimbaud, Georges Izambard’a yazdığı 13 Mayıs 1871 tarihli ilk Kahin’in Mektubu‘nda “ben bir başkasıdır (je est un autre)” der ve ardından devam eder: “Kendini keman olarak duyumsayan oduna yazık!”
150 yıl sonrasının yani 2020’lerin her şeyi bilen post-truth insanları, söyleyin bakalım Arthur Rimbaud ile sohbete nasıl başlardınız!..
Rimbaud, “ben bir başkasıdır (je est un autre)” diye yazdığında henüz 17 yaşındadır ve hemen ardından 21 yaşında da şiir yazmayı bırakacaktır. 37 yaşında öldüğünde son nefesini verdiği Marsilya Conception Hastanesi’nin avlusuna şöyle bir levha konulur:
“Aden’den gelen şair Arthur Rimbaud yeryüzü serüveninin son bölümünü 10 Kasım 1891’de burada tamamladı.”

Özdemir İnce, “Rimbaud’dan sonra ne yazılabilir, sorusunu 20. yüzyıl şairleri yanıtlayamadı, bakalım 21. yüzyıl şairleri ne yapacak!…”
diyerek 200 yıllık bir şairler dünyasının egolu eğlencesine pimi çekilmiş bir şiir bombası bırakır… Cevabın henüz beklenmekte olduğu bir soru…
- yüzyıl post modernist devrimine giden yolun dikenlerini temizleyen iki devrimci Comte de Lautréamont “varsam, bir başkası değilim”, derken ve hemen ardından devrimci bayrağı devralan Arthur Rimbaud“ben bir başkasıdır” derken, 21. yüzyıl oldukça erken bir zamanda başlamış oluyordu. Ama zamansal 21. yüzyılın yaşanması için, bir 100 yılın daha geçmesi bu 100 yıl içinde iki Dünya Savaşı yaşanması, birincisinde 20 milyon, ikincisinde 50 milyon insanın ölmesi beklenecekti… Ve utanmadan uzun siyasal analizler yapılacaktı…
Şiirin parçalanışı
Freud’un psikanalizine ve modernizmin ağır eleştiriye uğradığı çoklu insan kimliğine daha epeyce yol varken bu iki devrimci şairin, birer dize ile şiire şöyle bir görünüp kaçmaları, şiirin parçalanışıdır…

Şiiri paramparça eden bu iki devrimciden “varsam, bir başkası değilim”in şairi Comte de Lautréamont, 24 yaşında ölümüyle şiiri bırakmıştı. “Ben bir başkasıdır”ın şairi Arthur Rimbaud, 21 yaşında, yazacağı daha fazla bir şey kalmadığını hissettiği için şiiri bırakmıştı.
Modernite eleştirisini esirgemeyen modernist sanatın öncülerinden bir başka Fransız sanatçı Henri Matisse, belki de doğaya yapılan üç yüz yıllık vahşi saldırının ardından şöyle diyecekti:
“Doğayı köle gibi kopyalayamam, doğayı yorumlamak ve onu, resmin ruhuna boyun eğdirmek zorundayım…”
Doğaya tecavüz devam ediyor… Bilimle, şiirle, felsefeyle…






















